Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti. Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Türkçe  |  English
 Üye Hizmetleri
 Ara
 Kategoriler

19 Ünlü Sesten: "Tililili"
Ölümünün birinci yılında
19 ünlü ses, Hrant Dink’e
ses verdiler. Dinleyin..


Kızıl Afiş
Misak Manuşyan
bir özgürlük tutsağı
Dostu, sevgilisi ve yoldaşı
Mélinée Manuşyan'ın
kaleminden...

 Ana Sayfa   Bize Ulaşın   Hakkımızda   Arama   Ürün Listesi   Ürün Şeması 
   Sepetim |  Sipariş Takip |  Üyelik İşlem |  Sipariş İptali  | Yardım  |  Satın Al   


Manuşyan
Bir Özgürlük Tutsağı
 
Biyografi
Mélinée Manouchian
 
Etiket Fiyatı (KDV Dahil) : 16.00 TL
Kazancınız % 25 (KDV Dahil) : 4.00 TL
İndirimli Fiyatı (KDV Dahil) : 12.00 TL
 
 
Özellikler
Kitap Dili  :   Türkçe
ISBN  :   978-605-5753-09-2
Çevirmen  :   (Fransızcadan) Sosi Dolanoğlu
Kitap Özellikleri  :   2. hamur, 15 x 21 cm.
Basım Bilgisi  :   200 sayfa, 2. baskı, Mayıs 2010

Sepete Ekle

arkadaşıma e-posta gönder Aras Yayıncılık Editör Bölümü
 
Açıklama

Aras Yayıncılık tarafından yayınlanan Manuşyan: Bir Özgürlük Tutsağı, Tehcir’den göçmenliğe, II. Dünya Savaşı’ndan faşizme, Tarih çarkının bireyi öğüten onca sivri dişlisi üzerinde yükselen bir yoldaşlık öyküsü... II. Dünya Savaşı yıllarında, işgal altındaki Paris’te, faşizme karşı verilen Direniş mücadelesinin liderlerinden Misak Manuşyan’ın yaşamı... Aşkı özgürlükten, inancı mücadeleden ayırmayan bir partizanın ölüm mangası karşısında sonlanan kavgası... Umutların, hayal kırıklıklarının, şüphelerin ve korkuların da olanca çıplaklığıyla gözler önüne serildiği bir anlatı.... Dostu, sevgilisi ve yoldaşı Meline Manuşyan’ın kaleminden...
Misak Manuşyan’ın 1906’da Adıyaman’da başlayan hayatı, I.Dünya Savaşı’nın, İspanyol İç Savaşı’nın, komünizm düşmanlığının ve otoriter rejimlerin Fransa’ya savurduğu binlerce “yabancı”nınkiyle, Paris’te kesişiyor. Dilini bilmediği, sokaklarını tanımadığı bu şehirde, Manuş’un şiiri, müziği, edebiyatı elden bırakmadan kültürünü yaşatma çabası, zamanla tüm halkların özgürlüğünü koruma mücadelesine, insanları yaşatma mücadelesine dönüşüyor. Misak Manuşyan ve 22 dava arkadaşının 21 Şubat 1944’te kurşuna dizilerek sonlanan hayatları, direnişi şiddetten ayıran çizginin özgürlük mücadelesi anlamına geldiğini, özgürlüğün olmadığı yerdeyse ne bir halkın, ne de bir aşkın kendini gerçek anlamda var edebileceğini bir kere daha gösteriyor.

Kitaptan:
Fresnes Hapishanesi’nde geçirdikleri üç ay boyunca, 23’ler uzun uzun sorgulanır, yani işkence görürler. Yargılanmaları sırasında taşıdıkları yara izleri de bunu kanıtlar. Sorgulamalarda, eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka bir şey söylemezler. Pişman olduklarına dair tek bir söz çıkmaz ağızlarından; aksine, sırf görevlerini yerine getirdiklerini söylerler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklar. Mesela Yahudiler, onları toptan ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı kendilerini savunduklarını; Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını; İspanyollar, ülkelerinde ortalığı kasıp kavuran faşizme karşı çarpıştıklarını; İtalyanlar, Hitler’in müttefiki Mussolini tarafından kovuldukları memleketlerine dönebilmek amacıyla silaha sarıldıklarını; Polonyalılar, Hitler’in haritadan sildiği vatanlarının yok olmaması için mücadele ettiklerini belirtirler. Hepsi de, işgalci Nazilere karşı halklarıyla omuz omuza savaşırken, kendilerine kucak açmış olan Fransa’ya karşı görevlerini yerine getirdiklerini söylerler.

Basından Kitap Hakkında
Konu açıklamalarını görmek için başlıkların üzerini tıklayınız lütfen
  Yazar Başlık Yayın Tarih
Agos’u haklayanlara ithaftır!  Hadi Uluengin Agos’u haklayanlara ithaftır! Hürriyet Gazetesi 16.02.2010
Yazar: Hadi Uluengin
Başlık: Agos’u haklayanlara ithaftır!
Yayın: Hürriyet Gazetesi
Tarih:  16.02.2010

NEFRET tacirleri “Agos” Gazetesi’ni “haklamışlar”. Aferin, iyi halt yemişler!
Bu “haklamak” fiilini, “ekranlara yazdık dilinizce/alçakçadan çeviri İngilizce” mahreçli “hacker” deyiminden yola çıkarak kullanıyorum.
Bilişim lisanında “korsan” anlamına geldiğinden, Ermeni kökenli dergimizin internet sitesine saldıran “milliyetçi-ulusalcı” (!) rezillerin marifeti de aynı terimle adlandırılıyor.
Bunlar Hrant Dink’in katilini portala yerleştirdikten ve caniye övgüler, Ermenilere de tehdit yağdırdıktan sonra o çok bildik Nazi ihtarını yine tekrarlamışlar: “Ya sev, ta terket” !
* * *
EYVAH, bu ne bitip tükenmez bir nefrettir! Bu nasıl bir insanlık mahrumiyetidir! Dolayısıyla, belki o insaniyetçiliği bir nebze aşılar diye dün epey uğraşıp, Fransız edip Louis Aragon’un “Hatırlatmak İçin Mısralar” adlı şiirinin serbest tercümesini yaptım.
Söz konusu şiir işgalcilere karşı mücadele eden ve Fransa’daki muhacir işçilerden oluşan bir direnişçi grubunun Almanlarr tarafından kurşuna dizilmesi üzerine yazılmıştır.
Grubun lideri, 1915 “Büyük Felâket”i ertesinde Türkiye’yi çocuk yaşta terketmek zorunda kalan ve Adıyamanlı bir Ermeni yetimi olan Misak Manukyan’dı.
Diğer yirmiiki yoldaşıyla birlikte 21 Şubat 1944 günü Paris banliyösünde katledildi.
Ama daha yakalandıklarında, Naziler “öteki” düşmanlığını körüklemek için kırmızı fon üzerine bir afiş basmışlardı. “Teröristler”in (!) yabancı olduğunu vurguladıktan sonra da, tam ortaya yerleştikleri Manukyan’ın fotoğrafı üzerine “Ermeni elebaşı” diye yazmışlardı.
Aragon da aşağıdaki şiiri, Adıyamanlı kahramanın tam ölüme giderken yine Samatya doğumlu karısı Meline Asaduryan’a gönderdiği son mektuptan esinlenerek kaleme almıştı.
* * *
“Ne şan istediniz anınıza, ne de gözyaşı; / Ne matem marşı çalındı size, ne de son nefes duası tütsülendi. / Ve onbir sene, işte kocca bir onbir sene geçti. / Oysa silahlarınızı kullanmıştınız sadece, / Ölüm partizana göz kamaştırmaz, zaten de karşılığı yok payece.
Suretleriniz asılmıştı şehirlerimizin duvarlarına, / Saç sakal bir karış ve kapkara dehşet suratlarınız. / Bir kan lekesine benziyordu o afiş / Çünkü öyle dil döndürülmez lisanlardandı ki adlarınız / Okuyan korkudan titresin arzuluyordu cellâtlarınız.
Aşikâr, kimse sizi Fransız görmek istemiyordu. / Gündüz bakışlar bir yana, afiş diğer yana. / Ama indi miydi karartma gecesinin zifirisi, / Meçhul parmaklar çiziktirdi fotoğraflarınız üzerine: / Biline, onlar FRANSA İÇİN ÖLDÜLER, bu hep böyle biline!
Ve kasvetli sabahlar değişti birden, / Dört yan yeknesak çiğ rengi, / Hani şu Şubat sonu, hani şu son demlerinizin vakti. / Ve biriniz o an konuştu sakin sakin: / Bahtiyar olun hepiniz, bahtiyar olun sağ kalanlar; / Ölürken Alman halkına yok hiç nefretim.
Elveda ezâ ve elveda zevk-ü sefa. Elveda güller. / Sizlere de elveda hayat, ışık ve rüzgâr. / Ve de sen, evlen benim can-ı canânım. Mutlu ol ve sıkça düşün beni / Sen ki şeylerin güzelliğinde kalmayı sürdüreceksin, / Bunlar bittiğinde Erivan’da güleceksin.
Tepeyi kocaman bir kış güneşi yıkıyor. / Meğer ne güzelmiş tabiat, ne yufkaymış yüreğim. / Ama hak yerini bulacak muzaffer adımlarımızın ardından / Oy Meline’m, oy yavuklum, oy öksüzüm; / Derim ki sana yaşa; yaşa ve bir çocuk doğur kasıklarından.
Yirmiüçtüler. Yirmiüç kişiydiler tüfekler çiçek açtığında. / Yirmiüçler kalplerini vakti gelmeden verdiler. / Onlar yirmiüç yabancıydılar,oysa kardeşimizdiler. / Yirmiüç hayat aşığı, deli divane aşığı, ölesiye aşığı, / Fransa’yı haykırdılar öperken kara toprağı”
* * *
BİLMEM ki, kendisini kurşuna dizmiş Almanlara bile nefret beslemeyen Adıyamanlı yiğidimiz Misak Manukyan’ın insaniyetçiliğine ithaf bu şiir, “Agos”u “haklayan” o “ya sev, ya terket”çi hasta beyinlerdeki nefret içgüdüsünü bir nebze insanileştirmeye yetecek mi?
Adıyamanlı Misak  Engin Ardıç Adıyamanlı Misak Sabah Gazetesi 08.02.2010
Yazar: Engin Ardıç
Başlık: Adıyamanlı Misak
Yayın: Sabah Gazetesi
Tarih:  08.02.2010

