Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti. Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Türkçe  |  English
 Üye Hizmetleri
 Ara
 Kategoriler

19 Ünlü Sesten: "Tililili"
Ölümünün birinci yılında
19 ünlü ses, Hrant Dink’e
ses verdiler. Dinleyin..


Kızıl Afiş
Misak Manuşyan
bir özgürlük tutsağı
Dostu, sevgilisi ve yoldaşı
Mélinée Manuşyan'ın
kaleminden...

 Ana Sayfa   Bize Ulaşın   Hakkımızda   Arama   Ürün Listesi   Ürün Şeması 
   Sepetim |  Sipariş Takip |  Üyelik İşlem |  Sipariş İptali  | Yardım  |  Satın Al   


Baba ve Oğul Adına
 
Roman
Vahe Berberian
 
Etiket Fiyatı (KDV Dahil) : 13.00 TL
Kazancınız % 25 (KDV Dahil) : 3.25 TL
İndirimli Fiyatı (KDV Dahil) : 9.75 TL
 
 
Özellikler
Kitap Dili  :   Türkçe
ISBN  :   978-975-7265-94-8
Çevirmen  :   (Ermeniceden) Talin Sucuyan
Kitap Özellikleri  :   2. hamur, 13 x 19.5 cm.
Basım Bilgisi  :   168 sayfa, 1. baskı, Ocak 2008

Sepete Ekle

arkadaşıma e-posta gönder Aras Yayıncılık Editör Bölümü
 
Açıklama

Vahe Berberian'ın romanı Baba ve Oğul Adına, Beyrut'tan Amerika'ya göçmüş bir ailenin yaşadığı acıları, bir baba ve oğulun hikâyesini eksene alarak anlatıyor. Ailenin en büyük çocuğu Hıran'ın Lübnan'daki iç savaşta bombalamalar sırasında ölmesiyle Maronyan ailesinin hayatı değişir. Hollywood'da mütevazı bir daireye yerleştikten hemen sonra anne ölür ve zaten sarsılmış ruh halleri biraz daha içlerine gömülürken aile çatısı baba ve oğuldan ibaret kalır. Bu yaşantı, bir yabancının dahil olmasıyla alt üst olur. Ermeni edebiyatı öğretmeni ve amatör bir tiyatrocu olan baş kahraman, kitap aşığı bir baba, genç bir fahişe ve birçok ilginç karakterle dolu bu roman okuru güldürse de trajik gerçeklerden kendini alamıyor. Kendisini de Beyrut'tan Amerika'ya göç etmiş olan Berberian, romanında Ermeniliği, romanın geçmişini ve şimdisini Beyrut ve Amerika üzerinden kurgulayarak, bir yandan bir ailenin kişisel tarihi, parçalanışı ve birbirlerine yabancılaşmasını gözler önüne sererken, diğer yandan Ermeni kimliğinin Amerikan  kültürüyle çatışmaları ve bu bağlamda bitmek bilmeyen yabancılaşmayı sorguluyor.

Basından Kitap Hakkında
Konu açıklamalarını görmek için başlıkların üzerini tıklayınız lütfen
  Yazar Başlık Yayın Tarih
Baba ve Oğul Adına  Oşin Çilingir Baba ve Oğul Adına Agos Gazetesi 25.05.2008
Yazar: Oşin Çilingir
Başlık: Baba ve Oğul Adına
Yayın: Agos Gazetesi
Tarih:  25.05.2008

Göçmenlik, Ermeni edebiyatının ana temalarından biri olduğu kadar bu edebiyatın bir türüdür de. ‘Baba ve Oğul Adına’, içeriği ve özgün formu bakımından, bu türün başarılı örneklerinden biridir.
Berberian, roman kahramanı Hrayr’ın ağzından diasporanın, özellikle de Ermeni entelektüellerinin içinde bulundukları ‘akıntıya karşı kürek çekme’ ruh halini betimlerken gerçekçidir.


