Yazar: Fikret Eser

Başlık: 'Diyarbakır'da Gavur, İstanbul'da Kürt Olduk'

Yayın: Sabah Gazetesi

Tarih: 11.02.2007




Mıgırdiç Margosyan yeni kitabı Tespih Taneleri'nde 1940-50'li yılların İstanbul'u ve Diyarbakır'ında tadına doyulmaz bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını. Öykü, kahramanın anadilini öğrenmek için İstanbul'daki bir Ermeni yetimhanesine gönderilişiyle başlayan olayları anlatıyor.
'Diyarbakır'da gavurduk İstanbul'da Kürt olduk'
Mıgırdiç Margosyan'ın yeni kitabı Tespih Taneleri, anadilini öğrenmesi için birkaç arkadaşıyla Diyarbakır'dan İstanbul'a Ermeni Yetimhanesi'ne gönderilmesiyle başlıyor. 1940 ve 1950'li yıllarda yapılan o gezintilerde bazen hüzünleniyor bazen de kahkahalarla gülüyorsunuz...
"Saro nenem Heredan'daki evlerinde tarhana hazırlayıp kuruması için dama sermiş aynı gün, bahçeden topladığı sebzelerle turşu kurmuş ama o yıl hem damdaki tarhana, hem de kilerdeki turşu kurtlandığı gibi, bir kara haber köye ulaşmış: 'Ermeniler köylerini boşaltıp Kafle'ye çıkacak!' İşte o yıl, köyü boşaltıp 'Kafle' yollarında birbirlerini kaybettikten sonra ölen oğullarının ardından kızı Mirye ile oğlu Sarkis'i yıllar sonra bulduğunda, İncil'e el bastırıp, öğüdünü tutacağına dair yeminini alarak, babama iki şey tembih etmiş nenem: "Oğlım, sen sen olasan, Heredan'a bi daha ayağ basmiyasan! Getsen, diyerler ki gelmiş toprahlarına sehab çığhacağ, seni öldırırler! Bi de, bızım evımıze tarğhana yapmağ, turşi kurmağ oğırsızlığ getıri, bılesız! Evde turşidır, tarğhanadır, yapmiyasız!" Anadolulu bir Ermeni olan Mıgırdiç Margosyan, babaannesinin öğüdünü böyle anlatıyor son kitabı Tespih Taneleri'nde Diyarbakır şivesiyle... O uzun yolculuk haberi geldiğinde, yani 1915'te biri memede, biri kucağında tam beş çocuğu vardır Sarig nenesinin. Diyarbakır'ın Dicle ilçesine bağlı (oralılar hâlâ eski adı olan Piran diye anıyor) Heredan Köyü'nden yola çıkıyorlar. Adını taşıdığı büyükbabası Mıgırdiç, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusuyla kim bilir, hangi cephede savaşmaya gidiyor ve dönmüyor. Yürüye yürüye Diyarbakır'a geldiklerinde işin rengi anlaşılınca sekiz yaşındaki Yeğisapet'i Müslüman bir aileye emanet ediyor. Oğullarından birini kaybediyor, birini çırak olarak veriyor, diğeri ölüyor... Yanındaki tek oğlu Haçadur ile sığındıkları bir kilisede, top mermisinin başına değmesiyle 12 gün sonra onu da kaybediyor.
Gitsin, gelmesin
Çok sonra Diyarbakır'da evlatlarına tek tek kavuşuyor. Mıgırdiç'in babası Sarkis Ali adını almış. Sünnet olmuş, beş vakit namazında niyazındadır. Kızı da kara çarşaflara bürünmüş bir Müslüman... Kendi dinlerine dönmeleri ise uzun zaman alacaktır. Ermeniler yıllar sonra bir araya geldikleri gecelerde sohbetlerde hep o günleri konuşuyorlar seslerini çok yükseltmeden. Hep birlikte, Müslümanı, Yahudisi, Türkü, Kürdü, Süryanisi, Keldanisi'nin bir felaket karşısında söyledikleri sözle anıyorlar o günleri: "Gideydi, bi daha geri gelmiyeydi o günler..." Margosyan