Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti. Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Türkçe  |  English
 Üye Hizmetleri
 Ara
 Kategoriler

19 Ünlü Sesten: "Tililili"
Ölümünün birinci yılında
19 ünlü ses, Hrant Dink’e
ses verdiler. Dinleyin..


Kızıl Afiş
Misak Manuşyan
bir özgürlük tutsağı
Dostu, sevgilisi ve yoldaşı
Mélinée Manuşyan'ın
kaleminden...

 Ana Sayfa   Bize Ulaşın   Hakkımızda   Arama   Ürün Listesi   Ürün Şeması 
   Sepetim |  Sipariş Takip |  Üyelik İşlem |  Sipariş İptali  | Yardım  |  Satın Al   


İstanbul Yolcuları
 
Öykü
Esther Heboyan
 
Etiket Fiyatı (KDV Dahil) : 13.00 TL
Kazancınız % 25 (KDV Dahil) : 3.25 TL
İndirimli Fiyatı (KDV Dahil) : 9.75 TL
 
 
Özellikler
Kitap Dili  :   Türkçe
ISBN  :   978-975-7265-89-4
Çevirmen  :   (Fransızcadan) Sosi Dolanoğlu
Kitap Özellikleri  :   2. hamur, 13 x 19.5 cm.
Basım Bilgisi  :   136 sayfa, 1. baskı, Mayıs 2007

Sepete Ekle

arkadaşıma e-posta gönder Aras Yayıncılık Editör Bölümü
 
Açıklama

1955'te İstanbul'da doğan Esther Heboyan, öykülerinde Ermenilerin, Türklerin, Rumların, Yahudilerin bir arada yaşadığı kentin o eski mahallelerinde gezinirken, ailesinin ve komşularının yaşayışını, özlemlerini, yoksulluklar içindeki mutluluklarını, iyi bir fotoğrafçıya has keskin sezgilerle resmediyor. Kameranın objektifi, kâh el attığı hiçbir işte dikiş tutturamayan bir esnafa, kâh Elizabeth Taylor hayranı bir ev kadınına, kâh henüz okul çağına bile gelmemiş küçük bir kız çocuğuna yöneliyor. Sevdiklerini ekmek parası uğruna bırakıp Almanya'ya işçi olarak gidenleri, özene bezene hazırladığı çeyizi, birdenbire ortadan kaybolan genç kızı, mahalle sütçüsüne borcunu ödeyemediği için evinden çıkamayanları, bir türlü doğru telaffuz edilemeyen Ermenice isimleri, gurbette insanın içini sızım sızım sızlatan İstanbul hasretini yansıtan bu öyküleri okurken, çeşitli siyasi gerginliklerin mahalle hayatının havasını ağır ağır kirletmeye başladığına da tanık oluyoruz.

Basından Kitap Hakkında
Konu açıklamalarını görmek için başlıkların üzerini tıklayınız lütfen
  Yazar Başlık Yayın Tarih
İngilizleri Şaşırtan Duyarsızlık  Ali Çolak İngilizleri Şaşırtan Duyarsızlık Zaman Gazetesi 06.10.2007
Yazar: Ali Çolak
Başlık: İngilizleri Şaşırtan Duyarsızlık
Yayın: Zaman Gazetesi
Tarih:  06.10.2007