Misak Manuşyan Adıyamanlı'ymış yahu!... Bizim Adıyaman, yani asıl adıyla Hüsn-ü Mansur, ya da Semsur... Daha elli altı yıl öncesine kadar Malatya'nın ilçesi.
Öyleyse Misak'a Malatyalı diyebiliriz. Bazı gazeteci arkadaşlar, Misak'ın "memleketi" hatırlanınca sevinmişler. Bize pay çıkarmaya çalışıyorlar.
Çünkü Misak, yiğit bir kahramandır.
Arkadaşlar da "Adıyamanlı Misak'ı Naziler öldürdü" diye övünmüşler, sanki dünya savaşına girdik de faşizme karşı dövüştük...
Manuşyan, Alman işgalinde Fransa'da kurşuna dizildi. Bir direnişçiydi. Komünistti.
Eşi Meline'nin olaydan otuz yıl sonra, günümüzden de otuz altı yıl önce yazdığı kitap dilimize şimdi tercüme edilmiş, şimdi yayınlanmış... "Bir Özgürlük Tutsağı"...
Öğrenmenin yaşı da sonu da yok, Aragon'un olayı anlatan ünlü, çok ünlü şiiri "Kızıl Afiş"te adı geçen Meline'nin kim olduğunu da ben ancak şimdi anlayabildim, utancım olsun.
O şiirden bestelenen ünlü, çok ünlü şarkıyı Leo Ferre'den dinleyeceksiniz, Fransızca anlamasanız bile tüyleriniz diken diken olur...
"Ölüyorum ama Alman halkından nefret etmiyorum" diyor şiirde bizim Misak...
"Ben öldükten sonra yaşamayı sürdür onlara inat, yeniden evlen, iki çocuk yap, sık sık da beni düşün" diyor...
Yirmi üç kişilik bir hücreydi Misak'ın hücresi. Almanlar kırmızı renkli bir afiş yaptırmışlar, dört bir yana asmışlardı. Resimleri sıralanmış, tutukluların tıraşsız, gözleri içlerine çökmüş, sersefil görünmelerine özen gösterilmiş, altına da "Bunlar mı Fransız?" yazılmıştı, çünkü Fransa için, özgürlük için dövüşen yiğitlerin kimisi Ermeni, kimisi Yahudi, kimisi Macar, kimisi İtalyan, kimisi İspanyol'du...
Kitabı okuyunuz. Kitap okumaktan sıkılıyorsanız, konuyu anlatan "Suç Ordusu" isimli filmi seyrediniz. Yöneten, Robert Guedigian (bildiğiniz Gedikyan)...
Bu, Gestapo'nun Manuşyan örgütüne taktığı isimdi... Çok meraklısı için, daha eski bir film de vardır gene aynı olayla ilgili, onun da adı "Kızıl Afiş", yöneten Frank Cassenti.
Belki o zaman, kendi kendinize "Adıyamanlı Misak'ın taa Fransa'da ne işi varmış?" diye sorarsınız... Acaba orada turist olarak mı bulunuyordu?
O zaman, belki Misak'ın Adıyaman'dan kalkıp önce Suriye'ye, oradan Fransa'ya nasıl gittiğini, nasıl gönderildiğini de oturup düşüneceksiniz.
Kaç kişinin gidemediğini, burada öldürüldüğünü de...
Gazeteci arkadaşlar, Misak'ı Naziler öldürdü diye övünmüşler.
Bir Alman çıkar da "Misak'ın akrabalarını da Türkler öldürdü" derse ne yaparız acaba?
Önümüzdeki 21 Şubat günü, Misak'ın kurşuna dizilmesinin tam altmış altıncı yıldönümü.
Adıyaman ilimizde, bir tek kişinin aklına, kahraman hemşerisi Misak için bir anma töreni yapmak gelecek midir?
Fransız gazetecileri de gelirlerdi, Adıyaman'ın reklamı olurdu canım, hem de Avrupa Birliği yolunda bir adım daha atardık. Mazlumluğa ve yiğitliğe saygı duymuyorsanız bari "turistik" düşünün!
Adıyamanlı Bir Yiğit, Misak Manuşyan  Sırrı Süreyya Önder Adıyamanlı Bir Yiğit, Misak Manuşyan Birgün Gazetesi 26.01.2010
Yazar: Sırrı Süreyya Önder
Başlık: Adıyamanlı Bir Yiğit, Misak Manuşyan
Yayın: Birgün Gazetesi
Tarih:  26.01.2010

1906 yılında, Adıyaman’da, üç çocuklu bir köylü ailesinin son çocuğu olarak doğar Misak Manuşyan...
1915’te, ağabeyi Garabed’in dışında kalan bütün ailesini kaybeder. Suriye’de bir yetimhanede bulur kendini.
1925 yılında Marsilya’ya giderler ağabeyi ile birlikte. İki yıl sonra, o zamanlar tüm insanlığın kültür merkezi olan Paris’e gitmeye karar verirler.. 14. Bölge’deki Vercingétorix sokağında küçük bir otele yerleşirler. İki yıl sonra, Ağabeyi Garabed’in sürgünlük, yetimlik ve yoksullukla hırpalanan bedeni daha fazla dayanamayıp hayata veda eder.
Misak tek başınadır artık.
1929 yılındaki Büyük Bunalım’ın sonucunda, göçmen olması hasebiyle, işten ilk atılanlar arasındadır. Bu yıllar hem sınıf bilincine kavuşur hem de kendisi gibi yetim olan Mélinée’ye...
Mahçup Adıyamanlı Manuşyan, Mélinée’ye aşkını itiraf edebilmek için binbir türlü yol dener.
En sonunda bir gün ona “sevdiğim kızın fotoğrafını görmek ister misin?” diye soracaktır.
Mélinée görmek istediğini söyleyince de cep aynasını çıkarıp Mélinée’nin yüzüne tutacaktır. Bu mahçup ilan-ı aşk işe yarar ve iki yetim evlenirler.
Bir yandan şiirler yazmaktadır, diğer yandan Fransız aydınları ve sanatçılarıyla geliştirdiği dostluklarla yeni bir dünyanın kapılarını açmaktadır.
Fransa, Alman Nazileri’nin işgaline uğradığında hiç düşünmeden Partizanlara katılır.
Artık Fransız direnişinin en soylu damarlarından birisidir.
Bir Fransız işbirlikçisinin ihbar etmesi sonucunda 23 yoldaşıyla birlikte yakalanırlar.
Ağır işkenceler uğrar. Ser verir, sır vermez.
“Fresnes Hapishanesi’nde geçirdikleri üç ay boyunca, 23’ler uzun uzun sorgulanır, yani işkence görürler. Yargılanmaları sırasında taşıdıkları yara izleri de bunu kanıtlar. Sorgulamalarda, eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka bir şey söylemezler. Pişman olduklarına dair tek bir söz çıkmaz ağızlarından; aksine, sırf görevlerini yerine getirdiklerini söylerler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklar. Mesela Yahudiler, onları toptan ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı kendilerini savunduklarını; Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını; İspanyollar, ülkelerinde ortalığı kasıp kavuran faşizme karşı çarpıştıklarını; İtalyanlar, Hitler’in müttefiki Mussolini tarafından kovuldukları memleketlerine dönebilmek amacıyla silaha sarıldıklarını; Polonyalılar, Hitler’in haritadan sildiği vatanlarının yok olmaması için mücadele ettiklerini belirtirler. Hepsi de, işgalci Nazilere karşı halklarıyla omuz omuza savaşırken, kendilerine kucak açmış olan Fransa’ya karşı görevlerini yerine getirdiklerini söylerler.”
Nazi işgal ordularına verdirdiği kayıplardan dolayı Hitler, mahkemesini özel olarak takip etmekte, bilgi almaktadır..
Uyduruk işgal mahkemesine çıkar.
Önce Almanlara doğru dönerek: “Size söyleyecek hiç bir şeyim yok. Ben size karşı koyup savaşarak görevimi yaptım. Yaptığım hiç bir şeyden pişman değilim. Şimdi, rolünü oynama sırası sizde: Elinizdeyim!”
Sonra, Fransızlara dönerek: “Fakat size gelince, sizler Fransızsınız. Biz Fransa için, bu ülkenin kurtuluşu için savaştık. Sizse vicdanınızı ve ruhunuzu düşmana sattınız.
Siz Fransız uyruğunu miras aldınız, bizse bu uyruğu hak ettik!” diyerek Cezayir ve Londra Radyolarında da yayınlanan o müthiş konuşmasını yapar.
Hepsi farklı milletlerden olan 23’ler ölüme mahkûm edilirler.
Mahkeme başkanı, onlara af dilemeyi düşünüp düşünmediklerini sorar. Bunun üzerine bütün yoldaşları Manuşyan’a dönerek hep birlikte “HAYIR!” derler.
21 Şubat 1944 tarihinde kurşuna dizilirler.
Aras Yayıncılık, bu güzel ve yiğit hemşehrimin karısı Mélinée tarafından kaleme alınan hayatını, “Bir özgürlük tutsağı Manuşyan” adıyla yayınladı. Bu kitapta, onun destan gibi yaşanan 37 yıllık yaşamıyla birlikte, kurşuna dizilmeden önce karısına yazdığı “Canım Meline’m, sevgili küçük yetimim…” diye başlayan mektubunu da okuyabilirsiniz.
21 Şubat’da, Fransız Kültür Merkezi’nde, Manuşyan ve dostlarını anma etkinliği yapılacak ve son mektubu okunacak.
Bu hafta lanetliler bahçesine diktiğimiz çalıyı, insanları yerinden, yurdundan, ocağından eden dünyanın bütün zalimlerine ithaf ediyorum.
Hemşehrim Manuşyan’a bir demet menekşe (en çok menekşe severmiş) 22 yoldaşı ve Mélinée içinde yürekler dolusu karanfil gönderiyorum.
Hayatı Bütün Pınarlarından<br>İçen Adam  Karin Karakaşlı Hayatı Bütün Pınarlarından
İçen Adam
Sabah Gazetesi 02.01.2010
Yazar: Karin Karakaşlı
Başlık: Hayatı Bütün Pınarlarından
             İçen Adam
Yayın: Sabah Gazetesi
Tarih:  02.01.2010