Vahe Berberian'ın ‘Baba ve Oğul Adına’ adlı eserini bir solukta okudum. Hemen altını çizmeliyim ki okuduğum, bir romandan çok, uzun bir öykü. Diğer yandan, Berberian'ın aynı zamanda bir oyuncu ve yönetmen oluşu dikkate alındığında, bu özelliğinin 'Baba ve Oğul Adına'ya yansıdığı, eserin bir tiyatro oyunu, bir piyes karakteri taşıdığı da söylenebilir. Özellikle konunun, olay örgüsünün ve mekânın, ağırlıkla kahramanımız Hrayr, Baron Harutyun (Hrayr'ın babası) ve eve sığınan fahişe kız üçlüsü üzerinden kurgulanmış olması bu yargımızı destekliyor. Bu romanın, kişi ve olayların simgelediği gerçeklikler bakımından etkili bir sahne oyununa dönüşebileceği kanısındayım.
‘Baba ve Oğul Adına’, anayurtlarından savrulmuş on binlerce Ermeni ailesinden birinin göç öyküsünü dile getiriyor 1915 trajedisinin yol açtığı travmanın ve bu travmanın doğal sonucu olan göçmenliğin aile bireylerini etkileyişini ailenin önce Beyrut ardından da Amerikan yaşam tarzına olan uyumsuzluğunu ve asimilasyona direnişini anlatıyor.
Berberian, simgesel olduğunu sandığım bir karakteri, 'saf ’ Amerikalı bir fahişeyi Ermeni ailesine, baba ve oğlun dünyasına katarak iki kültürün çatışmasına ayna tutuyor. Bunu yaparak, aynı zamanda Turgenyev'in Babalar ve Oğullar adlı ünlü romanında olduğu gibi kuşak çatışmasını işliyor, baba ve oğlun Amerikan yaşam tarzına ve moral değerlerine olan farklı tepkilerini irdeliyor.
Berberian, bir anlamda Saroyan' ın başlattığı geleneği sürdürerek her biri göç ustası olan Ermeni göçmenlerin ruh haline, özellikle 1915' ten çocuk yaşta kurtulan kuşağın dramına tanıklık ediyor. Yazar, kahramanı Hrayr'ın bakış açısından -ki romanın geniş ölçüde otobiyografık özellikler taşıdığı kanısındayım- göçmenliğin asıl zorluğunun sadece anayurttan uzakta yaşamak durumunda bırakılmaktan kaynaklanmadığını belirtmektedir.
Ustası Saroyan'dan 'el alan' Berberian da göçmenliğin zorluğu konusunda benzer düşünceleri paylaşır. Günümüz dünyasındaki bir göçmen için anayurt pek de uzakta değildir. Artık bir köye dönüşmüşçesine küçülmüş olan bu dünyada, günlük yaşamdaki pek çok şey -tıpkı kırlangıcın yeni yuvasını örerken önceki yuvasını anımsaması gibi- size vatanınızı hatırlatır. Anayurdunuz, sanki hemen önünüzde yükselen tepenin doruğudur. Son bir hamleyle doruğa çıkmak mümkünmüş gibi görünür. Ama bu adım atılamaz, bu son hamle bir türlü yapılamaz. Tıpkı mitolojik kahraman Sisyphos'un kaderi gibi, tepe bir türlü zapt edilemez göçmenlik ruh hali kimliklerin asal bileşeni olarak süreklilik kazanır. Bu yüzden de göçmen, ne yeni ortamıyla tamamen birleşebilir, ne de eskisinden, yani anayurdundan kopabilir. Ne bağlanmışlığı tamdır, ne de kopmuşluğu.
Roman kahramanı Hrayr, bu göçmenlik ruh halini babasının özelinde içli bir dille bakın nasıl dile getiriyor: "Tomarza 'dan Los Angeles'a yetmiş iki sene. 'Kırlangıç yuva yapar, yuva yapar ve şarkı söyler / Yapıştırdığı her bir dalda önceki yuvasını hatırlar'* Tomarza 'daki yuvalarını kaybettikten sonra Halep 'te, daha sonra Beyrut'ta bir yuva yapmıştı ve her bir yuvayı yaparken eskisini anımsayarak Hollywood'a kadar gelmişti."
Göçmenlik, Ermeni edebiyatının ana temalarından biri olduğu kadar bu edebiyatın bir türüdür de. Baba ve Oğul Adına, içeriği ve özgün formu bakımından, bu türün başarılı örneklerinden biridir. Türün ustası Saroyan, kalfası ise Berberian'dır.
***
Her kırım, her ölüm, salt insanın insanla yüzleşmesine neden olmaz, aynı zamanda insanın tanrıyla hesaplaşmasını da gündeme taşır. Kime ait olduğunu hatırlamıyorum, II. Dünya Savaşı'nda Auschwitz'te kalmış bir entelektüel, bu toplama kampı için "Auschwitz varsa tanrı yoktur' demiş. Dostoyevski, bu yargının kaynağına bakın nasıl yaklaşıyor: "İnsan ruhu, şeytanın tanrıyla savaştığı bir savaş alanıdır." Evet, bütün kırımlar, bütün cinayetler tanrının şeytana yenik düştüğü ruh hallerinde gerçekleşir.
Berberian, 1915 trajedisinin neden olduğu kitlesel travmayı kahramanımız Hrayr'ın babası Baron Harutyun'un yaşam gerçeğinde ele alır. Baba, 1915'te yetim kalır. Onun, tanrıya yaşamı boyunca sürdürdüğü sitemi bu nedenledir. Babanın tanrıyla ipi koparması ise asıl olarak büyük oğlu Hrant'ın Lübnan iç savaşında, Beyrut' ta bir bombalama sırasında sokakta öldürülmesinden sonradır. Hrayr, babasının tanrıyla didişmesini şöyle anlatır. "Hrant’ın ölümünden sonra her sabah, istisnasız, yataktan kalkarken mutlaka tanrıya küfrederdi. . İlk birkaç yılda kalbinin derinliklerindeki zehri akıtma hırsıyla ağzından çıkan bu küfür yıllar geçtikçe alışkanlıklarından biri haline gelmiş, etkisini kaybetmiş, en sonunda da dua gibi bir şeye dönüşmüştü. Varlığından asla şüphe duymadığı Yaradan’ı bir tür kabulleniş…”