Ester Heboyan İstanbul'a veda ettiğinde sekiz yaşındaydı. Babası Almanya'ya işçi gidiyordu. Annesi ve kardeşleriyle babasının peşine takılıp, doğduğu şehre veda ettiler.
Giderken yanına bir şeyler alır değil mi insan? Çocuklar oyuncaklarını alır mesela büyükler bir saksı çiçek, ne bileyim, bırakıp gittiği toprakları hatırlatacak bir nesne... Ester, yıllar sonra başına gelebilecekleri mi hissetti yoksa öylesine, anlık bir karar mıydı bilinmez, oyuncaklarından birini değil, sadece bir Türkçe sözlük aldı yanına. Bununla belki de İstanbul'dan ayrılıyorum, ama Türkçe'den değil... demek istemişti.
İstanbul dan elinde bir Türkçe sözlükle giden kız, şimdi Paris'te, Universite d Artois da öğretim üyesi. Öykü yazıyor, Amerikan edebiyatı dersleri veriyor. Birkaç ay önce "İstanbul Yolcuları" (Aras Yayıncılık) adlı hikâye kitabı yayınlandı Türkçe'de. Ve yıllar sonra kitabın önsözü için ilk kez Türkçe'yi kullandı. Bu sayfada yayınlanan söyleşide (Elif Tunca, 3 Haziran 2007) yeniden Türkçe yazmanın saadetini yakıcı bir cümleyle anlatıyordu: "Karanlık bir evde, tanıdık yerleri görmek gibi bir şeydi..."
Sekiz yaşında o Ermeni kızının, doğduğu topraklara sadece bir Türkçe sözlük alarak veda ettiğini okuduğumda, donup kalmıştım. O ne dokunaklı bir sahneydi. Bir sözlük, içinde bütün hafızasının, minicik hatıralarının çalışıp durduğu kelimeler. Oyunlarını, tekerlemelerini, kulağındaki ninnileri saklayan bir küçücük kutucuk! Ve yıllar geçtikçe birer birer unutulacak o kelimeler bir gün yabancılaşacak sahibine. Acı, çok acı bir sahne! Bir çocuğun hafızasında ne kalır ardında bıraktığı şehirden? Herhalde suluboya resimlere benzer naif hayat sahneleri... "Öykülerime," diyor Ester Heboyan, "bir resim gibi yansıyor İstanbul un insanları, görüntüleri... Zihnimde kalan bir resim deniz ve vapurların, sokak ve yokuşların, simit ve poğaça satanların soluk resmi gibi..."
Bu Ermeni kızın öyküsü beni niçin bu kadar sarstı bilmiyorum. Gözlerimin önünde hâlâ, elinde küçük bir sözlük, ardına baka baka giden bir kızın hayali... İnsan, dilini bilmediği bir ülkede kelimelerini yitirmemek için ne yapar? Herhalde bir şekerlemeyi yalar gibi tadına vara vara, bitmesinden, seslerin dağılıp gitmesinden korkar gibi usulca söyler konuşur. Okşar gibi, gurbetliklerini, kederlerini hissettirmemeye çalışarak söyler kelimeleri.
Elimden gelse, Ester'in öyküsünü, ülkemizin bütün okullarında, bütün öğrencilere anlatırdım. Onlara, içine doğdukları, konuştukları ve bütün hülyalarını sığdırdıkları bu muazzam dili sevmelerini, sevmek yetmez, ona sonsuz bir aşkla bağlanmalarını öğütlerdim. O küçük Ermeni kızı belki onların da yüreklerini sızlatır anadillerine, bu dilin kelimelerine karşı içlerinde bir sıcaklık, bir özlemdir alıp yürürdü...
Bir tesiri olur muydu gerçekten, çocuklar, gençler kelimeleri örselemekten, incitmekten çekinirler miydi? Güzel bir Türkçe'nin peşine düşüp Yahya Kemal'e, Refik Halid'e, Necip Fazıl'a, Nazım'a, Ziya Osman Saba'ya doğru yönelirler miydi? Dilerim öyle olurdu... Başkaları, yabancılar bile tahammül edemiyor artık Türkçe'ye çektirdiğimiz cefaya... Evvelki gün gazetelerde bir haber: "Fethiye'de yaşayan İngilizler, restoranlarda Türk Lirası kullanılması, fiyat listelerinin ve işyeri levhalarının Türkçe'yazılması için belediyeye başvurdu. Grup temsilcisi İngiliz, Türklerin, dillerine duyarsızlığını algılayamıyoruz. dedi." Okuyunca sizin de yüzünüz kızarmış olmalı. Ülkemizde yaşayan yabancılar, dilinize saygı duyun, diyor bizi bize şikayete geliyorlar. Söyleyecek bir sözünüz var mı, ne diyebiliriz, nasıl anlatabiliriz ki onlara duyarsızlığımızı?
O kızın elindeki sözlük bir kere daha ürpertiyor beni. Anlatılmaz bir heyecan veriyor. Bütün çocukların, gurbete gitmeyen çocukların da ellerinde sevimli, minicik sözlükler tuttuklarını hayal ediyorum. Sözlük sayfalarında hülyalarını arayan çocukları... Ve ben artık, dil konusunun uzaktan, iyilik duygusuyla, vicdanla bir ilgisinin olduğunu düşünüyorum.
Vicdanımız varsa, dilimizi incitmekten korkarız.
Öyküde Yalınlığın Dikenli Yolları  Ömer Ayhan Öyküde Yalınlığın Dikenli Yolları Notos Öykü Dergisi 01.10.2007
Yazar: Ömer Ayhan
Başlık: Öyküde Yalınlığın Dikenli Yolları
Yayın: Notos Öykü Dergisi
Tarih:  01.10.2007