Aras Yayıncılık'tan çıkan Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan başlıklı biyografi, Fransız direniş hareketinin simge isimlerinden Misak Manuşyan'ın bilinmeyen hikâyesini paylaşıyor
Memleketimizden çıkan çoğu kıymeti, okul sıralarından sonra kendi çabalarımızla öğrenmek zorunda kalırız ve bu hem zorunlu hem gönüllü alternatif müfredat, bir ömür boyu sürer. Aras Yayıncılık'tan çıkan Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan başlıklı biyografi, kökeni Anadolulu olan böylesi bir bilinmez değeri daha önümüze getiriyor. Fransız direniş hareketinin önde gelen isimlerinden olan ve Naziler tarafında 22 arkadaşıyla birlikte kurşuna dizilen Misak Manuşyan'ın hayat hikâyesini, o hayata ortak olmuş bir eş ve yoldaştan, Meline Manuşyan'dan dinliyoruz. Sosi Dolanoğlu'nun enfes Türkçesiyle su gibi akan bu tanıklık, 1906'da Adıyaman'da başlıyor. Suriye üzerinden Marsilya'ya varan bir öksüz-yetim hikâyesine Marsilya'da dâhil olan Meline de Anadolu ve Yunanistan yetimhanelerinde büyümüş bir diğer aidiyet arayıcısı. Türlü yokluklarla ve acılarla sınanan bu yaşam, en çok da inadına üretilen o umut ve onurla çarpıyor okuru. Misak ve arkadaşları Alman ordusunun işgali karşısında kendilerine vatan olan bu toprağı savunmaya koyulduklarında nazizme ve faşizme direnirken aslında kendi kimliklerinin onuru için de mücadele veriyorlar. Naziler Ermeni, Yahudi, İtalyan, İspanyol ve Polonyalı olmak üzere hepsi de yabancı kökenli olan bu insanları hazırladıkları binlerce afişle birer cani olarak göstermeye çalışmış gerçi. Direnişçilerin etnik kökenlerini Fransa'nın iç huzuruna yönelik bir tehdit olarak sunan afişte "Kurtarıcılar mı? İşte Caniler Ordusu'ndan Kurtuluş!" başlığı göze çarpıyor. Gelgelelim Kızıl Afiş, tam ters bir etki yaratarak zamanla faşizm karşıtlığının simgesine dönüşmüş. Halk mumlar ve çiçeklerle süslediği afişteki tüm direnişçilere "Fransa için öldüler" yazarak sahip çıkmış vicdanında.
'Evlen ve çocuk doğur'
Misak Manuşyan, direnişi sadece politik anlamda değil, hayatın her anında yaşayan bir adam. Bugün artık bir külte dönüşmüş olan 21 Şubat 1944 tarihli veda mektubunda, kurşuna dizilmesine saatler kala şöyle sesleniyor eşine: "Gönüllü asker olarak Kurtuluş Ordusu'na girmiştim, Zafere ve hedefe iki adım kala ölüyorum. Bizden sonra yaşayacaklara ve yarının Özgürlüğünün ve Barışının güzelliğini tadacaklara ne mutlu... Ölüme bunca yaklaşmışken, ne Alman halkına ne de başka bir kimseye kin duymadığımı ilan ediyorum herkes layık olduğu cezayı ve mükâfatı bulacak. Alman halkı ve diğer bütün halklar, çok sürmeyecek olan savaşın ardından barış içinde ve kardeşçe yaşayacaklar. Ne mutlu onlara... Seni mutlu edemediğim için derin bir pişmanlık duyuyorum. Bir çocuğumuz olsun çok isterdim, senin de hep istediğin gibi. Onun için senden ricam, savaştan sora muhakkak evlenmen, beni mutlu etmek ve de son arzumu yerine getirmek için bir çocuk yapman. Seni mutlu edebilecek biriyle evlen...
Nasıl bozdular tebessümü?
Ölüme inat hayatı kutsayan ve aşkı, her tür bencilliğin ötesinde yaşayan bu ruh, onca yıl sonra sadece bu kadını değil, hayatlarına, mücadelelerine ve aşklarına tanık olan bizleri de titretecek saflıkta. "O bir sevdalıydı, kelimenin en geniş ve kapsayıcı anlamıyla..." diyor Meline, "Hayata, en yüksek ideallerle bağlanmıştı. Hem alabildiğine sade, hem de olağanüstü karmaşıktı. Katılık ve hassasiyet, sertlik ve şefkat, ateş ve suydu o." Olur da 'Bunca acıya değer miydi?' diye soracak olursanız, Meline'nin yanıtı hazır: "Her hayat ayrı bir kavgadır. Bizimki, Manuş'la benim hayatımız, belli bir kavganın parçasıydı. Bu kavganın çehresi değişmiş olabilir, daha çok ve sık sık da değişecektir. Fakat kavga daima sürecektir: Hayatı hayat yapan da budur işte." Meline Manuşyan, birlikte büyüdüğü bu adamı son nefesine kadar yaşatmış. Bunda hiç kuşkusuz aşkları kadar, uğruna mücadele ettikleri ortak direnişin de payı büyük. Ama bu noktada çok önemli bir ayrıntı var bu kadın için Misak Manuşyan'ın ölümü değil hayatı, ama onurla yaşanılan bir hayatı istediği vurgusu: "Manuşyan'ın direniş şehidi olan diğer pek çok erkek ve kadın gibi, sırf bu şehitlik için yaşadığı düşünülebilir: Öylesi bir hayatın tek çıkışı ancak bu olabilirmiş gibi görünen kahramanca bir ölüm. Bu yüzden de, ona can veren hayatın, nasıl da içinde çok farklı bir kaderin tohumlarını taşıdığını göstermek önemli. O her şeyden önce şairdi. Hayatını dile döktüğü kelimeler şiirlerinde akan kanıydı biraz da. Şiirde dile getirse de, hayatını yaşadığı yer ora değildi ama. Hayat kendini eylemlerde yaratır, yeniden üretir, sürdürür. Ve eylem, onu var eden dünyadır da. Manuş'un eylemleri, eyleme geçmenin karşılıksız olmadığı bir dünyada gerçekleşti: Bedellerin hayatlarla ödendiği bir dünyada. Manuşyan bu yüzden öldü, fakat istediği yaşamaktı, konuşmaktı, sevmekti, dünyayı değiştirmek ve kendisini de onunla birlikte değiştirmekti, ondan ayrılmak değil..." Kurşuna dizildiğini öğrendiğinde sevdiğinin güzelim dişlerini anımsayan ve "Nasıl bozdular tebessümünü! Nasıl dokundular dişlerine!" diyen bu kadına bırakın kendinizi. İçinizde nasıl bir direniş ve aşkla karşılaşacağınıza siz bile şaşabilirsiniz.
Kızıl Afiş’in Ardındaki Şair: Manuşyan  Ragıp Zarakolu Kızıl Afiş’in Ardındaki Şair: Manuşyan Evrensel Gazetesi 22.12.2009
Yazar: Ragıp Zarakolu
Başlık: Kızıl Afiş’in Ardındaki Şair: Manuşyan
Yayın: Evrensel Gazetesi
Tarih:  22.12.2009

Ölüm her yerde aynı
İnsan bir kere ölür
Fakat ne mutlu can verene
Halkların kurtuluşu için... *