***
Romanın kahramanı Hrayr, mensubu bulunduğu Ermeni çevresinde hem öğretmenlik yapmakta, hem de kültürel etkinliklere katılmaktadır. Los Angeles'teki Ermeni okulunda Ermeni edebiyatı dersine girmekte, diğer yandan da bir grup arkadaşıyla tiyatro yapmaktadır. Berberian, Hrayr'ın içinde yer aldığı tiyatro çevresine simgesel bir anlam yükler. Seçilen 'Geri Dönüş' adlı oyun, Ermeni tarihinin önemli bir dönemecini, Büyük Dikran'ın oğlu, Ermenilerin şair kralı Ardavatz'ın hükümranlık dönemini konu almaktadır. Ardavatz, Romalılar ve Partlar arasında süre giden ciddi anlaşmazlıklar karşısında tarafsız kalmaya çalışır, ama koşullar onu Romalılara karşı Partların yanında yer almak zorunda bırakır. Sonunda Roma, Ardavazt'ın başını uçurur. Kralın kesilmiş ama canlı başı Roma'ya götürülür, başsız ama canlı bedeni ise Ermenistan' da kalır.
Berberian, böylece bir yandan tarih, kültür ve dili, Ermeni kimliğinin üç temel öğesi olarak öne çıkarır, diğer yandan da tarihten günümüze bir göndermede bulunur. Ermeni dünyasının 20.yy'daki genel görünümü, 1700 yıl önceki görünümünden pek de farklı değil: Beden ile baş farklı coğrafyalarda!.. Durum, tarihsel olduğu kadar aktüeldir de. Antik Yunan trajedilerinden birini 1700 yıl sonra yeniden izler gibiyiz.
***
Berberian, roman kahramanı Hrayr'ın ağzından diasporanın, özellikle de Ermeni entelektüellerinin içinde bulunduğu 'akıntıya karşı kürek çekme' ruh halini betimlerken gerçekçidir. Hrayr, asimilasyonun kuşaktan kuşağa derinleştiğini, Amerikan yaşam tarzının ve değer yargılarının egemen hale geldiğini, Ermeni kültürünün ve dilinin bundan etkilenerek gerçek koordinatlarından uzaklaştığını, hızla değişip dönüştüğünü gözlemlemektedir. Kahramanımız, bu gözlemini tiyatro çevresi özelinde dramatik bir ifadeyle şöyle sergiler: "Bizse, ben, Silva, Levon ve tiyatrodaki diğer arkadaşlar, değişen zamanın sınırları arasında kaybolmuş, büyük bir gettonun içinde, kişisel, küçük, şizofrenik bir alt getto oluşturmuş, Ermenice gazete okumaya çalışıp, Ermenice oyunlar sahneleyerek, hala Jethro Tull'ımızı ve Pink Floyd'umuzu dinleyerek, haftada birkaç joint çekerek, saçlarımızı uzatıp Nikaragua'daki ya da El Salvador'daki devrimcilere umut bağlayarak daralan sınırlara karşı mücadele veriyorduk."
Hrayr, eve sığınan fahişe kızla ilişkisini tahlil ettiği satırlarda ise 'orospu' sözcüğüne yeni bir anlam yükleyerek çağımız insanının evrensel biçareliğini vurgular: "Orospu mu? Kim orospu değil ki? Sabah akşam bizim yaptığımız orospuluk değil de ne sanki? Hiç olmazsa kız bedenini satılığa çıkarmış, biz her gün beynimizi, ruhumuzu satıyoruz (...) Ermeni değil mi? Kime ne? Yabancı olsun! Önemli olan aşk. Gerçekten birbirimizi seviyorsak, Ermeni olmanın ne önemi var!' Roman, Hrayr'ın babasını tahlil ettiği satırlarda derinleşmekte, geriye dönülerek anlatılan bölümlerde ise nostaljik bir karaktere bürünmektedir.
Nemli, yapışkan bir ağustos sıcağında Hrayr'ın -bir 1915 yetimi olan- babası Harutyun' a kız istemek için yola koyulan grubun Beyrut sokaklarındaki ilerleyişinde hüznün mutlulukla sarmalandığı Ermenilere özgü o havayı soluruz. Aynı havayı, bütün yaşam öyküsü 'Arapkir, Halep, yetimhane, Lübnan, terzilik, evlilik, savaş ve Los Angeles' gibi sekiz sözcükle özetlenebilen Baron Vartkes'in 'yirmi kişinin bile katılmadığı' cenaze töreninin betimlendiği sayfalarda da soluruz.
Roman şaşırtıcı bir gelişmeyle sonlanır.
Fahişe kız, sessizce girdiği baba ile oğlun hayatından aniden çekilivermiş, ama bu arada çok şeyi değiştirmiştir. Artık ne Hrayr eski Hrayr'dır, ne de baba eski baba.
Hrayr, kendi gerçekliğinin tiyatroda canlandırdığı Ardavazt'ın gerçekliğiyle örtüştüğünün farkına varır. "Şimdi yatağında yatan babamı, başsız kalmış Ardavaz’ı kurtarmanın tek yolu vardı, başıyla bedenini birleştirmek. Yeniden canlanması için değil ama ölümünü kolaylaştırmak, daha fazla işkence çekmemesini sağlamak için. Babamı kitaplarının dünyasından çekip çıkaran kız, bedenini canlandırıp gençleştirdikten sonra beraberinde götürmüştü ve onu babama sadece kız geri verirdi."
***
Berberian'ın bu eseri bize Ermeniler kadar Türklerin de, 1915 trajedisinin neden olduğu ruhsal travmadan, ancak kendi Dostoyevskilerine sahip olduklarında kurtulabileceğini gösteriyor. Bilinçaltında tortullaşarak taşlaşan ulusal ve etnik benliklerin neden olduğu 'ötekilik' kâbusu, ancak bir yolla, ruhların derinliklerine inerek, burada yapılacak sondajlarla delinebilir, parçalanabilir. Ruhların arınmasının tek çaresi budur. Bunun için de eserlerini vicdanının diliyle yazan, burgusuyla insan ruhunun derinliklerinde gezinerek bize kendi ruhumuzla hesaplaşmamızın gizini gösteren çağdaş bir Dostoyevski gerekli! Vahe Berberian, haç çıkarıp duasını mırıldanarak bu yolda mütevazı bir adım atmış: "Hanun Hor yev Vortvo ...”**
* Ğazaros Ağayan'ın (1840–1911) şiirinden bestelenen bir şarkı.
** Baba ve Oğul Adına...
“Bizim Memleket”  Maral Aktokmakyan
Rober Koptaş
“Bizim Memleket” Express Dergisi 23.04.2008
Yazar: Maral Aktokmakyan
             Rober Koptaş
Başlık: “Bizim Memleket”
Yayın: Express Dergisi
Tarih:  23.04.2008