Yalınlık kavramı, özellikle kısa öyküden söz açıldığında, yazarı başarıya götüren başat bir yol olarak işaret edilir çoğunlukla. Gerçekten de böyle midir? Okunması güç, uzun cümlelerle kurulmuş çapraşık metinlerin, "edebiyat yapma" olumsuzlamasıyla anıldığında da tanık oluruz. Gelgelelim, biraz daha yakından baktığımızda bu yerleşik görüşlerin tam tersiyle de karşılaşabiliriz. Dünya edebiyatının önde gelen yazarlarının yapıtlarına baktığımızda, yazarı başarılı ve kalıcı bir metin üretmeye götüren yolların biricik bir reçetesi olmadığı gerçeği önümüze serilir. Sözgelimi on dokuzuncu yüzyıl romancılarını incelediğimizde, o upuzun insan ve eşya betimlemeleri sayfalar boyu sürerken, yirminci yüzyılın dev yazarları modernist anlayışla yazdıkları başyapıtlarda çağın giderek hızlanan devinimine ayak uydurarak, ilk elde anlaşılması daha güç metinler üretmişlerdir. Doğrusu James Joyce, Virginia Woolf, Marcel Proust, Robert Musil, Thomas Pynchon, Thomas Bernhard gibi çağa damgasını vurmuş yazarların yapıtları için birçok şey söylenebilir, ama biçem açısından ortak noktaları yalınlıktan alabildiğine uzak düşmüş kimileyin sayfalar boyu süren cümle ya da paragraflarla kurulmuş başyapıtlar ürettikleridir. Beckett ya da Kafka daha "yalın" metinler üretmiştir denilebilir, ancak bu kez de kurguda giderek giriftleşen anlatım baş gösterir. Öyküde durum biraz daha farklıdır elbette. Sozcük ekonomisi minimal anlatıma değin açılabilecek olanaklar sunar öykü yazarına. Bununla birlikte yalınlığı ilke edinen yazarların kaçı bir Sait Faik ya da Raymond Carver çizgisini yakalayabilmiştir? Yalımlık, yazarın elinde doğru bir tartımla metne geçirilmişse, kuşkusuz parıltılı öykülerin müjdecisidir bu tutum. Orhan Kemal veya William Saroyan’ın öykülerini ele almak yeterli. Ama yalınlığı olabildiğince az sözlük ve kıp kısa söz dizimlerine indirgediğinizde, iyi bir kitap okuru olan her aydın kişinin kurabileceği ortalama cümlelerle sıradan bir edebiyat yapıtı üretme riskiyle de karşı karşıya gelebiliriz. Şu soru üzerinde enine boyuna durulmalı, edebiyat, birçok başka tanımı içermekle birlikte, biraz da herkesin kuramayacağı cümleler kurabilmekle hiç mi ilintili, değildir?
Bu uzun girişin nedeni, Esther Heboyan’ın öyküleri. Yalın öyküler. İçinde göze batabilecek hiçbir fazlalığın yer almadığı metinler yazmış Heboyan. Yazarın kaleme aldığı önsöz ve kitabın arkasındaki fotoğraflar birlikte değerlendirildiğinde görülecektir, otobiyografiyle kurmacanın birbirine el verdiği öykülere has tuhaf bir "tadı" var öykülerin. Bu öyküler bize bugünden olduğu kadar geçmişten de sesleniyor, kimi zaman gülümsetirken ters köşeye yatırıyor yinede, burukluk duygusu ağır basıyor. Yüzeyden bir bakışla, sürekli göç etmek zorunda kalan, farklı dilleri konuşmanın ağırlığını taşıyan, kimi zamansa taşımayan (Hagop’un Rüyası) insanların yaşamlarından öyküye çok uygun düşen anları yalınlığın kimi tuzaklarına düşmeden kotardığı söylenebilir Esther Heboyan’ın. Çünkü Heboyan kısa geçişlerle atlarken bir cümleden ötekine, yedi sekiz sözcükten oluşan cümlenin içinde bir kenti algılamanın gizlerine adeta metafizik yasalarıyla yaklaşabiliyor:
"… yükselmekte olan uğultuyla doldurdu içini, İstanbul’u kuşatan beyaz ve toprak rengi yansımalara bıraktı kendini" (Mardiros Ağa)
Bu öykülerin karakterleri kitabı bitidirdikten sonra öyle pek kolay unutulacak gibi değil. Artık var olamayan bir dünyadan, 40-50 yıl öncesinden sesleniyor bize, onlarla yolda yada ya da bir ev toplanmasında karşılaşmanın güçlüğü apaçık. Ama işte edebiyatın göz kamaştırıcı gücünün bir göstergesi değil midir bu, zaman onları geride bıraksa bile, yazı aracılığıyla yeniden dönüyorlar aramıza.
Anı-Roman Anı-Öykü  Nemciye Alpay Anı-Roman Anı-Öykü Radikal Gazetesi 13.07.2007
Yazar: Nemciye Alpay
Başlık: Anı-Roman Anı-Öykü
Yayın: Radikal Gazetesi
Tarih:  13.07.2007