“Kızıl Afiş”, Nazi işgaline karşı yürütülen direniş hareketinin en büyük efsanelerinden biridir. Tıpkı “Kızıl Orkestra” gibi. Fransa’da uzun yıllar boyunca sadece sosyalist Ermeniler Manuşyan’ın anısına anma toplantısı düzenlerlerken, bugün her siyasal eğilimden olanlar onu birlikte anıyorlar. Ne güzel!.. [Kızıl Orkestra’yı Trepper kurmuş ve bu gizli örgüt Nazi partisine bile sızmayı başarmıştı. Trepper, Nazilerin Sovyetlere saldıracağı haberini bile sızdırmayı başarmış, ama bu habere inanılmamış, Sovyet ordusu hazırlıksız olarak yakalanmış ve korkunç kayıp vermişti. Trepper’e ise SSCB’ye döndüğünde tutuklayarak teşekkür edilecekti. Herhalde korkunç aymazlığın tanığı olduğu için. Trepper’in daha sonra Gomulka döneminde yükselen anti-semitizm ile başı belaya girecekti.]
İşgal altındaki Fransa’da Naziler ve iş birlikçi Fransızlar, işgale karşı direnenleri “terörist” olarak niteliyorlardı. Bir de bir afiş asmışlardı duvarlara. Faşist işgale karşı özgür Fransa uğruna canlarını verenlerin etnik kökenleri yer alıyordu bu afişte: ERMENİ…YAHUDİ… POLONYALI… İSPANYOL!!! İkinci sınıf yurttaşların, Fransa’yı kurtarmak ne haddine idi, Fransızların önemli bir bölümü havlu atıp teslim olmuş, hatta iş birliğine girmişken... Bunun nasıl bir kompleks yarattığını anlamak mümkün. İş birlikçi Vichy rejiminin polisi, Yahudileri Nazi kamplarına yollanmak üzere teslim etmekte beis görmemişti. Mitterand bile, göçmen işçi olarak gençliğinde Almanya’ya gitmemiş miydi? Ama çeşitli zulüm ve kıyımlardan kurtulmuş halkların bu sağ kalmış çocukları, faşizmin ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ve harekete ilk onlar geçtiler, komünist Fransızlarla birlikte. Fransız komünistleri de çok gayretli idi. Onlar da, partinin Sovyet-Nazi paktı sırasında izledikleri utanç verici politikanın izlerini silmek istiyorlardı.
Araştırmacı dostum Sait Çetinoğlu, direnişçi Manuşyan’ın köklerinde Ermeni devrimci sosyalist hareketinin mirasının yer aldığına şöyle işaret ediyor: “Daha önceki Birinci Büyük Savaş, bütün Avrupa halkları için yıkım olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu halkları için de bir felaket olmuştu. Ve bu felaket sırasında imparatorluk unsurlarından Ermeni halkı 20. yüzyılın ilk soykırım uygulaması ile yüz yüze gelmişti. Ermeni halkı ile birlikte Ermeni devrimcileri de bu coğrafyadan kazımışlardı. 1915 yılında yapılan tehcir ve soykırımdan sonra, sağ kalan militanlar ise göçürülenlerin ve sığınmacıların toplandığı Yakın Doğu ülkelerinde yeniden örgütlenen Ermeni Sosyal Demokrat Partisi Hınçag ve Ermeni Devrimci Federasyonu Taşnag Partisi çatısı altında toplandılar. Taşnaglar Sosyalist Enternasyonalle ilişkilerini yeniledi ve Sovyet rejimini eleştirdi; Hınçaglar ise onu destekledi. İlk Ermeni komünistler de Hınçaglardan çıktı. Ve bunlar, İran, Suriye-Lübnan ve Mısır’da komünist partilerin kuruluşunda tarihsel roller oynadılar. Bunların bir kısmı Batı Avrupa ülkelerine göç ettiklerinde de, buradaki sosyalist hareketlere katılarak sınıf mücadelesini bu örgütlerde sürdürmeye devam ettiler. Bunlardan biri de, bu mücadele sırasında bir Nazi infaz mangası önünde; 1 Eylül 1906 Adıyaman doğumlu, Cünye’deki mülteci kampından on bir-on iki yaşlarında sağ kalarak çıkıp, Fransa’ya gitmeyi başararak, orada tutku ile kendi kendini eğiten, şiir yazan, edebiyat dergileri yayınlayan Misak Manuşyan’dı. “Manuşyan kimdi?” Eşi ve mücadele arkadaşı Mélinée, şu sözlerle Manuşyan’ı özetler:
“O doğuştan kahraman değildi. Bunun yaşayan bir örneğiydi. Öyle ki, kahramanlığı, gündelik hayatın her anında gözlerinizi kamaştırabilirdi. İçindeki güç, sıra dışı bir kaderin habercisiydi. Ölümü korkunç bir talihsizlik oldu. Kurşuna dizildiğinde otuz yedi yaşındaydı. Bu otuz yedi yılın dökümünü yapacak olursak, yirmi yaşına kadar yetimhanede kaldığını, son beş yılın ya direnişte ya hapiste, ondan önceki beş yılın da neredeyse bütünüyle militanlıkla geçmiş olduğunu görürüz. Kendini kültürel, ideolojik ve pratik bakımdan yetiştirerek geçirdiği yılları da hesaba katarsak, biriktirdiklerinin meyvelerini verebileceği bir anda ölmüş olduğunu saptayabiliriz.”
16 Kasım 1943’te tutuklanır. Manuşyan, mahkemedeki son sözlerinde, hem Nazilere hem de iş birlikçi Fransızlara seslenir. Önce Almanlara dönerek; “Size söyleyecek hiçbir şeyim yok. Ben size karşı koyup savaşarak görevimi yaptım. Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Şimdi rolünü oynama sırası sizde, elinizdeyim”, sonra Fransızlara dönerek; “Fakat size gelince, sizler Fransızsınız. Biz Fransa için bu ülkenin kurtuluşu için savaştık. Sizse vicdanınızı ve ruhunuzu düşmana sattınız. Siz Fransız uyruğunu miras aldınız, bizse bu uyruğu hak ettik” der.
Kurşuna dizilmeden önce, 21 Şubat 1944 tarihinde Mélinée’ye yazdığı son mektubunda insanlığa seslenir:
“Zafere ve hedefe iki adım kala ölüyorum.
Bizden sonra yaşayacaklara ve yarının
Özgürlüğün ve barışın güzelliğini tadacaklara ne mutlu!..”
(*)Mélinée Manouchian, Bir Özgürlük Tutsağı MANUŞYAN, Çev. Sosi Dolanoğlu, Aras Yayıncılık, 2009.
Adıyamanlı Paris Direnişçisi Manuşyan  Oral Çalışlar Adıyamanlı Paris Direnişçisi Manuşyan Agos Gazetesi 04.12.2009
Yazar: Oral Çalışlar
Başlık: Adıyamanlı Paris Direnişçisi Manuşyan
Yayın: Agos Gazetesi
Tarih:  04.12.2009

Misak Manuşyan ve Garabed Manuşyan iki yetim kardeşti. Anadolu’dan Suriye çöllerine gerçekleştirilen ünlü 1915 Ermeni tehcirinde iki kardeşin bütün yakınları öldürülmüştü. Onlar da, diğer kimsesiz Ermeni çocuklar gibi, Suriye’deki Cünye yetimhanesinde büyüdüler. Misak, 1906 Adıyaman doğumluydu. On dokuz yaşındayken, kardeşiyle birlikte Paris’e gitti.
Misak ve kardeşi Garabed edebiyata meraklıydı. Paris’te, arkadaşlarıyla birlikte, ‘Çank’ (Çaba) isimli bir dergi çıkardılar. Misak, yetimhaneden Paris’e uzanan yolculuğunu, ‘Fransa’ya Doğru’ başlıklı şiirinde şu dizelerle ifade etmişti: “Arkamda kaldı doğayla besli çocuk yaşlarım / Ve sefaletle, yoklukla dolu yetim günlerim / Delikanlıyım, sarhoştur başım defter kitapla / Olgunlaşmaya gidiyorum ben hayat yoluna.”
Meline Asaduryan’la 1934’te, Ermenistan’a Yardım Komitesi’nde çalışırken tanıştı ve evlendi. İstanbul doğumlu Meline de bir Ermeni yetimi olarak Yunanistan’dan Paris’e gelmişti. Misak ve Meline Manuşyan, 1934 yılında Komünist Partisi’ne girdiler. O yıllarda sol Halk Cephesi’yle yükselişe geçmişti. Misak da edebiyatla siyaseti birleştiriyordu. Editörlüğünü yaptığı ‘Zanku’ isimli haftalık Ermenice dergide başlıca konular Ermeni işçilerin çıkarları, Sovyet Ermenistanı ve işçi sınıfı ile bağlar, savaş tehdidi ve faşizm idi. Bu dergiyi 1937 yılında kadar çıkardı.
Fransa’daki Alman Nazi işbirlikçisi Pierre Laval hükümeti, 18-50 yaş arası erkekleri ve 21-35 yaş arası kadınları zorunlu çalışmaya tabi tutuyordu. Bu işçiler Alman fabrikalarına gönderiliyorlardı. Naziler için çalışmayı reddedenlerin önemli bir bölümü Direniş hareketiyle bağ kuruyordu. Direniş’in başaktörlerinden Fransız Komünist Partisi, Ekim 1941’de, bu amaçla özel bir birim kurdu.
Manuşyan’ın sabotaj grubu da bu özel birim içinde yer aldı. Demiryolları bombalanıyor, askeri ikmal yolları kesiliyordu. Manuşyan bu grubun Paris bölgesi sorumlusu ve askeri şefi oldu. 16 Kasım 1943’te bir randevuya giderken yakalandı. Hakkındaki arama kararını gösteren afişte şöyle yazıyordu: “Ermeni elebaşı, 56 suikast, 150 öldürme, 600 yaralama.” Alman işgali altındaki Fransa’da, 21 Şubat 1944’te, Valerien Tepesi’nde kurşuna dizildi.
Eşi Meline Manuşyan’a kurşuna dizilmeden önce yazdığı veda mektubunda duygularını şöyle dile getirdi: “Ölüm bunca yaklaşmışken, ne Alman halkına ne de başka bir kimseye kin duymadığımı ilan ediyorum; herkes layık olduğu cezayı ve mükafatı bulacak. Alman halkı ve diğer bütün halklar, çok sürmeyecek olan savaşın ardından barış içinde ve kardeşçe yaşayacaklar. Ne mutlu onlara… Anılarımı mümkünse Ermenistan’daki akrabalarıma ulaştırırsın. Birazdan 23 yoldaşımla birlikte, vicdanı rahat bir insanın dinginliği ve cesaretiyle öleceğim; kişisel olarak kimseye kötülük etmedim, ettimse de kin ve nefret duymadan ettim. Bugün hava güneşli. Güneşe ve onca sevdiğim güzelim tabiata bakarak hayata ve sizlere, sen çok sevgili karıma ve çok sevgili dostlarıma veda edeceğim.”
Misak Manuşyan’ın bir romanı andıran yaşamı Adıyaman’da başlamış, Paris’te sona ermişti. Kurşuna dizildiğinde 38 yaşındaydı. Eşi Meline, II. Dünya Savaşı’nın ardından Ermenistan’a yerleşti ve öğretmenlik yaptı. 17 yıl sonra tekrar Fransa’ya döndü. Fransa’nın özgürlük mücadelesine katkıları nedeniyle dönemin cumhurbaşkanı François Mitterand tarafından Legion d’honneur nişanıyla ödüllendirildi. 1989 yılında Paris’te öldü ve Ivry Mezarlığı’nda, Misak Manuşyan’ın yanına gömüldü.
Meline, Misak’ın yaşamını kaleme alan bir kitap yazdı. Bu kitap geçtiğimiz günlerde Türkçeye çevrildi. (‘Manuşyan: Bir Özgürlük Tutsağı’, çev. Sosi Dolanoğlu, Aras Yay.) Bu efsanevi Ermeni devrimcisinin yaşamı bu kitapla ölümsüzleşti.
1955 yılında Paris’te bir sokağa ‘Manuşyan Grubu’ adı verildi. Paris Belediyesi, 4 Kasım 1978’de Manuşyan’la birlikte kurşuna dizilen 23 direnişçinin anısına Ivry Mezarlığı’na bir büst dikti.
21 Şubat 2009’da, Misak Manuşyan ve arkadaşlarının kurşuna dizilmesinin 65. yıldönümünde, Paris Belediyesi, Misak ve Meline’nin 1941 sonbaharından 1944 Kasım’ına kadar oturdukları Plaisance Sokağı 11 numaralı eve şu plaket yerleştirildi: “Misak ve Meline Manuşyan burada yaşıyorlardı. FTP-MOI Paris bölgesi askeri sorumlusu Misak Manuşyan, 16 Kasım 1943’te tutuklandı ve Naziler tarafından 21 Şubat 1944’te Valerien Tepesi’nde 22 yoldaşıyla kurşuna dizildi. Fransa için, özgürlük için öldü.”
Kızıl Afiş ya da Aşk,<br>Hayat ve Direnişe Dair  Masis Kürkçügil Kızıl Afiş ya da Aşk,
Hayat ve Direnişe Dair
Agos Kitap 01.12.2009
Yazar: Masis Kürkçügil
Başlık: Kızıl Afiş ya da Aşk,
             Hayat ve Direnişe Dair
Yayın: Agos Kitap
Tarih:  01.12.2009