Kökleri Anadolu’da bulunan Ermeni yazar Vahe Berberyan’ın “Baba ve Oğul Adına” romanı, Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Romanında, kitaplara sığınan, geçmişle gelecek arasına sıkışan bir aileyi anlatan Berberyan’ı dinliyoruz…

Lübnan doğumlusunuz, ancak ailenizin kökleri Anadolu’ya uzanıyor. Nasıl bir kültürel mirastı bu?
Babamın ailesi Eğin yöresinden, annemin tarafı ise Arapkirliydi. Çocukken babaannem koruyucu meleğimdi. Beni çok sever, şımartır ve her gün “bizim memleket”i anlatırdı. Benim için “bizim memleket”, suların şırıldadığı, bahçelerindeki ağaçların tatlı meyvelerle dolup taştığı,
peynir-ekmeğini yerken parmaklarını da yediğin, masalsı bir yerdi. Benim neslimin ana-babaları yeni koşullara asla alışamadılar ve her ne kadar fiziksel olarak diasporada yaşasalar da, ruhları köklerindeydi. Dolayısyla ne annem ne de babam doğru düzgün Arapça öğrenmişti. Çocukken, büyükannem gizli bir şeyler söyleyeceği zaman Türkçe konuşurdu. Öyle ki bir süre sonra Türkçe anlamaya başlamıştım.
Lübnan’da Ermeni olmak ve daha sonra Lübnan’dan Amerika’ya göç etmiş bir Ermeni olmak nasıl bir duygu? Sizin de kitabınızın kahramanı Hrayr gibi “büyük bir getto içinde, kendi kişisel , küçük alt gettonuzda” yaşamanın zorluğunu hissettiğiniz oldu mu?
Lübnan’da yaşarken kendimi hiç Lübnanlı saymamıştım. Lübnanlı olduğumu Lübnan’dan göç ettikten sonra fark ettim. Bizim için Lübnan o kadar rahat bir yerdi ve Ermeniler sayıca o kadar çoktu ki, tüm hayatını Beyrut’ta geçirip tek kelime Arapça öğrenmeden yaşayabilirdin. Benim için Lübnan’dan ayrılmak çok zor oldu. Eğer savaş olmasaydı, benim neslimden kimsenin Lübnan’dan göç etmeyi düşüneceğini sanmıyorum. Tam da bu yüzden Los Angeles’a alışmak tam bir ıstıraptı. Ben ve arkadaşlarım Los Angeles’a yerleştikten on sene sonra dahi bir gün Lübnan’a döneceğimize emindik. Lübnan’daki iç savaşın 18 yıl sürebileceği aklımızın ucundan bile geçmemişti. 1970’li yılların ortalarında, Los Angeles’ta bu kadar Ermeni olmadığını düşünecek olursak, yetimler gibi birbirimize sokularak, eski, samimi çevremizi korumak istedik.
Amerika’da Lübnanlı Ermeni olma deneyimini nasıl yaşadınız?
Her azınlık gibi, biz de kimliğimizi kaybetmemek adına elimizden geleni yaptık. Bunun için de başlarda sınırlarımızı, açılırsak kayboluruz korkusuyla, olabildiğince dar tuttuk. Fakat Los Angeles bayağı farklı bir yer. Dünyanın en kozmopolit şehirlerinden biri. Burada ilk kez, dünyanın her yerinden gelmiş Ermenilerle de tanıştık ve yavaş yavaş birbirimize alıştık. Şüphesiz bu epey zaman aldı, ama bir noktadan sonra nereden geldiğinin değil, Ermeni olmanın önem kazandığı bir yere vardık. Bir sonraki adım Ermeni olmayanlara karşı yaşadığımız değişimdi. Kendimize güvenimiz o kadar yerine geldi ki, sonunda “yabancı”lara açılmaktan korkmamaya başladık.
Diasporanın içinde bulunduğu siyasi, kültürel ve sosyal durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
Genellikle kötümserimdir, dolayısıyla geleceği parlak görme yeteneğine pek sahip değilim. Bazen, bilhassa stand-up’larım için Ermenilerin yaşadığı şehirlere yolculuk ettiğimde, iyileşme umudu olmayan bir hastanın yatağının kenarına oturmuş, elini tutup moralini yükseltmeye çalıştığım hissine kapılıyorum. Çalışmalarımı takip eden çok sayıda gencin olduğunu biliyorum, bu çok cesaretlendirici, ama diasporada özellikle dilin gerilemesi kaçınılmaz bir gerçek ve bu bana çok acı geliyor.
Galiba, diasporadaki yaşam hakkındaki kötümserliğiniz salt dildeki gerilemeyle sınırlı değil…
Kültür ve sanat her yerde bir gerileme içinde galiba. Diasporadaki Ermeni gerçekliği de bu resmin ufak bir parçası gibi. Bana öyle geliyor ki, tüm varoluşumuz Ermeni soykırımının tanınması etrafında örülüyor ve bu takıntı, başka sorunların gündeme gelmesine engel oluyor. Öyle ki, bence bugün Türkiye hükümeti soykırımı tanısa, birdenbire bir vakum etkisi doğacak ve diaspora iradesinin önemli bir kısmının kaybedecek. Bir topluluğun varlığının devamının gelecek tasavvurlarıyla değil, doğrudan geçmişiyle bağlantılı olması hazin bir durum. Bunları dile getirmeme rağmen, kötümserlikle ümitsizliğin aynı olmadığını hatırlatmak isterim. Ben kötümserim, ama asla ümitsiz değilim.
Dünyanın çeşitli yerlerindeki Ermeniler arasında daha çok stand-up performanslarınızla tanınıyorsunuz. Ermeni kimliğinin çeşitli hallerinden mizah damıtmak sizin için genel olarak ne ifade ediyor?
Stand-up gösterilerim bana epey düşünme fırsatı tanıyor. Genellikle, bir gösteri hazırlığına giriştiğimde elimde üç saatlik konu oluyor. Daha sonra yavaş yavaş toparlayıp kısaltmaya başlıyorum. Mizahi olarak geliştiremediğim bölümleri çıkartıyorum. Üzerinde mutlaka durmak istediğim konular oluyor, fakat bunlarda gerekli incelikleri göremediğimde kullanmaktan vazgeçiyorum, zira stand-up’ın konferansa dönüşmesini istemem. Bu gösterilerin benim için ne ifade ettiğine gelince: Halklar, topluluklar arasındaki farklılıklar üzerinde durmaktan ziyade, benzerliklere odaklanmanın daha çok ilgi çektiğini söyleyebilirim.
Yazarlığın yanı sıra resim ve tiyatro gibi sanatlarla da ilgilendiğinizi biliyoruz. Kendinizi hangisine daha yakın hissediyorsunuz?
Benim hayatımda edebiyat, resim ve oyunculuk daima birlikte yürüdüğü için hiçbir zaman kesin bir tercih yapamadım. Zamanında müzikle de uğraşmışlığım var, ama asla iyi bir müzisyen olamayacağımı fark edip genç yaşta bu uğraşı bıraktım. Sanırım tiyatro uğraştığım alanlar içinde benim için en eğlenceli olanı, resim en çok iç tatmin sağlayanı, edebiyat ise en samimi olanı.
Edebiyatla samimiyet arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Tiyatroda eserin varacağı son nokta tüm oyuncu kadrosuna bağlı. Resimse çok dolaysız ve yapanın o anki ruh haline bağlı. Edebiyatta bu ikisinden farklı olarak, iç dünyanın tüm katmanlarını açmak ve kendini ifade etmek için tüm vaktini harcayabilirsin. Bir eser ne kadar hayalî olursa olsun, yazarın iç dünyasını görünür kılabilmeli.
Baba, Oğul ve Sürgün  Ayşe Çavdar Baba, Oğul ve Sürgün Yeni Aktüel Dergisi 17.04.2008
Yazar: Ayşe Çavdar
Başlık: Baba, Oğul ve Sürgün
Yayın: Yeni Aktüel Dergisi
Tarih:  17.04.2008