Adalet Ağaoğlu, "Anı-öyküler" başlıklı Dil Meseleleri üzerine telefon ederek, "anı-roman" kavramıyla ilgili bazı bilgiler verdi. Kendisinin bu kavrama 1985'te yayımlanan "Göç Temizliği" romanıyla uğraşırken ulaştığını, bu süreçle ilgili günlük notlarının "Damla Damla Günler"de yayımlandığını, sürecin, ilki 7 Haziran 1985 tarihli notta olmak üzere oradan (s. 164, 168, 178, 184) izlenebileceğini belirtti.
Kavramların yaratıcılarının ya da ilk kullanıcılarının anılmasını önemsiyor Adalet Ağaoğlu. "Anı-roman"ın yanı sıra, "Kardelen", "Karşılaşmalar", "Hiçbir Yer", "Dar Zamanlar" gibi Türkçe edebiyat alanında ilk kez olmak üzere ulaştığı bazı kavram ve sözcükleri, daha sonra, kaynak göstermeden, tırnak içine bile almadan kullananlar olduğunu anlatıyor.
İlgisi ve katkısı için Adalet Ağaoğlu'na teşekkür ederim. Kavramların ilk kez kim tarafından, ne zaman, nerede ve hangi anlamda kullanıldığı bence de önemli. Patent paylaşımı için değil, düşünsel yaşamımızın gelişme sürecini incelikleriyle izleyebilmek için. Bir kavramın belirli bir dil ve kültür içinde, belirli metinlerle bağlantılı olarak dolaşıma girmesi (ya da girmemesi) düşünsel yaşamı etkilediği içindir ki iyi genel sözlüklerde, özellikle de alan sözlüklerinde kavramların ilk kez hangi yazar tarafından hangi tarihte kullanıldığı belirtilmeye çalışılır.
"Damla Damla Günler"de Ağaoğlu'nun söylediği sayfalara bakıyorum: "Anı-Roman" sözcüğünü hep böyle büyük harfle başlatarak ve aldığı ekten kesme işaretiyle ayırarak yazıyor başka bir deyişle, sözcüğü özel ad gibi kullanmış ve giderek "Göç Temizliği" romanının altbaşlığına dönüştürmüş. Bir gün günümüzün ihtiyaçlarını karşılayan bir Türkçe edebiyat sözlüğü yapılırsa, "Anı- Roman" biçimindeki büyük harfli madde başlığının Adalet Ağaoğlu'na ayırılması gerekecektir. Öncesinde, gözden kaçmış başka kullanım yoksa elbette.
Bazı sözcüklerin farklı yazarlar tarafından farklı anlamlarda kullanıldığı gerçeği de var. "Göç Temizliği"nin yazıldığı tarih, 1985. Aradan geçen yirmi küsur yılda "anı-roman" sözcüğü bazen kısa çizgiyle, bazen kısa çizgisiz ve bitişik, ama küçük harfle yazılarak, terimleşti, bir roman türünü adlandırır oldu. Bu noktada yayınevleri arasındaki bir farklılığa dikkat çekmeden geçmemeliyim: "Anı-roman" sözünü dizi adı olarak kullanan yayınevlerinden bazılarının bu sözden kastı, belli ki, bir roman türü değil, "anı kitapları ve romanlar"dır. Kısa çizginin bileşik sözcük yapmayıp, "ve" anlamını verdiği kullanımlardır bunlar.
"Anı-roman" bir roman türünü ya da tekniğini adlandıran bir bileşik sözcük olarak da farklı anlamlarda kullanılabiliyor. Yazarın özyaşamöyküsüne dolaysız bir biçimde bağlanabiliyor bazen. Bana kalırsa, kaçınılması gereken bir anlayış bu. Roman ya da öykü söz konusu olduğu sürece, anlatıcıyı hiçbir biçimde yazarla tam olarak aynı kişi saymamak gerekir. Bu ikisinin örtüştüğünü bildiğimiz durumlarda bile.
Konuyu biraz daha açabilmek için, kavramın çok daha eski olduğu Fransızca ve İngilizcedeki deneyimlere bakmak yararlı olabilir. Bu dillerde "anı-roman"ın (sırasıyla "roman-mémoire" ve "memoir-novel") teknik özellikleri genellikle şöyle sıralanıyor: Anlatıcının birinci tekil kişi (“ben anlatıcı”) olması, zaman kipi olarak "-di'li geçmiş"in kullanılması ve anlatıcıya ait anıların söz konusu edilmesi.
Şimdi, bu özellikleri taşıyan romanlar arasında, yazarın kendi özyaşamöyküsünü malzeme kılarak yazdıkları da var, ünlü "Robinson Crusoe"daki gibi bütünüyle kurmaca bir anlatıcının ağzından yazdıkları da. Yalnızca bir ya da birkaç bölümü "anı-roman" tekniğiyle yazılmış romanlar da olabiliyor vb.
Ağaoğlu'nun "Göç Temizliği"nin de Esther Heboyan'ın "İstanbul Yolcuları" gibi yazarın özyaşamöyküsüyle örtüştüğü, yine yazara ait metinlerden bildiğimiz bir durum. Öyle görünüyor ki Heboyan özellikle kurgusal özgürlük için öykü türüne başvurmuştur, Adalet Ağaoğlu ise özellikle eğretileme gibi olanaklardan daha iyi yararlanabilmek için. Ağaoğlu, "Damla Damla Günler"de, "Anı-Roman"ının çıktığını kaydederken bu dolayımın anlaşılmayacağına ilişkin kaygısını şöyle belirtiyor:
"Galiba kitaba 'Anı-Roman' dememdeki ironi, kendimle 'ödeşmem' falan pek anlaşılmayacak. Bir çalışma odasının dili'ne yabancı kalınacak (mı acaba?)." (s. 178)
Ağaoğlu "ironi" diyor, ben "eğretileme" demekten yanayım. "Göç Temizliği"ndeki "göç" ve "çalışma odası" dahil olmak üzere pek çok "şey", en az iki anlamlı olarak okunabiliyor: "Oda çok karışık" (s. 147).
Anı-Öyküler  Necmiye Alpay Anı-Öyküler Radikal Gazetesi 06.07.2007
Yazar: Necmiye Alpay
Başlık: Anı-Öyküler
Yayın: Radikal Gazetesi
Tarih:  06.07.2007