Meline Manuşyan’ın büyük bir sadelik, coşku, aşk ve sadakatle donanmış, Misak Manuşyan’ın hayatı hakkında temel kaynak olan Manuşyan kitabı Türkçede yayımlanırken, konuyla ilgili herhangi bir yıldönümü, anma, tartışmanın olmadığı bir dönemde, Fransa’da iki kitap, bir çizgi roman daha yayımlandı. Bunlara ilaveten, Robert Guédiguian’ın ‘L’Armée du Crime’ (Caniler Ordusu) filmi Eylül 2009’da gösterime girdi. Belleklerde, uzun süre, Manuşyan’ın kurşuna dizilmeden önce Meline’ye gönderdiği mektuptan esinlenen Aragon’un şiiri ve Léo Ferré’nin sesiyle yer etmiş olan efsane, şimdi biraz daha ete kemiğe bürünüyor.
II. Dünya Savaşı’nın yetmişinci yılı neredeyse sessiz sedasız geçiştirildi. Nazizmin yenilgisi sanki barbarlığın tarihe gömülmesine yetmişti. 20. yüzyılın tanıdığı en büyük felaket yalnızca neden olduğu kayıplar, acılardan ibaret değil en elverişsiz koşullarda bile insanlık onurunu ayakta tutmak için direnenlerin yazdığı sayfalar asla unutulmamalı. Düzenli orduların savaşlarında, salgın hastalıklarda, yoksullukta milyonlar yitirildi. Tarih, bütün bu anonim direnişçilerin yanı sıra, kendine beklenmedik muhataplar da buldu. Katliamdan kurtulmuş, işgalden, faşizmden, frankizmden, nazizmden, Yahudi düşmanlığından kaçmış, yurtlarından sökülmüş, yoksul, basit insanlar, barbarlık kapıyı çalınca, ev sahiplerinden çok daha derin bir duyarlılıkla, zor bela tutundukları hayatın kıyısından tarihe sıçradılar.
Anlatılan, Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesi karşısında göçmen işçilerin yürüttüğü direnişin hikâyesidir. Onlar 1915’in artıkları, Orta Avrupa’dan kaçmış Yahudiler, Romanyalılar, Polonyalılar, Franco’dan kaçmış, Pirenelerdeki toplama kamplarında bulunmuş, İspanya İç Savaşı’ndan arta kalmış direnişçiler, Mussolini İtalyası’nda faşizme karşı savaşmış olanlar, Nazizme karşı mücadelenin belki de en zor cephelerinden biri olan, işgal altındaki Paris’te partizanlığı seçtiler.
Bu kişiler herhangi bir resmi tarihte yer almadılar, ama bir tür aşağıdan, alternatif tarihin özneleri olarak, zamanla silinmediler. Aralarında Stalin temizliğinden kaçmış birinin (Arpen Tavityan-Manukyan) bulunması da sanki bu felaketler yumağının tamamlayıcı unsuruydu. İdama mahkûm edilen yirmi üç partizanın yirmisi yabancıydı.
Hiçbiri kendini kahramanlığa hazırlamamıştı. Aralarında şu veya bu şekilde öne çıkmış biri yoktu. Örgücü, tesviyeci, inşaat işçisi, dökümcü, tornacı, işçiydiler. “Telaffuzu zor isimleriniz... Kimse size Fransız demez gibiydi” diye yazıyordu Aragon düştüğü mısralarda. Göçmendiler, emekçiydiler, tarihin sillesi telaffuzlarına ve çehrelerine nakşolmuştu... Bütün bunları yaşamış insanlar olarak, tereddüt etmeden direnişe katıldılar.
Manuşyan diye biri
1906 Adıyaman doğumlu Misak, 1915 katliamından kurtulup yetimhanelerde yıllarını geçirdikten sonra, 19 yaşında Marsilya’ya ve daha sonra Paris’e giden, edebiyat meraklısı bir emekçi olarak, kendi çevresinde sivrilen, tanınan biri haline gelir. Büyük kriz sırasında Citroen fabrikasındaki işinden olunca, heykeltıraşlara modellik yaparak hayatını kazanır. Baudelaire, Verlaine ve Rimbaud’dan çevriler de yayımladığı ‘Çank’ (Çaba) ve ‘Mışaguyt’ (Kültür) dergilerini çıkarırken, bir yandan da Sorbonne’da edebiyat, siyaset, felsefe ve ekonomi politik derslerini izler.
Manuşyan, işçi hareketinin büyük bir kabarış gösterdiği 1934’te Komünist Parti’ye üye olduğunda, artık gençlik heyecanını geride bıraktığı bir yaştadır. Yine de, derin siyasal tartışmaların cereyan ettiği on yılda belirgin bir tutumu yoktur. Edebi çalışmalarına devam eder, Ermenistan’a Yardım Komitesi’nde yer alır. İspanya İç Savaşı’na katılmak ister. Savaş başladığında, Rouen’deki bir fabrikada tornacı olarak çalışmak zorunda kalır. Ancak Haziran 1940’ta Paris’e döner. Almanların Rusya’ya saldırmasından önce, 1941’de, bir antikomünist kovuşturma sırasında yakalansa da, birkaç hafta sonra, hakkında herhangi bir kanıt bulunmadığından serbest bırakılır. Ardından, ‘Main-d’Oeuvre Immigrés’nin (Göçmen İşgücü) yeraltındaki Ermeni kesiminin siyasal sorumlusu olduysa, bunun nedenini partide önemli görevlerde bulunmasında aramak abestir. Ancak, çevresinde iyi tanınan biri olduğu kesin.
Göçmen işgücü
Göçmen İşgücü (MOI), I. Dünya Savaşı sonrasında yabancı işçilerin komünistler tarafından örgütlenmesinde bir araç olarak kurulmuştu. Fransa’da bulunan çeşitli milletlerden işçiler MOI’de örgütleniyordu. Fransa’ya, ekonomik göçün ürünü olan emekçilerin ardından, Avrupa’da faşizmin yükselişiyle birlikte siyasal göçmenler gelmeye başladı ve en sonra da İspanya’dan gelenlerle örgütün antifaşist ruhu güçlendi. MOI’nin faaliyetleri 1942’de başlamış olmakla birlikte, zirvesine Manuşyan Grubu ile ulaşır. Grubun faaliyetleri 1943 yılının martından kasımına kadar devam eder. Manuşyan, ilkin teşkilatın Paris teknik komiseri olur, ağustosta ise askeri komiser olarak atanır. Kasım ortasında 68 kişinin tutuklanmasıyla grubun varlığı sona erer.
Grup üyelerinin yakalanması üzerine, daha sonra ‘Kızıl Afiş’ olarak ünlenecek olan ‘Kurtarıcılar?’ başlıklı afiş Almanlar tarafından 15 bin adet olarak basılıp çeşitli kentlerin duvarlarına yapıştırılır. Afişin ortasında Manuşyan’ın fotoğrafı, altında da şu yazı vardır: “Ermeni, çete reisi, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı.” Afişten beklenen propaganda ters teper. Bütün direniş için büyük bir moral kaynağı olur, insanlar için ‘martir’in, kendini feda etmenin amblemi haline gelir.
Manuşyan Grubu’nun yargılanması, Vichy hükümeti tarafından yabancı düşmanlığının ve antisemitizmin beslenmesi için kullanılır: “Kendilerini kabul etmiş olan ülkede huzursuzluk yaratarak Fransız konukseverliğini suistimal eden yabancıların ve Yahudilerin faaliyetleri.” De Gaulle yanlısı direnişin Londra Radyosu ise, iki ay sonra, Almanların yanlış bilgilendirmesinden sakınmak gerektiğini, direnişçilerin esas olarak memurlar, basit vatandaşlar olduklarını belirtir. 1966 tarihli üç ciltlik Larousse’ta Manuşyan’ın adının geçmemesi, göçmenlerin direnişinin bir türlü ‘ulusallaştırılamaması’nın bir göstergesi olsa gerek.
Fransız Komünist Partisi’ne gelince eylemleri şahıslar zikredilmeden sahiplenmek daha kolaydı. Ne de olsa, üç renkli bayrağı göçmenlerin yükseltmiş olması, kulağa pek de hoş gelmezdi. MOI adı bile başa belaydı “Fransız direnişinin yabancılar tarafından yapıldığı” izlenimi uyandıracak böyle bir şey parti tarafından hoş karşılanamazdı. Parti yayın organı, 1 Mart 1944’te olaya hasrettiği on beş satırda hiçbirinin adını anmıyordu. Bunun için 1951’i beklemek gerekecektir. Bu kez Manuşyan’ın Meline’ye yazdığı ünlü mektuba da yer verilir ama ‘ihanet’le ilgili iki satır sansüre uğramıştır!
Manuşyan Grubu, yeniden
Stéphane Courtois ve Mosco Boucault’nun 1985’te yaptıkları, Simone Signoret’nin seslendirdiği ‘Emekliye Ayrılmış Teröristler’ belgeselinde, Komünist Parti yöneticileri, örtük olarak, Manuşyan Grubu’nu yüzüstü bırakmakla itham ediliyordu. Rus, Fransız ve Alman arşivlerine dayanan, Mart 2007 yapımlı bir başka belgeselde ise bu tez çürütülmekte. Manuşyan’ın hoşnutsuzluğunu üst kademelere iletmek istemesine rağmen bir sonuç elde edememesi, grubun –Londra’dan gelen bir-iki silah dışında– lojistik desteği büyük miktarda kendi çevresinden sağladığı göz önünde bulundurulursa, Fransız Komünist Partisi’nin ‘ilişki’ dışında grupla yakın bir ilişkisi olmamıştır.
MOI eylemleri Kızıl Afiş veya Manuşyan Grubu’yla sınırlı olmadığı gibi, onların katledilmesiyle de sona ermedi.
Çekoslovakyalı Yahudi bir komünist olan Artur London, İspanya İç Savaşı’na, daha sonra Fransa’da direnişe katılmış, 1942’de Naziler tarafından yakalanıp toplama kampına atılmıştır. Ekim 1941 - Ekim 1942 arasında MOI yöneticisidir. Savaş sonrasında, 1949’da, Çekoslavakya’da dışişleri bakan yardımcısı iken tutuklanır. 1952’deki Prag mahkemelerinin 14 sanığından biridir. İşkence altında “devlete karşı fesat”tan idamdan kurtulsa da ömür boyu hapse mahkûm olur. 1956’da itibarı iade edilir. 1963’te Fransa’ya yerleşir. London’ın L’Aveu (İtiraf, 1968) adlı kitabında topladığı anıları, Costa Gavras’ın, başrollerinde Yves Montand ve Simone Signoret’nin yer aldığı, aynı adlı filmine konu olur.
Manuşyan’dan önce MOI’da yer alan, İspanya’da Uluslararası Tugay saflarında gönüllü olarak savaşmış olan Çekoslavakyalı komünistler, Stalin’in ölümüne doğru, 1952’de, 1936-38 Moskova mahkemelerine benzer bir temizlik harekâtına tabi tutulduklarında, Manuşyan Grubu doğrudan doğruya söz konusu edilmese de bir bütün olarak MOI faaliyetleri inkâr edilmiş bununla yetinilmeyerek, Fransa’da “IV. Enternasyonal’in Avrupa yönetici örgütü” olarak takdim edilmiştir.
Temizlik harekâtının önde gelen simalarından Artur London’a, sorgucuları “Beni partizanların kentlerde, hele Paris’te faaliyet gösterdiğine inandıramazsınız. Onlar yalnızca kırda ve ormandaydılar...” diyeceklerdi (L’Aveu, Gallimard, 1972, s.105). Daha ilginci, MOI’yı ‘Göçmen İşçiler Gücü’ olarak değil, Nazi işgalcileri gibi ‘Uluslararası İşçi Hareketi’ (Mouvement Ouvrier International) olarak açımlayacaklardı. Fransız Komünist Partisi nezdinde rahatlıkla doğrulanabilecek bilgilerin, savaş boyunca parti içinde IV. Enternasyonal seksiyonu olarak MOI’nın bulunmasında ısrar etmeleri (s. 206) bir işgüzarlık olarak değerlendirilmelidir. MOI militanlarının sorgucularının lutfuna mazhar olmamalarında anlaşılır bir şey vardır yine de. Ağustos 1943’te parti yönetimine kadrolar için geçilen bir notta, Manuşyan’ın Troçkist eğilimli olduğu belirtiliyordu. Hiç şüphesiz, Manuşyan, Manukyan ile karıştırılmış. Ancak bu karışıklık, Prag duruşmalarında da görüldüğü üzere, tarihselleştirilmiştir.
Gruptaki birçok insan gibi Manukyan –namıdiğer Arpen Tavityan– da tarihe geçmek için özel bir an seçme lüksüne sahip olmayanlardandı. Grubun en yaşlısı olan Tavityan (44 yaşındaydı), Rus Devrimi’nde bir Kızıl Muhafız, Kızıl Ordu mensubu Stalin muhalifi olarak partiden ihraç edilip sürgüne gönderilmiş, daha sonra kaçmış, Troçkist örgüt tarafından, İran üzerinden Paris’e getirilmişti. Troçki’nin oğlu Lev Sedov ile çalıştı. Daha sonra bir işçi olarak hayatını sürdürdü. Gruba nasıl olarak girdiği üzerine bir bilgi yok. Parti kanalıyla olmadığına göre, geriye cemaat içi ilişkiler kalıyor. Manuşyan, Meline’ye mektubunda Manukyan’ın hatırlanması için özel bir cümle düşüyor. Onun siyasi fikirlerinden habersiz olması imkânsız.
Bize kalan enternasyonalizm
Manuşyan Grubu’nun faaliyetlerinin bugün için mana ve ehemmiyetini anlatmak hususunda iddialı olanlardan biri, bu yıl, “Tarihin yararı bugünü aydınlatmaktır” diyerek konu hakkında bir film yapan Robert Guédiguian. Alman bir anne ve Ermeni bir babanın çocuğu olan Guédiguian, bize, liman işçisi olan babasından belli ki etkilenmiş ağır bir Marsilya havasında işçi dünyasını sunmuştur. İlkin Komünist Parti’de, şimdilerde ise Sol Parti’de siyaset yapan Guédiguian, ‘L’Armée du Crime’ ile Meline Manuşyan’ın kitabında okuduğumuz bir aşkın eksenindeki bir direnişi, genel olarak işçi hareketinde yitirdiklerimizi yeniden kazanmamız için filme çektiğini anlatıyor. Denebilir ki polisiyeden siyasal münazaraya, bugüne kadar söylenenlerin ötesindeki bir bakış açısıyla efsanenin diriltilmesine çalışıyor. Tarihin önemli bir anında beliren efsaneye Manuşyan Grubu’nu örnek gösteriyor. Meline’nin altını çizdiği husus Guédiguian için de geçerlidir: Enternasyonalizm. Guédiguian’ın seyirciden istedikleri çok açıktır: “Bu filmi görenler, karşısına dikilmesi, reddetmesi gereken şeyler olduğu hissiyle çıkmalı [salondan]… Sonuçta direnmek yaşamaktır.” Meline Manuşyan da “Her hayat ayrı bir kavgadır. Bizimki, Manuş’la benim hayatımız, belli bir kavganın parçasıydı. Bu kavganın çehresi değişmiş olabilir, daha çok ve sık sık da değişecektir. Fakat kavga daima sürecektir. Hayatı hayat yapan da budur işte” der. (s. 143)
Meline Manuşyan, kitabında Misak Manuşyan’ı anlatırken aslında direnişi, Manuşyan Grubu’nu, barbarlığın sillesini yemiş basit insanların insanlık onuru adına yaptıklarını anlatmaktadır. (Meline açıkça, Manuşyan’ın kendi onuru için verdiği mücadelenin insanlık onuru için verilen mücadeleyle aynı şey olduğunu belirtir). Yaşayanların, barbarlığa karşı direnmekten başka bir şey düşünmediği bir hadisenin bugün için kendilerini çok aşan bir anlamı olabilir mi? Bileşimi itibarıyla herhangi bir ‘ulusal’ ağırlığı olmayan bir grubun üyelerinin, büyük ölçüde kendilerinin ve çevrelerinin sınırlı imkânlarıyla yürüttükleri ve hayatlarına mal olan mücadelelerine üç renkli bayrağın dar geleceği açık. Milliyetçiliğin ve muhafazakârlığın azgınlaştığı bir dünyada bu hikâyenin unutulmaması, unutturulmaması, umudun yeşertilmesine küçük de olsa bir katkıda bulunabilir. Manuşyan Grubu efsanesi sahipsiz ardında herhangi bir örgütlü güç yok. Çarpıtılamayacak kadar basit. Suda balık, havada kuş kadar çok olanların efsanelerinden. Guédiguian’ın dediği gibi, “Yitirilen çok şey var, yeniden kazanılması gereken.” Bunlardan biri de böylesi hadiseler.
Misak Manuşyan’ın, idam edilmeden birkaç saat önce, eşi Meline’ye yazdığı veda mektubu