Vahe Berberian, "Baba ve Oğul Adına" adlı romanında kendilerini hasbelkader Hollywood'da bulan bir baba-oğlun öyküsünü anlatıyor.

Kendi ülkelerinden çeşitli nedenlerle sürülen insanların yaşamlarına dair hikâyeler okuduğumda elimde olmaksızın, acaba o sürgün olmasaydı hayatları nasıl olurdu diye düşünüyorum. Kalanların sürgünü örgütleyen ve olanlara göz yumarak işbirliği yapanların (ve elbette onların çocuklarının) bilinçlerinin yalnızca altında değil, sağında ve solunda biriktirdikleri suçluluk duygusunu iyileştirmek için ne denli çaba sarf ettiklerini tahayyül etmeye çalışmaksa daha da yorucu... Buradan çok fazla insan gitti, çok fazla sürgün, yerinden ediş ve göz yumuş birikti... Yazık ki, kimlik kavramı ve etrafında örgütlenen politikalar neo-liberal söylem tarafından iç edilerek gayrimeşrulaştırılmakta şu an... O yüzden Anadolu topraklarından önce Beyrut'a sürülen, oradaki iç savaştan kurtulmak için de Los Angeles'a göç etmek zorunda kalan bir aileden kalanlar hakkında konuşmak ya da düşünmek için belki de çok geç kaldık. Vahe Berberian, hasbelkader kendilerini Hollywood'da bulan bir baba-oğlun öyküsünü anlatıyor Baba ve Oğul Adına adlı romanında (Aras Yayıncılık). Kendi babasının öyküsünden de esinlenerek yazdığını söylediği kitabının önsözünde, yazdıklarının Türkçe'ye çevrilmesinden duyduğu mutluluğu şöyle ifade ediyor: "İlginçtir, bitiş veya yeni bir başlangıç hakkındaki bu kitap bireysel düzlemde bir tür son olarak da görülebilir, çünkü babam böyle bir kitabın gün gelip de Türkçe yayımlanacağını aklının ucundan bile geçirmezdi." Burada, böylesi kitapların Türkçe yayımlanmasından rahatsızlık duyabilecek onca insan olduğunu düşününce, oradakiler yani dışarıdakilerle karşılaştırıldığında kalanların başetmek durumunda oldukları (ister ertelesinler, ister görmezden gelsinler) çok daha fazla başlık olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Adından da anlaşılacağı üzere Berberian romanında Hollywood'da küçük bir daireye 2 bin kadar Ermenice kitapla birlikte yerleşen bir baba ve oğulun öyküsünü anlatıyor. Baba, Sipan (Süphan) adını verdiği kitap dükkânından arta kalanların ardına gizlemiş kendini. Oğul, daha Beyrut'ta bir iç savaşın ortasındayken kurmaya başladığı oyuncu olma düşlerini, Ermenice öğretmenliğinden artan zamanda amatörce tiyatro yapmaya indirgemiş. Anne, Beyrut'ta bir sokağa düşen bir bombaya kurban verdiği oğlunun mezarını, şehrini, savaştan ve kaçıştan önceki yaşamını özleyerek ölüvermiş Hollywood'a gelişinin ikinci yılında. Bir de abla var kendisini olabildiğince normalleştirmeye ve bu şekilde aileden geriye kalanları ayakta tutmaya çalışan... Bu düzenek, gecenin bir vakti peşindeki kadın satıcısından kaçan 18'lik bir fahişenin kapıyı çalmasıyla bozuluveriyor. Anlatıcımız Hrayr, her ne kadar aksini yapması gerektiğini düşünse de kızı içeri alıyor. Kızın hafifliği, güzelliği, gençliği, dişiliği, boşluğu ve ABD'liliği evin havasını değiştiriyor evvela. Başlangıçta kızı evde istemeyen baba, zamanla onunla gelen yeni rüzgârı kabullenip tadını çıkarmaya bile başlıyor. Hrayr ise âşık oluyor. Yıllardır süren ilişkisini bitiriyor, kızı hayatında istemeyen arkadaşlarıyla arasına mesafe koyuyor, ablası ve eniştesiyle tartışmalara giriyor ve hatta kadın satıcısından dayak bile yiyor. Bütün bu olanları kendisine açıklarken babasıyla ve hem kızdan önce hem de sonra olanları hazırlayan zeminle hesaplaşıyor. Babayı ailede kaybedilen her şeyin acısını tek başına yüklenmek ve dünyayla iletişimini kesmekle, dahası okuduğu bütün o kitaplardaki hayatlarla ve edebiyatın genişliğiyle gündelik yaşam arasında bir bağıntı kuramamakla eleştiriyor. Çünkü bütün bunlar babanın, oğluyla gerçek anlamda bir iletişim kurmasının önündeki en temel engeller. Kendisinde eleştirdiği temel şey ise, anlık tepkiler vermek yerine, verilebilecek bütün tepkiler üzerinden itinayla geçtiği için gündelik yaşamın iniş çıkışları karşısında donup kalması. Arada bir mantıksız kararlar verip bile bile yanlış yaparak bir anlamda kendisini cezalandırıyor. Arka planda ise kocaman ABD'de küçücük bir cemaat olarak yaşamaya çalışan bir Ermeni topluluğu var. Herkesin birbirini yıllardır tanıdığı, ilişkilerin o en temel sürgün ve kimlik yaraları üzerinden kurulduğu, küçük, enerjisini belleğinden alan bir topluluk. Fakat bu çok temel bir çelişki yaratıyor: Hrayr'ın dahil olduğu tiyatro grubu Ermeni tarihine ilişkin mitolojik bir öyküyü sahnelerken, öğretmenlik yaptığı okuldaki öğrenciler ona babasının kitaplarını ya bir geri dönüşüm fabrikasına vermesini ya da yakmasını önerebiliyorlar. Yani var kalmak ve belleği diri tutmak için hayli çaba göstermek gerekiyor. Kızın varlığı pek çok yeni durum yaratırken, eskileri sorgulanabilir, en azından bir süre için bile olsa bertaraf edilebilir, sonra yeniden hatırlanmaları gerektiğinde ise şeklen de olsa esnetilebilir kılıyor. Ne var ki bu, o kadar kolay bir süreç değil. Hrayr kafasının içinde babasını evirip çeviriyor örneğin: "Tomarza'daki yuvalarını kaybettikten sonra Halep'te, daha sonra Beyrut'ta bir yuva yapmıştı ve her bir yuvayı yaparken eskisini anımsayarak Hollywood'a kadar gelmişti. Başlangıçta uzun süre, Hollywood'un kendisi gibi fanilerin, sıradan insanların bakışlarından uzak bir yere saklanmış olduğunu, kendisinin de diğer Ermeniler'le, Meksikalılar'la ve siyahlarla birlikte şehrin surlarının dışında kaldığını düşünüyordu. Fakat birkaç yıl sonra Hollywood'un çoktan çekilip bitirilmiş bir film olduğu kanaatine vardı. Yıldızlar çoktan evlerine dönmüşlerdi ve o geç kaldığı için, ancak sahnenin kaldırılmasına, dekorun sökülmesine şahit oluyordu. Ne Gary Cooper vardı ne de Greta Garbo. Oturma odasında yarı çıplak uzanmış on sekiz yaşında körpe bir orospu vardı sadece."
Bu, sürgüne gönderilenin maruz kaldığı ve bir tür bulaşıcı hastalık gibi düşünebileceğimiz çürümeden payına düşeni imleyen bir sahne. Peki, sürgüne gönderenin payına düşen ve başkasından bulaşmayıp bizatihi kendi içinden başlayan çürümeyi nasıl tanımlamalı? Belki de çok erken henüz, bu çürümeyi tanımlamaya başlamadan önce onun iyice farkına varmalı. Aynanın karşısına geçmeli insan, kendini iyice bir gözden geçirmeli, koklamalı sonra, dokunmalı... Çürümenin farkına varılamıyorsa hâlâ korkmalı, çok korkmalı...
'Kırlangıç'ın Kaybettikleri  Maral Aktokmakyan 'Kırlangıç'ın Kaybettikleri Radikal Gazetesi 07.03.2008
Yazar: Maral Aktokmakyan
Başlık: 'Kırlangıç'ın Kaybettikleri
Yayın: Radikal Gazetesi
Tarih:  07.03.2008

'Babamın kitaplarının bekçisi artık benim listeliyorum ve yazıyorum. Babamın koleksiyonundan bir kitap eksilmek şöyle dursun, birikmiş kitaplarının üzerine bir yenisini daha ekliyorum işte. Yazarak.'