Bu kitabı okumak benim için bambaşka bir deneyim oldu.
Birincisi, Heboyan da Fatih Özgüven ve belki çoğu esaslı yazar gibi, okurun karşısına geçip ona bir şeyler anlatmıyor. Ortaya bir şeyler koyuyor, o kadar.
İkincisi, kitapta dil-toplum ilişkileri açısından eşsiz veriler ve bakış açıları sunuluyor. Buna aşağıda yeniden değineceğim.
Üçüncüsü, "anı-öykü" kavramını düşünmemizi sağlıyor bu kitap. Kişisel olarak daha önce "özyaşamöyküsel" sıfatıyla idare ediyordum. "Anı-öykü" kavramı, "özyaşamöyküsel" sıfatına olan ihtiyacımızı karşılıyor demiyorum elbette.
Özyaşamöyküsellik, bütünü özyaşamöyküsel olmayan metinlerde de bulunabilir. "Anı" sözcüğüyle yapılan "anı-öykü", "anı-roman" gibi bileşik adlar ise, ilgili öykünün ya da romanın özelliklerinden birini değil, bütününü işaret ediyor.
"İstanbul Yolcuları"nda, Mıgırdiç Margosyan'ın "anı-roman"ı "Tespih Taneleri"ni çağrıştıran bir yan var. Bu çağrışımda, içerik ve kitap adının sözdizimi kadar, kitabın düzenindeki yayınevi damgası da rol oynuyor olabilir: Aras Yayınları'nın kitapları, her açıdan ideal denebilecek bir özenle hazırlanmış olmalarının yanında, kurmacalar dahil, bir dizinle sunuluyor okura.
Heboyan'ın kitabındaki dizin ayrı bir önem taşıyor, çünkü kitap her ne kadar dokuz öykü ve bir sunuştan oluşuyorsa da, bunlar aynı bütünün parçaları aslında. Birbiriyle örtüşen kesimleriyle, bir tür dönem öyküsü sunuyorlar bize. Aynı kişilere ve yerlere, kitaptaki birden çok öyküde rastlıyoruz. Öykü kişilerinden bazılarını, dizinden başka, kitabın arkasındaki fotoğraflardan da izlemek olanaklı. Böylelikle kişiler kadar, bütünle ilgili kavrayışımız da artıyor.
Kaçınılmaz soru: Metin dışı gerçekliğe bu derece bağlıysa, öykülüğü nereden geliyor bu metinlerin? "Anı" değil de "öykü" sınıflandırmasıyla sunulmaları yerinde mi? Bence, evet. Anı türünde yazılsa belki ilgisiz kaçacak, yerleşik anı tasavvuruna fazla gelecek ayrıntılar ve kurgu özellikleri var bu anlatılarda. Tür olarak anı-öykünün ya da anı-romanın seçilmesi yazara ve okura anıdan farklı (daha üstün değil, yalnızca farklı) olanaklar sunuyor.
"İstanbul Yolcuları"nın yazarı Esther Heboyan, İstanbullu bir Amerikalı. Doğduğunda kendisine verilmiş olan ad, Yester. Bu adın, batıya doğru gittikçe, yakınındaki daha başka adlarla birlikte nasıl dönüştüğünün, Esther olduğunun öyküsü, çağımıza ait, gitgide üstümüze gelen alt üst oluşların en kısa ve en esaslı anlatımlarından biri. Bu bölüm ve kitabın gerek sunuş yazısında gerekse sonlarında yoğunlaşan dil odaklı bölümler, dil meraklılarını derinden sarsacak nitelikte:
"... onlar duygularını ve düşüncelerini sözdizimleri ve deyimlerle trampa etmişlerdi." (sf. 113)
Bu sözle ve sözün geçtiği öykünün bütünü ile ilgilenmezsek, kendimizi dil sorunlarıyla ilgileniyor saymayalım.
Yester Heboyan İstanbul'dan annesi ve kardeşiyle birlikte, göçmen işçi olarak Almanya'da çalışan babasının yanına gitmek üzere 1963'te ayrılmış. Sekiz yaşındaymış o zaman. Ayrılış o ayrılış. Almanya-Fransa-ABD. Ermenice-Türkçe-Almanca-Fransızca-İngilizce. "Fakat ben yalnız İngilizce ve Fransızca yazabiliyordum, onlar [yazarın annesi ve babası] yalnızca Türkçe ve Ermenice okuyabilirdi. İki dilden dört dile geçmiştik ve birbirimizi anlamak imkânsız görünüyordu." (s. 11)
Esther Heboyan İngiliz ve Alman edebiyatı uzmanı.
Bu kitabının Türkçe çevirisine Türkçe bir sunuş yazması istendiğinde önce beceremeyeceğini düşünmüş. Sonra, yazmış. Sunuşunun başlığı: "Annemin ve Babamın Kelimeleri."
Anneannesini anarken ise şöyle diyor: "O çoktandır anlamıştı:
Dillerin içinde ve etrafında yaşamak için öfke değil sabır lazımdı." (s. 13) "İstanbul Yolcuları", anı, öykü, dil vb kavramların yanı sıra, daha önce okuduğum başka öykü kitaplarıyla olan ilişkimi de yeniledi. Kapağında "anı-öykü" yazmayan kitaplarda ortak özellikler görür gibi oldum. Bu özelliklerden biri, yazarların, derinlerindeki gerçekleri, çıplak haliyle bulmak, onları yeniden değerlendirmek ihtiyacıyla anlatan kadınlar olması: "Anneannem" yazarı Fethiye Çetin, "Annem Gibi Olmadım" yazarı Mebuse Tekay, "Gözlerini Değiştirsinler Çocukların" ve "Duran Zaman" yazarı Ayfer Coşkun gibi. Farklı gerçekler, kesişen duygular, ihtiyatla anlatan, "hikâye anlatıcısı" kadınlar.
İstanbul'dan Ayrıldı Türkçe'den Ayrılmadı  Elif Tunca İstanbul'dan Ayrıldı Türkçe'den Ayrılmadı Zaman Gazetesi 03.06.2007
Yazar: Elif Tunca
Başlık: İstanbul'dan Ayrıldı Türkçe'den Ayrılmadı
Yayın: Zaman Gazetesi
Tarih:  03.06.2007