21 Şubat 1944, Fresnes Canım Meline’m, sevgili küçük yetimim,
Birkaç saat içinde, artık bu dünyada olmayacağım. Bugün öğleden sonra 15.00’te kurşuna dizileceğiz. Başıma gelen bir kaza gibi bu. İnanamıyorum ama yine de seni bir daha görmeyeceğimi biliyorum.
Sana ne yazabilirim? Kafamda her şey karmakarışık, aynı zamanda da çok açık. Gönüllü asker olarak Kurtuluş Ordusu’na girmiştim, Zafere ve hedefe iki adım kala ölüyorum. Bizden sonra yaşayacaklara ve yarının Özgürlüğünün ve Barışının güzelliğini tadacaklara ne mutlu. Fransız halkının ve tüm Özgürlük savaşçılarının hatıramıza gereğince saygı göstereceklerine eminim. Ölüme bunca yaklaşmışken, ne Alman halkına ne de başka bir kimseye kin duymadığımı ilan ediyorum herkes layık olduğu cezayı ve mükâfatı bulacak. Alman halkı ve diğer bütün halklar, çok sürmeyecek olan savaşın ardından barış içinde ve kardeşçe yaşayacaklar. Ne mutlu onlara... Seni mutlu edemediğim için derin bir pişmanlık duyuyorum. Bir çocuğumuz olsun çok isterdim, senin de hep istediğin gibi. Onun için senden ricam, savaştan sonra muhakkak evlenmen, beni mutlu etmek ve de son arzumu yerine getirmek için bir çocuk yapman. Seni mutlu edebilecek biriyle evlen. Neyim var neyim yok hepsini sana, ablana ve yeğenlerime bırakıyorum. Savaştan sonra, karım olarak savaş dulu aylığını bağlatabilirsin, zira Fransız Kurtuluş Ordusu’nun nizami bir askeri olarak ölüyorum. Hatıramı yaşatacak olan dostların yardımıyla, okunmaya değer şiirlerimi ve yazılarımı bastır. Anılarımı, mümkünse, Ermenistan’daki akrabalarıma ulaştırırsın. Birazdan 23 yoldaşımla birlikte, vicdanı rahat bir insanın dinginliği ve cesaretiyle öleceğim zira kişisel olarak kimseye kötülük etmedim, ettimse de kin ve nefret duymadan ettim. Bugün hava güneşli. Güneşe ve onca sevdiğim güzelim tabiata bakarak hayata ve sizlere, sen çok sevgili karıma ve çok sevgili dostlarıma veda edeceğim. Bana kötülük eden veya kötülük etmek istemiş olan herkesi affediyorum, kendi postunu kurtarmak için bize ihanet edenle bizleri satanlar hariç! Seni ve ablanı, beni uzaktan veya yakından tanımış tüm dostları sıkıca kucaklıyor ve göğsüme bastırıyorum. Elveda. Dostun, yoldaşın, kocan.
Manouchian Michel
djanigıt*
hamiş: Plaisance Sokağı’ndaki bavulda 15 bin frankım var. Alabilirsen borçlarımı öde, kalanını da Armen’e ver. M.M.
Djanigıt
(canigıt): Ermenicede ‘cancağızın’.
«Ֆրանսայի համար զոհուեցան»  Բագրատ Էսդուգեան «Ֆրանսայի համար զոհուեցան» Ակօս Գիրք 01.12.2009
Yazar: Բագրատ Էսդուգեան
Başlık: «Ֆրանսայի համար զոհուեցան»
Yayın: Ակօս Գիրք
Tarih:  01.12.2009