Bir baba, Lübnan'da bombalara kurban verilmiş bir oğul, tiyatroyla ilgilenen ve Ermenice öğretmenliği yapan ikinci oğul, babanın tarihini oluşturan Kayseri-Tomarza'dan Lübnan'a göç, Lübnan'dan Amerika'ya göç ve hepsinin kökünde, afallayan Ermeni kimliği... Vahe Berberyan'ın Baba ve Oğul Adına romanı köklere ve kimliğe dair yer yer güldüren ama çoğu zaman sorgulayan bir aile hikâyesi. Kurgu, dışarıdakinin veya 'öteki'nin içeriye, kapalı olana, 'ev'e girmesi ve hayatları sarsarak, darmaduman ederek ve geçmişin sayfalarını açarak sorgulamaya mecbur bırakan rolü üzerine temellendirilmiş.
Çağdaş felsefenin önde gelen isimlerinden Gilles Deleuze ve Felix Guattari'ye ait deterritorialisme terimi (Deleuze ve Parnet'nin Diyaloglar kitabını Türkçeye çeviren Ali Akay'ın önerdiği 'yersizyurtsuzluk' sözcüğünü kullanacağım) romandaki bireyin kimliği, tarihi, kökleriyle girdiği savaşım bağlamıyla yakından ilintilidir. Bu noktada, yerinden yurdundan olmak, gerek fikirsel, gerekse fiziksel olarak göçebelik kavramını inceler. Yerinden, kökünden kopma sadece ortak bir kimliği değil, kişinin, babanın toprağından uzaklaşmasıyla kimliğini sorgulaması anlamına da gelebilmektedir.
Romanın ortalarında hatırlanan bir şarkının dizeleri, ("Kırlangıç yuva yapar, yuva yapar ve şarkı söyler/ Yapıştırdığı her bir dalda önceki yuvasını hatırlar") Deleuze ve Guattari'nin ortaya attıkları terimin karşımıza çıkan bir varyasyonudur. Babanın göçebe tarihi Hollywood'taki dairelerinde şaşmaz bir monotonlukta geçer, dışarı çıkacakmışçasına giyinmesi, evinde de kravatsız ve tıraşsız dolaşmaması sessiz bir agorafobik başkaldırıdır. Lübnan'daki kitabevinde bulunan tüm kitaplarıyla birlikte Hollywood'a göç etmekle kalmaz, evinde yaşamayı tercih eden baba, bitmek tükenmek bilmeyen kitaplarıyla evini surlar misali örerek gerçekle, dünyayla ilişkisini keser. Babanın gönüllü hapis durumunun aksine otuzlarında olan oğlunun amatör olarak tiyatroyla uğraşması ve Ermeni edebiyatı öğretmenliği yapması ilk bakışta dış dünyaya ve kimliğinin komplikasyonlarına karşı başarılı uyumu gibi görünebilir. Fakat, üçüncü şahsın, bir 'öteki'nin evlerine girmesiyle sadece uyumun bir yanılsama olduğu gerçeğiyle karşılaşılmaz yersizyurtsuzluğun Ermeni kimliğindeki yeri de sorgulanmaya başlanır.
Akıl-beden ikilemi
Anlatıda kullanılan bir diğer metod olan 'oyun içinde oyun', baba ve oğulun yaşadığı göçebe varoluş hallerini sembolik anlamda özetler. Roman boyunca, Hrayr ve tiyatro grubunun sahneleme hazırlıklarıyla geçen tarihsel tiyatro oyununun merkezinde başı kesilen Ermeni kralı üzerinden akıl ve beden söylemi yürür. Hrayr ve babasının da yersizyurtsuz duruşlarının ardında akıl-beden ikilemi bulunmaktadır. Bedenleri Hollywood'ta Ermeni kalmaya çalışırken, akılları eski 'yuva'larında, yurtlarındadır. Akılları, Der Zor'da gezinir, Lübnan'ı, bombalamalarda ölen büyük oğul/ağabey Hrant'ı hatırlar. Sık sık geri dönüşlerle okuyucuya verilen kendi göç tarihleri, veya başka bir deyişle 'yersizyurtsuzluk tarihleri' açığa çıktıkça baba ve oğulun var olma şekilleri de bambaşka anlamlar kazanırlar. Babanın, Lübnan'dan göç etme sebebi olan büyük oğlunu kaybetmesi, kişisel tarihinin ilk 'yersizyurtsuz' eylemini hareketten önce özünde, ruhunda, sözünde (logos) kendini gösterir, zira baba o günden sonra istisnasız her sabah yataktan kalkarken Tanrı'ya küfreder. Zamanla, Tanrı ile baba arasında bir diyaloğa veya anlatıcı Hrayr'ın da dediği gibi özel bir duaya dönüşür.
Oğulun yaşadığı akıl-beden ikilemi, dış dünyayla bağı sayesinde bir dereceye kadar engellenir. Fakat, öteki görünümdeki on sekiz yaşındaki Amerikalı bir fahişenin hayatına girmesiyle yanılsamalı dünyasında çatışmalar, sorgulamalar ve aykırılıklar baş gösterir. Zamanla evlerinde yaşamaya başlayan bu kıza âşık olan Hrayr, dış dünyayla bağının sert bir eleştirisini 'kız' olarak adlandırdıkları fahişe kızın kimliğiyle karşılaştırarak yapar: "Bizse, ben, Silva, Levon ve tiyatrodaki diğer arkadaşlar, değişen zamanın sınırları arasında kaybolmuş, büyük bir gettonun içinde, kişisel, küçük, şizofrenik bir alt getto oluşturmuş, Ermenice gazete okumaya çalışıp, Ermenice oyunlar sahneleyerek, hâlâ Jethro Tull'ımızı ve Pink Floyd'umuzu dinleyerek, arada sırada birkaç joint çekerek, saçlarımızı uzatıp Nikaragua'daki ya da El Salvador'daki devrimcilere umut bağlayarak daralan sınırlara karşı mücadele veriyorduk."
Genel bağlamda, Hrayr'ın akıl-beden ikilemi uzatmalı Ermeni sevgilisi Silva ve Amerikalı fahişe üzerinden vücut bulur. Aklı ve bedeni tek bir kadında buluşturamaz çünkü her iki kadın da kendi kimliklerinin yersizyurtsuzudur deyim yerindeyse. Üstelik her iki kadın da Hrayr ve babasının yaşadığı sorgulamaya girişmezler bile.
Sadece bu iki kadın değil, Hrayr'ın etrafındaki tüm insanlar sorgulamak ve geçmişlerini hatırlamaktansa, uyum sağlamayı tercih etmişlerdir. Amerika'ya ilk yerleşen Hrayr'ın ablası ve eniştesi başarılı bir Amerikanlaşma hikâyesidir. Göç ettikleri topraklarda kurdukları aile düzeni ile sil baştan ve hemen hemen geçmişsiz yaşam biçimi, baba ve oğulunkine paralel olarak gözler önüne serilir: Her pazar eniştenin bahçesinde ailecek toplanılan mangallı yemekler, eniştenin benzin istasyonunda çalışarak istasyonlar zinciri kurmuş hali vakti iyi yeri ve buna rağmen evlerinde topu topu üç adet kitap bulunan bir aile olmaları baba ve oğlun varoluş şekilleriyle toptan çelişir. Durum Hrayr'ın öğretmenlik yaptığı Ermeni okulunda da farklı değildir. Okul müdürü, Amerikan esprilerini kendine uyarlayarak anlatan, çocukların Ermeniceye yabancılaşarak gittikçe uzaklaşmalarına karşı sadece biraz daha fazla espri yaparak etrafta dolaşan bir adamdır. Bir diğer hoca, lastiklerini okuldan bir çocuğun patlattığı şüphesine takılmaktan başka bir şey yapmayan tipik memur karakterini Amerika'da devam ettirir. Öte yandan, Hrayr'ın tiyatrodaki arkadaşları, çoğunlukla tiyatroyu bir hobi ve gelecekte evlenecekleri insanla tanışabilecekleri yer olarak görürler. Grup Öteki'ye o kadar kapalıdır ki, oyunculardan birinin çantası kaybolduğunda rahatlıkla Öteki kızdan şüphelenirler.
Bir baba-oğul hikâyesi
Hrayr'ın romanın başında kendini, tiyatrodan eski dostu Levon'un 'alter ego'su olarak tanımlaması aslında yukarıda sayılan tüm karakterlerin Ermeniliklerinin de alter ego'su olarak görülebilir. Kıza kapıyı, bile bile, açabilecek sadece Hrayr'dır. Baba ve oğlun evini saran her bir kitap benliklerinin bir parçasıdır ve sadece Hrayr, dışarıdakine, kıza içeri gelmesine, her bir kitapla onları yüzleştirmesine izin verme cesaretini gösterir. Hikâye, Harutyun ve Hrayr Maronyanın hikâyesi olmaktan ziyade bir baba-oğul hikâyesidir. Bu hikâyenin içersinde hayatlarına giren ve sadece tanıştıkları anda getirmeyi başarır. Yersizyurtsuz ruhlara gelince, baba ölerek en kolay çözümü bulmuştur. Oğul Hrayr ise, parçalanmış, kökünden ayırılmış, travmatik kimliğine çözüm olarak, kendini geleneğin ve düzenin sembolü 'baba' kavramıyla içselleştirmekte bulur. Başka bir deyişle 'baba' olur ve hayatı boyunca babasının hayatını izole yaşamasını eleştirirken, artık tıpkı babası gibi yersizyurtsuzluğu bir an olsun unutamayacağı tek hayat şeklini babası gibi, kitaplar, defterler ve benzer rutinler adının Jamie olduğunu öğrendiğimiz kızdan hep 'kız' olarak bahsetmeleri kurguyu yersizyurtsuzluk bağlamında kavramlara dönüştürür. Kız, dişi olan öteki, baba ve oğulun hayatlarına girer. Zamanla tek tek hem babaya hem Hrayr'a sorgulama ve değişme imkânı tanırken hem de baba ve oğulu birbiriyle, 'kendi yöntemiyle' barıştırır. Fakat bu barışmanın bedeli öteki olan kız için mutlak ayrılıkla eşdeğerdir.
Her ikisinin bedenleriyle birlikte olan kız, bir anlamda baba ve oğulun yersiz yurtsuz bedenlerini bir araya geçirir. O yüzden yersizyurdsuzluğu 'kök'üne kadar yaşamayı seçen biri olarak Silva'yla evlenme alternatifini, yeni bir 'yuva' kavramını reddeder. Hrayr'ın son cümlesi son kırlangıçın şarkısının sözleridir:
"Babamın kitaplarının bekçisi artık benim okuyorum, listeliyorum ve yazıyorum. Babamın koleksiyonundan bir kitap eksilmek şöyle dursun, mutfakta, her zaman oturduğu yerde, birikmiş kitaplarının üzerine bir yenisini daha ekliyorum işte. Yazarak."
Kırlangıç, kaybettikleri, kökleri, geride bıraktığı her 'yuva' adına yazacaktır, hatırlayacaktır, unutmayacaktır yersiz yurtsuzluğunda var olacaktır.
  