Sekiz yaşındayken ailesiyle İstanbul'dan Almanya'ya taşınan Esther Heboyan, yanında bir Türkçe sözlük götürdü. Ve İstanbul'dan ayrılsa da Türkçeden ayrılmadı. Yıllar sonra Türkçede basılan hikâye kitabının önsözünü de Türkçe olarak kaleme aldı.
Henüz dünya gailesiyle tanışılmayan çocukluk zamanlarının en büyük şikâyeti, mahalleden taşınmak, komşulardan, okul arkadaşlarından ayrılmak olurdu. Sekiz yaşındaki Yester ise sadece mahallesinden değil, şehrinden, ülkesinden, giderek dil(ler)inden ve nihayet isminden ayrılmak zorunda kalıyordu. Almanya'ya işçi olarak giden babasının ardı sıra annesi ve kardeşiyle yola koyulduğunda yitireceklerinin farkında olmasa bile belki sadece öylesine bir hissin yönlendirmesiyle yanına bir Türkçe sözlük almıştı Sedat Oksal'ın hazırlayıp Kanaat Kitabevi'nin bastığı...
1963'te yaşanan bu hikâyenin bugüne yansıması neyse ki bir ayrılık hikâyesinin klasik hazin sonundan çok daha parlak. Şimdi Paris'te, Universite d'Artois'da öğretim üyesi olan Esther Heboyan, hikâyeler yazıyor, Amerikan edebiyatı dersleri veriyor ve Nedim Gürsel gibi yazarların çevirilerini yapıyor. "İstanbul Yolcuları" adlı hikâye kitabı ise Aras Yayıncılık tarafından henüz yayımlandı ve Esther Heboyan, yıllar sonra ilk kez kitabının önsözü için Türkçe yazdı. Heboyan, bu tecrübeyi, "Karanlık bir evde tanıdık yerleri görmek gibi oldu." diye tarif edip devam ediyor: "Yıllar önce anneanneme ve babaanneme Türkçe mektuplar yazardım. Zaman geçtikçe Türkçe mektup yazmak gereksiz oldu. Yıllar sonra, Nedim Gürsel'in kitaplarını okumaya ve Fransızcaya çevirmeye başladım. Diyeceğim Türkçe kitap ve sözlüklerle epey baş başa kaldım. Her şeyi unuttuğumu zannediyordum, oysa öyle değilmiş."
"İstanbul Yolcuları", Heboyan'ın hatıralarında kalan İstanbul resimlerinden parçalar aslında. Bu resimlerin içinde Ava Gardner'a benzeyen Silva, Allah'a itimadını hiç kaybetmeyen Mardiros Ağa, palavracı Zareh Amca var. Adnan Menderes, Belgin Doruk, Clark Gable da onların dünyasında yer buluyor ama. Heboyan, bu küçük insanların küçük dünyalarını anlatmaya devam etmek niyetinde. "Senelerce bu öyküleri beraber taşıdım, halen taşıyorum. Sanırım zamanla birçok hikâye yavaş yavaş kâğıda geçecek ya şiir ya da öykü biçiminde. Küçük insanların küçük hikâyeleri benim için çok önemli." Bu insanlar Heboyan'ın bıraktığı İstanbul'dan kalan hatıralar arasında yaşıyor. Yazar onlar için, "Zihnimde kalan bir resim deniz ve vapurların, sokak ve yokuşların, simit ve poğaça satanların soluk resmi gibi." ifadesini kullanıyor.
İstanbul'un gitgide solan resminden, önce Almanya'ya sonra da Fransa'ya ait bir resmin içine girmiş Esther Heboyan. İmparatorluk sonrası bir ülkeden, milliyetçiliğin yüksek olduğu iki ülkede art arda hayatının belli dönemlerini geçirmiş. Bu zaman zarfında geride bıraktıklarının arasına Yester olan ismini de ekleyerek Esther adını almış. Daha sonra ise Amerika'ya düşmüş yolu kozmopolitliğin günümüzdeki en büyük adresine. "Bütün bu geçişler sizi nasıl etkiledi?" sorusuna, "Şunu anladım orada-burada diller ve yaşama şartları değişik olabilir, fakat insanlar o kadar farklı değil." diye cevap veriyor. Yolu yeniden İstanbul'a da düşebilir her an ve eski dostlarıyla, komşularıyla bir akşam buluşup Türkçe ve Ermenice sohbet edebilir. Geçen yıl yaptığı gibi: "Ocak 2006'da, üç günlüğüne İstanbul'a geldim. Nedim Gürsel'in çevirmeni olarak davetliydim. Ve eski mahalleye doğru yürüdüm. Halen orada oturan komşularla görüştüm. Bir gün Adalar'ı yine görmek, deniz kenarında onlarla sohbet etmek isterim."
'Önsöz'den...
"Ne kadar isterdim annem ve babam bu öyküleri okusunlar. Fakat ben yalnız İngilizce ve Fransızca yazabiliyordum, onlar yalnız Türkçe ve Ermenice okuyabilirdi. İki dilden dört dile geçmiştik ve birbirimizi anlamamız imkânsız görünüyordu. Yine de annem "Les Passagers d'Istanbul" kitabımı okumak istedi. O an hem sevindim hem üzüldüm çünkü onun için Fransızca okumanın zor olacağını biliyordum. O an William Saroyan geldi aklıma. Annesi Takuhi'ye şöyle yazmış: 'Elbette birileri bir gün bu yazdıklarımı senin bildiğin dile çevirir.' Dilenci gibi ben de bir dil istedim."
İstanbul’a Ait Öyküler “İstanbul Yolcuları”nda	  .. İstanbul’a Ait Öyküler “İstanbul Yolcuları”nda Agos Gazetesi 18.05.2007
Yazar: ..
Başlık: İstanbul’a Ait Öyküler “İstanbul Yolcuları”nda
Yayın: Agos Gazetesi
Tarih:  18.05.2007