«Քանզի ամէն կեանք ինքնին պայքար մըն է: Մերը՝ Մանուշի ու իմ կեանքը մասնիկն էր որոշ պայքարի մը:
Թէկուզ այսօր այդ պայքարի դիմագիծը փոխուած ըլլայ:
Եւ դեռ յաճախ ալ պիտի փոխուի:
Բայց յարատեւ է պայքարը՝ ընդմիշտ:
Կեանքը այսպէս է որ իմաստ կը ստանայ»:
Մելինէ Մանուշեան
«Արաս» հրատարակչատունը 2009-ի Հոկտեմբերին «Ազատութեան Մարտիկը՝ Մանուշեան» անունին տակ հրատարակեց Մելինէ Մանուշեանի յուշագրութիւնը՝ ձօնուած նուիրեալ համայնավարի մը, Միսաք Մանուշեանի կեանքին ու գործին:
Գիրքը հերոսութեան ներբող մըն է, որուն էջերուն մէջ մենք կը հանդիպինք ազատութիւն տենչացող հայ մարտիկի տիպարին: Այդ տիպարը կը բնութագրէ նաեւ յետ եղեռնեան սերունդի մը հաշուեյարդարը ֆաշականութեան դէմ: Մանուշեան եւ իր հայ զինընկերները անդրադարձած են, որ երեսուն տարի առաջ զիրենք որբացնողն ու այսօր իրենց սեփական կեանքին սպառնացողը նոյն թշնամին է: Եւ ինչո՞ւ նոյն հասկացողութեան մէջ չտեսնել մեր ժամանակակից մարտիրոսներ՝ Արմենակ Պաքըրը կամ ուրիշները: Այստեղ նշանակութիւն չունի ոճրագործին ազգային ծագումը: Իր հետեւանքներով նոյն աւերը գործեցին երիտթուրքերը, քուրտ աւազակները, չէրքէզ կամ չէչէն ոճրագործները եւ նացիացած գերմանացիները: Նոյն ազգայնամոլ ախտէն վարակուած բազմազգի վայրագութիւնը ինչպէս որ յաջողեցաւ Օսմանեան Կայսրութեան սահմաններուն մէջ բնաջնջել կենդանի ժողովուրդ մը, այդ մտքի ա՛լ աւելի զարգացած համակարգը այս անգամ փորձեց նուաճել ամբողջ ցամաքամաս մը իր բազմաթիւ երկիրներով:
Այդ երկիրներու շարքին էր Ֆրանսան, ուր Միսաք Մանուշեանի նման բազմահազար հայեր ապաստան գտած էին: Դաժան մահէ փրկուածներու հիւրընկալ երկիրը չէր դիմադրած թշնամին: Վիշիի կառավարութիւնը յանձնուեցաւ ֆաշական Գերմանիոյ, իբրեւ թէ փրկելու համար զարգացած Փարիզի պատմա-մշակութային արժէքները:
Եւ ինչպէս որ տարիներ ետք Պարոյր Սեւակ պիտի ըսէր. «Երբ չի մնում ելք ու ճար, խենդերն են գտնում հնար», այդպէս ալ սկսաւ Ֆրանսայի քաղաքացիական դիմադրութեան մեծ շարժումը: Եթէ խելագրութիւն չէ, ուրեմն ո՞ր բառերով բացատրենք այն պայկարը, որ դիմադրողները տարին հզօր զինամեքենայի դէմ անզէն միջոցներով: Հասարակ ատրճանակը ի՞նչ նշանակութիւն կրնայ ունենալ հրասայլի դէմ: Բայց մարդկային պատիւը ինքնին ամենահզօր զէնքը չէ՞ միթէ: Հրասայլի մէջ արշաւելու եկող թշնամիի զինուորը շատ աւելի անզէն էր, քան մերկ ձեռքերով իր հայրենի տունը պաշտպանող հասարակ քաղաքացին: Ահա՛ այդ ուժով զինուած դիմադրութեան շարժումի ամենախանդավառ մարտիկները դարձան ոչ-ֆրանսացի գաղթական ժողովուրդներու զաւակները:
Հայերէ, հրեաներէ, ռումինիացիներէ, հունգարացիներէ բաղկացած ջոկատներ ամենամեծ վնասները հասցուցին արշաւիչներուն: Նոյնիսկ կարելի է ըսել, թէ բացի դիմադրող մարտիկներու ջոկատներէն, այդ ջոկատի մարտիկներէն, ամէն գաղթականի տունը դարձաւ դիմադրական շարժումի բջիջ մը: Ճակատի ետին այդ ամէն բջիջը իր ներդրումը կը բերէր դիմադրութեան շարժումին: Դեռահաս պատանիներէ մինչեւ ծերունազարդ երէցներ, ամբողջ ժողովուրդ մը կը ստանձնէր իրեն վիճակած պարտականութիւնը: Մարդիկ իրենց ընտանեկան յարկերուն մէջ կը պահէին մարտիկներ, որոնք բոլորովին անծանօթ էին իրենց: Երբ դիմադրական շարժումի զինուորներէն մէկը հանդիպէր կէսթափոյի հետապնդման, իսկոյն կը գտնուէր թաքստոց մը, ուր ան կրնար կորսնցնել իր հետքը:
Գիրքին մէջ այդ առումով հաճելի անակնկալ է հանդիպիլ Ազնաւուրեաններուն, որոնք, ներառեալ դեռատի Շարլը, անմիջական հոգատարներէն էին դիմադրական շարժումի հայ մարտիկներուն: Այսպէս անուններու եւ վկայութիւններու շարք մըն է նաեւ Մելինէ Մանուշեանի յուշագրութիւնը: Այդ տողերը մեզ կը պարզեն Մեծ Եղեռնէն մազապուրծ փրկուած հայորդիներու Հայաստանի հետ պահած սերտ կապը: Ափսո՛ս, որ յետ պատերազմի կազմակերպուած ներգաղթի ծրագիրը մեծ խուսախաբութեան տեղի տուաւ ստալինեան բռնակալութեան պատճառով:
Բարեբախտութիւն է գիրքին թրքերէնի թարգմանուիլը, քանի որ թուրք ուշիմ ընթերցողը անոր միջոցաւ կրնայ պատկերացում մը կազմել թէ ի՞նչ կը նշանակէ Ֆրանսահայ սփիւռքը: Սա իմաստալից հասկացողութիւն է, քանի որ Թուրքիոյ քաղաքական գործիչները յամառօրէն կը կարծեն թէ՝ Ֆրանսայի մէջ Հայ սփիւռքի ուժը կը յենի քանի մը հազար ընտրողներու քուէներուն:
Գիրքին շահեկան կէտերէն մէկն ալ նշանաւոր կարմիր որմազդի ոդիսականին պատմուած բաժինն է: Կէսթափօն ձերբակալելով Մանուշեանն ու 22 ընկերները, կ'ուզէ իր յաղթականը յայտարարել այս որմազդներով: Կը փորձէ հեգնական արտայայտութիւններով շեշտել անոնց ոչ-ֆրանսացի ըլլալու հանգամանքը: Սակայն ժողովուրդը քարոզչական այդ փորձը կը շրջէ իր հեղինակներուն վրայ: Յաջորդ առաւօտ բոլոր երկրի տարածքին նոյն միտքը գրուած է որմազդներու փակուած պատերուն վրայ՝ «Ֆրանսայի համար զոհուեցան»: Զէնքը ձեռքին մէջ պայթած ախմախի մը վերածուած է Հիթլէրի քարոզչամեքենան: Ինչ որ վերը նշած էինք, հրասայլի ու դիմադրողներու մերկ ձեռքերու հակասութիւնը անգամ մը եւս յայտնուեցաւ: Նիւթական մեծ զոհողութիւններով տպուած ու բոլոր երկրի տարածքին փակուած որմազդները մէկ գիշերուան մէջ դարձան իր հեղինակը դատապարտող քարոզչութեան առարկայ:
Մելինէ Մանուշեան յուշերը գրի առած է դիւրահաղորդ ու պարզունակ ոճով մը եւ այդ ոճը հարազատօրէն կրցած է թարգմանել Սօսի Տոլանողլու:
Գիրքը օժտուած է նաեւ բազմաթիւ լուսանկրաներով, որոնք ա՛լ աւելի հասկնալի կը դարձնեն թէ՛ հերոսներու ինքնութեան յատկանիշները եւ թէ առհասարակ տուեալ ժամանակահատուածի ընկերա-քաղաքական մթնոլորտը:
Մելինէ Մանուշեանի վերջաբանին կը յաջորդէ նաեւ յաւելուած մը՝ «Չաքարեանի վկայութիւնով» խորագիրով: Այստեղ կը յայտնուի դիմադրութեան մարտիկներէն Արսէն Չաքարեան, որ Մանուշեանի մահապատիժէն ետք շարունակեց դիմադրութեան պայքարը ու հասաւ յաջողութեան: Խաղաղութեան շրջանին ան ստանձնեց դիմադրութիւնը պատմելու սրբազան ուխտը ամբողջ Ֆրանսայի տարածքին շրջելով բազմաթիւ դպրոցներ:
Այս հրատարակութեան մէջ եւս կը յարգուի «Արաս» հրատարակչութեան յատուկ բծախնդրութիւնը: Այս բծախնդրութեան պտուղն է լուսաբանութիւններու ցուցակը, ուր կը ծանօթացուին գիրքին մէջ յիշուած բազմաթիւ անուններ կամ կազմակերպութիւններ:
Onurun Yüzü  Karin Karakaşlı Onurun Yüzü Radikal İki 08.11.2009
Yazar: Karin Karakaşlı
Başlık: Onurun Yüzü
Yayın: Radikal İki
Tarih:  08.11.2009