'Babamın kitaplarının bekçisi artık benim listeliyorum ve yazıyorum. Babamın koleksiyonundan bir kitap eksilmek şöyle dursun, birikmiş kitaplarının üzerine bir yenisini daha ekliyorum işte. Yazarak.'

Bir baba, Lübnan'da bombalara kurban verilmiş bir oğul, tiyatroyla ilgilenen ve Ermenice öğretmenliği yapan ikinci oğul, babanın tarihini oluşturan Kayseri-Tomarza'dan Lübnan'a göç, Lübnan'dan Amerika'ya göç ve hepsinin kökünde, afallayan Ermeni kimliği... Vahe Berberyan'ın Baba ve Oğul Adına romanı köklere ve kimliğe dair yer yer güldüren ama çoğu zaman sorgulayan bir aile hikâyesi. Kurgu, dışarıdakinin veya 'öteki'nin içeriye, kapalı olana, 'ev'e girmesi ve hayatları sarsarak, darmaduman ederek ve geçmişin sayfalarını açarak sorgulamaya mecbur bırakan rolü üzerine temellendirilmiş.
Çağdaş felsefenin önde gelen isimlerinden Gilles Deleuze ve Felix Guattari'ye ait deterritorialisme terimi (Deleuze ve Parnet'nin Diyaloglar kitabını Türkçeye çeviren Ali Akay'ın önerdiği 'yersizyurtsuzluk' sözcüğünü kullanacağım) romandaki bireyin kimliği, tarihi, kökleriyle girdiği savaşım bağlamıyla yakından ilintilidir. Bu noktada, yerinden yurdundan olmak, gerek fikirsel, gerekse fiziksel olarak göçebelik kavramını inceler. Yerinden, kökünden kopma sadece ortak bir kimliği değil, kişinin, babanın toprağından uzaklaşmasıyla kimliğini sorgulaması anlamına da gelebilmektedir.
Romanın ortalarında hatırlanan bir şarkının dizeleri, ("Kırlangıç yuva yapar, yuva yapar ve şarkı söyler/ Yapıştırdığı her bir dalda önceki yuvasını hatırlar") Deleuze ve Guattari'nin ortaya attıkları terimin karşımıza çıkan bir varyasyonudur. Babanın göçebe tarihi Hollywood'taki dairelerinde şaşmaz bir monotonlukta geçer, dışarı çıkacakmışçasına giyinmesi, evinde de kravatsız ve tıraşsız dolaşmaması sessiz bir agorafobik başkaldırıdır. Lübnan'daki kitabevinde bulunan tüm kitaplarıyla birlikte Hollywood'a göç etmekle kalmaz, evinde yaşamayı tercih eden baba, bitmek tükenmek bilmeyen kitaplarıyla evini surlar misali örerek gerçekle, dünyayla ilişkisini keser. Babanın gönüllü hapis durumunun aksine otuzlarında olan oğlunun amatör olarak tiyatroyla uğraşması ve Ermeni edebiyatı öğretmenliği yapması ilk bakışta dış dünyaya ve kimliğinin komplikasyonlarına karşı başarılı uyumu gibi görünebilir. Fakat, üçüncü şahsın, bir 'öteki'nin evlerine girmesiyle sadece uyumun bir yanılsama olduğu gerçeğiyle karşılaşılmaz yersizyurtsuzluğun Ermeni kimliğindeki yeri de sorgulanmaya başlanır.
Akıl-beden ikilemi
Anlatıda kullanılan bir diğer metod olan 'oyun içinde oyun', baba ve oğulun yaşadığı göçebe varoluş hallerini sembolik anlamda özetler. Roman boyunca, Hrayr ve tiyatro grubunun sahneleme hazırlıklarıyla geçen tarihsel tiyatro oyununun merkezinde başı kesilen Ermeni kralı üzerinden akıl ve beden söylemi yürür. Hrayr ve babasının da yersizyurtsuz duruşlarının ardında akıl-beden ikilemi bulunmaktadır. Bedenleri Hollywood'ta Ermeni kalmaya çalışırken, akılları eski 'yuva'larında, yurtlarındadır. Akılları, Der Zor'da gezinir, Lübnan'ı, bombalamalarda ölen büyük oğul/ağabey Hrant'ı hatırlar. Sık sık geri dönüşlerle okuyucuya verilen kendi göç tarihleri, veya başka bir deyişle 'yersizyurtsuzluk tarihleri' açığa çıktıkça baba ve oğulun var olma şekilleri de bambaşka anlamlar kazanırlar. Babanın, Lübnan'dan göç etme sebebi olan büyük oğlunu kaybetmesi, kişisel tarihinin ilk 'yersizyurtsuz' eylemini hareketten önce özünde, ruhunda, sözünde (logos) kendini gösterir, zira baba o günden sonra istisnasız her sabah yataktan kalkarken Tanrı'ya küfreder. Zamanla, Tanrı ile baba arasında bir diyaloğa veya anlatıcı Hrayr'ın da dediği gibi özel bir duaya dönüşür.
Oğulun yaşadığı akıl-beden ikilemi, dış dünyayla bağı sayesinde bir dereceye kadar engellenir. Fakat, öteki görünümdeki on sekiz yaşındaki Amerikalı bir fahişenin hayatına girmesiyle yanılsamalı dünyasında çatışmalar, sorgulamalar ve aykırılıklar baş gösterir. Zamanla evlerinde yaşamaya başlayan bu kıza âşık olan Hrayr, dış dünyayla bağının sert bir eleştirisini 'kız' olarak adlandırdıkları fahişe kızın kimliğiyle karşılaştırarak yapar: "Bizse, ben, Silva, Levon ve tiyatrodaki diğer arkadaşlar, değişen zamanın sınırları arasında kaybolmuş, büyük bir gettonun içinde, kişisel, küçük, şizofrenik bir alt getto oluşturmuş, Ermenice gazete okumaya çalışıp, Ermenice oyunlar sahneleyerek, hâlâ Jethro Tull'ımızı ve Pink Floyd'umuzu dinleyerek, arada sırada birkaç joint çekerek, saçlarımızı uzatıp Nikaragua'daki ya da El Salvador'daki devrimcilere umut bağlayarak daralan sınırlara karşı mücadele veriyorduk."