Kırdan kente göç ve modernleşmeyle gelen büyük değişimin hemen öncesindeki, bugün artık sadece soluk izleri kalmış bir İstanbul’a ait öyküler, Aras Yayıncılık’tan çıkan “İstanbul Yolcuları” kitabıyla okurlarla buluşuyor.
Esther Heboyan’ın yazdığı kitabı Fransızca’dan Türkçe’ye Sosi Dolanoğlu çevirdi. Fransızca basımı “Passagers d’Istanbul” adıyla 2006’da Marsilya’da yapılan İstanbul Yolcuları dokuz öyküden oluşuyor. Türkçe baskıda, yazarın Türkçe olarak kaleme aldığı bir önsöz ve yaşamından çeşitli kesitleri yansıtan bir fotoğraf albümü de yer alıyor. Kitabı yayına Nazan Maksudyan ve Rober Koptaş hazırladı.
1955’te İstanbul’da doğan yazar Esther Heboyan, öykülerinde Ermenilerin, Türklerin, Rumların, Yahudilerin bir arada yaşadığı kentin o eski mahallelerinde gezinirken, ailesinin ve komşularının yaşayışını, özlemlerini, yoksunluklar içindeki mutluluklarını, iyi bir fotoğrafçıya has keskin sezgilerle resmediyor.
O fotoğraflarda, her şeyden önce sıradan, herkes gibi etten kemikten yapılmış insanın yaşayışı yer alıyor. Kameranın objektifi, kâh el attığı hiçbir işte dikiş tutturamayan bir esnafa, kâh Elizabeth Taylor hayranı bir ev kadınına, kâh henüz okul çağına bile gelmemiş küçük bir kız çocuğuna yöneliyor.
Sevdiklerini ekmek parası uğruna bırakıp Almanya’ya işçi olarak gidenleri, özene bezene hazırladığı çeyizi birdenbire ortadan kaybolan genç kızı, mahalle sütçüsüne borcunu ödeyemediği için evinden çıkamayanları, bir türlü doğru telaffuz edilemeyen Ermenice isimleri, gurbette insanın içini sızım sızım sızlatan İstanbul hasretini yansıtan bu öyküleri okurken, çeşitli siyasi gerginliklerin mahalle hayatının havasını ağır ağır kirletmeye başladığına da tanık oluyoruz.
  