yeni kitabında, Gavur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen ve Biletimiz İstanbul'a Kesildi öykü kitaplarından da alışık olduğumuz o günlerin, yani 1940'lı 50'li yılların Diyarbakır'ı ve İstanbul'unda tadına doyulmaz bir gezintiye çıkarıyor okuru. Seferberlik, tehcir, kafle diye değişik adlarla anılan o günlerin etrafında müthiş bir yaşam akıyor bir yandan da gürül gürül... Yörenin şivesiyle bazen kahkahalarınızı tutamayacağınız espriler arka arkaya patlıyor. Mıgırdiç Margosyan anadilini öğrenmesi için, birkaç arkadaşıyla İstanbul'a Ermeni Yetimhanesi'ne gönderilmesiyle başladığı kitabında zaman zaman çocukluğuna, Diyarbakır'da doğup büyüdüğü Gavur Mahallesi'ne dönüyor. Diyarbakır'da kendi deyişiyle bizim oralarda "Fılla idik, yani öteki Ermeni. İstanbul'a geldiğimizde yetimhanedeki çocuklar, yani Ermeni arkadaşları şivelerine ve hallerine bakıp damgayı bastılar: "Koşun, Anadolu'dan Kürtler geldi!"
Şu Hayların kaderi
Gavur, Fılla, Ermeni ya da Hay (Ermeniler kendilerine öyle söyler) çocuğu Mıgırdiç Margosyan, İstanbul'un şaaşası içinde büyülenmiş gibidir. Deniz, vapurlar, tramvaylar, neon ışıkları, vitrinler, dükkânlar... Her şeye şaşkınlıkla bakar Diyarbakır'dan geldiği Hay arkadaşlarıyla. Ama oturup kalkmadan yemek yemeye, konuşmalarına kadar artık yeni bir dönem başlamıştır onun için. Burası İstanbul'dur çünkü. Okulundaki öğretmenlerinin de dediği gibi: "Oğlum şu lisanını düzeltmek için biraz gayret etsen." Zordur ama zorluk Hay'ların yaşamlarının bir parçasıdır. Kafle'deki acıları anımsayan ailelerinin anılarını dinlerken bir yandan da başından geçenleri anımsar. Diyarbakır'daki papazları Der Arsen, kavun karpuz ya da mevsimine göre değişen meyve çöplerinin sağanağı altında kendini korumaya çalışarak kiliseye giderken, içinden acaba 'Ya Sabır' duasını nasıl okuyordur. Ya da çocuklar kendisine yağmur gibi tekerleme yağdırırken: "Keşiş keşiş, götüne bir şiş..." 1948'de Moşeler'in büyük göçüne de tanık olur yazar. Yahudilerdir Diyarbakırlıların Moşe dediği... Kafile kafile terk edip memleketlerini yeni kurulan ülkeleri İsrail'e giderler. Sonra meşhur "Atatürk'ün Selanik'teki evi yakıldı," provokasyonuna İstanbul'da tanık olur. Rum kökenlilere olan kızgınlıktan bütün Hırıstiyanlar da nasibini alır. Gece yarısı yetimhane ve kilisenin taşlandığını ve "Çabuk bayrak asın!" bağrışlarını da anlatıyor yazar. Ve sırf bu yüzden sevgilisi Zulal'le bir daha görüşemediğini de... Çünkü babası yerle bir edilen dükkânını görünce, tasını tarağını toplayıp ailesiyle Amerika'ya göç etmiştir.
Yaşamak güzel şey
Biliyorum, Balkanlar'daki Müslümanların savrulup katledildiğini, Anadolu topraklarında öldürülen Türkler'i söyleyeceksiniz. Karabağ'daki durum, şehit edilen diplomatlar... Biliyorum, tabii ki hepsini biliyorum. Ama işte ne olursa olsun, mızrak çuvala sığmıyor. Yazının finalini yine kitaptan Mıgırdiç Margosyan'ın babasının sözüyle yapmak da farz oldu artık: "Bu dünyada en güzel şey yaşamaktır oğlum..."