Genel bağlamda, Hrayr'ın akıl-beden ikilemi uzatmalı Ermeni sevgilisi Silva ve Amerikalı fahişe üzerinden vücut bulur. Aklı ve bedeni tek bir kadında buluşturamaz çünkü her iki kadın da kendi kimliklerinin yersizyurtsuzudur deyim yerindeyse. Üstelik her iki kadın da Hrayr ve babasının yaşadığı sorgulamaya girişmezler bile.
Sadece bu iki kadın değil, Hrayr'ın etrafındaki tüm insanlar sorgulamak ve geçmişlerini hatırlamaktansa, uyum sağlamayı tercih etmişlerdir. Amerika'ya ilk yerleşen Hrayr'ın ablası ve eniştesi başarılı bir Amerikanlaşma hikâyesidir. Göç ettikleri topraklarda kurdukları aile düzeni ile sil baştan ve hemen hemen geçmişsiz yaşam biçimi, baba ve oğulunkine paralel olarak gözler önüne serilir: Her pazar eniştenin bahçesinde ailecek toplanılan mangallı yemekler, eniştenin benzin istasyonunda çalışarak istasyonlar zinciri kurmuş hali vakti iyi yeri ve buna rağmen evlerinde topu topu üç adet kitap bulunan bir aile olmaları baba ve oğlun varoluş şekilleriyle toptan çelişir. Durum Hrayr'ın öğretmenlik yaptığı Ermeni okulunda da farklı değildir. Okul müdürü, Amerikan esprilerini kendine uyarlayarak anlatan, çocukların Ermeniceye yabancılaşarak gittikçe uzaklaşmalarına karşı sadece biraz daha fazla espri yaparak etrafta dolaşan bir adamdır. Bir diğer hoca, lastiklerini okuldan bir çocuğun patlattığı şüphesine takılmaktan başka bir şey yapmayan tipik memur karakterini Amerika'da devam ettirir. Öte yandan, Hrayr'ın tiyatrodaki arkadaşları, çoğunlukla tiyatroyu bir hobi ve gelecekte evlenecekleri insanla tanışabilecekleri yer olarak görürler. Grup Öteki'ye o kadar kapalıdır ki, oyunculardan birinin çantası kaybolduğunda rahatlıkla Öteki kızdan şüphelenirler.
Bir baba-oğul hikâyesi
Hrayr'ın romanın başında kendini, tiyatrodan eski dostu Levon'un 'alter ego'su olarak tanımlaması aslında yukarıda sayılan tüm karakterlerin Ermeniliklerinin de alter ego'su olarak görülebilir. Kıza kapıyı, bile bile, açabilecek sadece Hrayr'dır. Baba ve oğlun evini saran her bir kitap benliklerinin bir parçasıdır ve sadece Hrayr, dışarıdakine, kıza içeri gelmesine, her bir kitapla onları yüzleştirmesine izin verme cesaretini gösterir. Hikâye, Harutyun ve Hrayr Maronyanın hikâyesi olmaktan ziyade bir baba-oğul hikâyesidir. Bu hikâyenin içersinde hayatlarına giren ve sadece tanıştıkları anda getirmeyi başarır. Yersizyurtsuz ruhlara gelince, baba ölerek en kolay çözümü bulmuştur. Oğul Hrayr ise, parçalanmış, kökünden ayırılmış, travmatik kimliğine çözüm olarak, kendini geleneğin ve düzenin sembolü 'baba' kavramıyla içselleştirmekte bulur. Başka bir deyişle 'baba' olur ve hayatı boyunca babasının hayatını izole yaşamasını eleştirirken, artık tıpkı babası gibi yersizyurtsuzluğu bir an olsun unutamayacağı tek hayat şeklini babası gibi, kitaplar, defterler ve benzer rutinler adının Jamie olduğunu öğrendiğimiz kızdan hep 'kız' olarak bahsetmeleri kurguyu yersizyurtsuzluk bağlamında kavramlara dönüştürür. Kız, dişi olan öteki, baba ve oğulun hayatlarına girer. Zamanla tek tek hem babaya hem Hrayr'a sorgulama ve değişme imkânı tanırken hem de baba ve oğulu birbiriyle, 'kendi yöntemiyle' barıştırır. Fakat bu barışmanın bedeli öteki olan kız için mutlak ayrılıkla eşdeğerdir.
Her ikisinin bedenleriyle birlikte olan kız, bir anlamda baba ve oğulun yersiz yurtsuz bedenlerini bir araya geçirir. O yüzden yersizyurdsuzluğu 'kök'üne kadar yaşamayı seçen biri olarak Silva'yla evlenme alternatifini, yeni bir 'yuva' kavramını reddeder. Hrayr'ın son cümlesi son kırlangıçın şarkısının sözleridir:
"Babamın kitaplarının bekçisi artık benim okuyorum, listeliyorum ve yazıyorum. Babamın koleksiyonundan bir kitap eksilmek şöyle dursun, mutfakta, her zaman oturduğu yerde, birikmiş kitaplarının üzerine bir yenisini daha ekliyorum işte. Yazarak."
Kırlangıç, kaybettikleri, kökleri, geride bıraktığı her 'yuva' adına yazacaktır, hatırlayacaktır, unutmayacaktır yersiz yurtsuzluğunda var olacaktır.
 
 Yazarlar
Aras Yayıncılık
 İlginizi Çekebilir
Mıgnig
9.75 TL





Yüreği Dağlarda Olan Adam
William Saroyan

Yoldaş Pançuni
Yervant Odyan'ın ölümsüz eseri

Stüdyo Osep – Tayfun Serttaş

 
 
Ana Sayfa |  Son Çıkanlar |  Kategoriler | Arama  |  Resim İndir
Fiyat Listesi  | Ürün Listesi  |  Haber Aboneliği  | Haberler
 
 Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
 Sorularınız için bize mail atabilirsiniz. info@arasyayincilik.com
Getron Bilişim Hizmetleri
Ermeni edebiyatı ve kültürüne açılan pencere olarak nitelenmesine yol açan bir yayın çizgisi izleyen,iki dilde Türkçe ve Ermenice yayın yapan yayınevi.