Kırdan kente göç ve modernleşmeyle gelen büyük değişimin hemen öncesindeki, bugün artık sadece soluk izleri kalmış bir İstanbul’a ait öyküler, Aras Yayıncılık’tan çıkan “İstanbul Yolcuları” kitabıyla okurlarla buluşuyor.
Esther Heboyan’ın yazdığı kitabı Fransızca’dan Türkçe’ye Sosi Dolanoğlu çevirdi. Fransızca basımı “Passagers d’Istanbul” adıyla 2006’da Marsilya’da yapılan İstanbul Yolcuları dokuz öyküden oluşuyor. Türkçe baskıda, yazarın Türkçe olarak kaleme aldığı bir önsöz ve yaşamından çeşitli kesitleri yansıtan bir fotoğraf albümü de yer alıyor. Kitabı yayına Nazan Maksudyan ve Rober Koptaş hazırladı.
1955’te İstanbul’da doğan yazar Esther Heboyan, öykülerinde Ermenilerin, Türklerin, Rumların, Yahudilerin bir arada yaşadığı kentin o eski mahallelerinde gezinirken, ailesinin ve komşularının yaşayışını, özlemlerini, yoksunluklar içindeki mutluluklarını, iyi bir fotoğrafçıya has keskin sezgilerle resmediyor.
O fotoğraflarda, her şeyden önce sıradan, herkes gibi etten kemikten yapılmış insanın yaşayışı yer alıyor. Kameranın objektifi, kâh el attığı hiçbir işte dikiş tutturamayan bir esnafa, kâh Elizabeth Taylor hayranı bir ev kadınına, kâh henüz okul çağına bile gelmemiş küçük bir kız çocuğuna yöneliyor.
Sevdiklerini ekmek parası uğruna bırakıp Almanya’ya işçi olarak gidenleri, özene bezene hazırladığı çeyizi birdenbire ortadan kaybolan genç kızı, mahalle sütçüsüne borcunu ödeyemediği için evinden çıkamayanları, bir türlü doğru telaffuz edilemeyen Ermenice isimleri, gurbette insanın içini sızım sızım sızlatan İstanbul hasretini yansıtan bu öyküleri okurken, çeşitli siyasi gerginliklerin mahalle hayatının havasını ağır ağır kirletmeye başladığına da tanık oluyoruz.
 
 Yazarlar
Aras Yayıncılık
 İlginizi Çekebilir
Kalpler Birleşmez Hatıralarda
6.75 TL





Yüreği Dağlarda Olan Adam
William Saroyan

Yoldaş Pançuni
Yervant Odyan'ın ölümsüz eseri

Stüdyo Osep – Tayfun Serttaş

 
 
Ana Sayfa |  Son Çıkanlar |  Kategoriler | Arama  |  Resim İndir
Fiyat Listesi  | Ürün Listesi  |  Haber Aboneliği  | Haberler
 
 Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
 Sorularınız için bize mail atabilirsiniz. info@arasyayincilik.com
Getron Bilişim Hizmetleri
Ermeni edebiyatı ve kültürüne açılan pencere olarak nitelenmesine yol açan bir yayın çizgisi izleyen,iki dilde Türkçe ve Ermenice yayın yapan yayınevi.