TMK'dan yargılanan çocukların çocuk olma onurları var. Onlar bu onurdan mahrum edildikçe, bizi de yetişkin kılmayan bir onursuzluk
İnsan, en çok onuru üzerinden sınanır herhalde. Gururdan farklı bir şeydir onur. Varlığın biricikliğine, hayatın kutsallığına dair bir haktır. Birinin onuru incindiğinde orası geri kalanlar için de tekinsizdir. Çünkü o rastgelelik bir kez sizi de vurabilir, devran döndüğünde. Memleketimizde Terörle Mücadele Kanunu (TMK) mağduru adlı bir çocuk grubu var. Her adlandırma kendi ibretlik hikâyesini barındırır içinde. Ülkenin büyük gündemlerinin kıyısında çocuklar, kendileri için zaten var olan düzenlemelerin uygulanabilir olmasını bekliyor. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Çocuk Hakları Sözleşmeleri kabul edilmiş olmasına rağmen, 1991’den bu yana yürürlükte olan Terörle Mücadele Kanunu yüzünden sol ve sağ çeşitli örgütlerle ilişkilendirilen 10 bine yakın çocuk mağdur oldu. Bu mağduriyeti ağır suç kategorisinden çıkarma, erteleme, para cezasına çevirme gibi pek çok seçenekle telafi etmek mümkün. Ve bu telafi zaten imza atılan anlaşmaların gereği. Ama dahası var, hiçbir taahüt olmadan da vicdan temelinde teslim edilmesi gereken haklardan bahsediyoruz aslında. Mevcut yaklaşım ise tam da kişiliklerini oluşturdukları bir süreci onlara yetişkin mahkûmiyeti olarak dayatarak, eğitimlerinden, normal hayatlarından alıkoyarak geri dönülemez bir noktaya sürüklüyor. Oysa onların çocuk olma onurları var. Onlar bu onurdan mahrum edildikçe, bizi de yetişkin kılmayan bir onursuzluk.
Güler Zere de sağlığında geri dönülemez noktada durmuş bekliyor. Kımıldayamadığı mahkûm koğuşu yatağında kelepçelenmiş olarak, aylardır gelmeyen Adli Tıp Genel Kurulu raporunu bekliyor. Geçirdiği üç ağır ameliyat, ışın ve kemoterapi tedavisi sonrası, Türk Tabipler Birliği Kanser Danışma Kurulu 26 Ekim’de yayınladığı raporda, Zere’nin “huzuru ve vedalaşma hakkı tanınması için serbest bırakılması” istedi. Baskıya girdiğimiz gün bütün konuşlara rağmen Zere hala içerdeydi. Ve bir baba bize seslendi: “Ben artık buradan çocuğumun cenazesini alıp gitmeyi bekliyorum. Bana sağ vermelerinden ümidim kesildi. Bir ailenin böyle acı çekmesi dünyada yapılabilecek en büyük işkencedir. Ben tüm hasta tutsaklarının aileleri adına konuşuyorum. Onlar da aynı durumdalar. Kimse böyle bir acı çekmemeli.” Güler Zere’nin hasta olma onuru var. O bu onurdan mahrum edildikçe, bizi de hasta edecek bir onursuzluk.
Aşk ve direniş
Onuru aradığımı fark ettim deli gibi. Ve beklenmedik bir yerde buldum onu. Bulunca da tek yapabildiğimi yapıp onu yazıyla paylaşmak istedim sizlerle. Çoğalalım diye. Aras Yayıncılık’tan çıkan Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan başlıklı biyografi, Fransız direniş ordusuna katılan ve 22 arkadaşıyla birlikte kurşuna dizilen Misak Manuşyan’ın hayat hikâyesi. Onura adanmış bir hayatın, o hayata ortak olmuş bir eş ve yoldaş tarafından sunulmuş tanıklığı. 1906’da Adıyaman’da başlayan, Suriye üzerinden Marsilya’ya varan bu öksüz-yetim hikâyede o çokça tanıdık, toprağından koparılma özü gizli. Kendisi de Anadolu ve Yunanistan yetimhanelerinde büyümüş olan Meline, bu açıdan Fransa’da yolları kesiştiğinde Misak’a, bir hayat telafisi gibi gözükmüş olmalı. Bir mucize tescili. “Manuş’un bana, zayıf bir ışıkta, Küçük Prens’i baştan sona okuduğunu hatırlıyorum, ikide bir de başını kaldırıp gözlerini gözlerine diktiğini... Aradığı neydi?” diye soruyor kitapta Meline. Bana sanki çocukluğundan çalınan ve ancak aşkta, o kaynaşılan ruhta yeniden bulunan aidiyet gibi geldi aradığı. Aradığı ve bulduğu aidiyet.
Yoksullukla sınanmış ama hep umutla var edilmiş bu yaşamda Misak ve arkadaşları, Alman ordusunun işgali karşısında kendilerine vatan olan bu toprağı savunmaya koyulur. İkisi dışında direnişçilerin hepsi Ermeni, Yahudi, İtalyan, İspanyol ve Polonyalı olmak üzere yabancı kökenlidir. Nazizme, faşizme ve en genel haliyle insan onurunu çiğnemeye kalkışan bir iktidar mekanizmasına direnirken aslında kendi kimliklerinin onuru için de mücadele verir hepsi. Başarırlar da, ta ki bir ihanet onları yakalatana kadar.
“Birkaç saat içinde, artık bu dünyada olmayacağım. Bugün öğleden sonra 15.00’te kurşuna dizileceğiz.” Sonradan filmlere, şiirlere, tiyatro oyunlarına, şarkılara konu olan o 21 Şubat 1944 tarihli unutulmaz mektubuna böyle başlar Misak Manuşyan ve sonrasında sevgili küçük yetimi Meline’ye ve hepimize seslenir: “Gönüllü asker olarak Kurtuluş Ordusu’na girmiştim, Zafere ve hedefe iki adım kala ölüyorum. Bizden sonra yaşayacaklara ve yarının özgürlüğünün ve barışının güzelliğini tadacaklara ne mutlu. Fransız halkının ve tüm özgürlük savaşçılarının hatıramıza gereğince saygı göstereceklerine eminim. Ölüme bunca yaklaşmışken, ne Alman halkına ne de başka bir kimseye kin duymadığımı ilan ediyorum; herkez layık olduğu cezayı ve mükâfatı bulacak. Alman halkı ve diğer bütün halklar, çok sürmeyecek olan savaşın ardından barış içinde ve kardeşçe yaşayacaklar. Ne mutlu onlara... Seni mutlu edemediğim için derin bir pişmanlık duyuyorum. Bir çocuğumuz olsun çok isterdim, senin de hep istediğin gibi. Onun için senden ricam, savaştan sora muhakkak evlenmen, beni mutlu etmek ve de son arzumu yerine getirmek için bir çocuk yapman. Seni mutlu edebilecek biriyle evlen.”
Deliler gibi âşık olduğu kadına evlen ve çocuk doğur, mutlu ol diyebilen bir adam. Kendisinden çalınan hayata inat, ölüm anında gelecek düşleyebilen bir adam... Ve Meline de ondan aşağı kalır bir ruh değil: “O beni, olağanüstü zenginliği içinde yaşanan anı sever gibi seviyordu; ben onu, aklının olanca tutkusuyla insanın kendi içinde taşıdığı bir ideali sever gibi seviyordum. O hayatı kaybetti, yani dünyada kuşkusuz en çok değer verdiği şeyi. Teninin ta içinde hissettiği güneşi, tabiatı, güzelliği. Bense mutluluğu kaybettim, yani dünyada en çok arzu ettiğim şeyi. Beni, bir anlamda bedbahtlık içinde bıraktı diyebilirim. Son arzusu evlenmem, bir çocuğumun olması, mutlu olmamdı; benim arzumsa onun yaşaması ve beni ‘o’nun mutlu etmesiydi. Hayat bazen garip yanlış anlamalarla doludur.” İçine dahil edildiğim bu hayatta aşkın ve direnişin onurunu buldum. Doğmamış, doğamamış bir çocuğun onurunu. Gelecek güzel günlerin onurunu. Kendini feda etme ve bunun için kimseleri suçlamama onurunu. İdealleri ve düşleri için mücadele etme, yoktan var etme onurunu.
Manuşyan’ın o sert hatlı yüzüne baktım, baktım... Onurun yüzüne. Sevince, gülünce kimbilir ifadesi nasıl da yumuşayan, nelere tanık olmuş o yüze. Ama en büyük onur payını, kendini geri çekerken yücelen Meline’ye bıraktım. “İstisnai bir kadın değildim” derken, istisnanın ta kendisi olan Meline, daha 37 yaşındayken elinden alınan sevgilisini, yoldaşını bizlerle paylaşıyor. “Manuşyan’ın hayatının nasıl da geleceğe dönük bir varoluşun örneğini sunduğunu göstermek istedim” diyor bize. Birlikte yaşadıklarını, birlikte yaşlandıklarını hissediyorsunuz. Misak’ı kimselerin öldüremediğini. Onuru kimsenin çiğneyemediğini. Hayat ve aşk bundan fazla ne olabilirdi ki?
  
TMK'dan yargılanan çocukların çocuk olma onurları var. Onlar bu onurdan mahrum edildikçe, bizi de yetişkin kılmayan bir onursuzluk
İnsan, en çok onuru üzerinden sınanır herhalde. Gururdan farklı bir şeydir onur. Varlığın biricikliğine, hayatın kutsallığına dair bir haktır. Birinin onuru incindiğinde orası geri kalanlar için de tekinsizdir. Çünkü o rastgelelik bir kez sizi de vurabilir, devran döndüğünde. Memleketimizde Terörle Mücadele Kanunu (TMK) mağduru adlı bir çocuk grubu var. Her adlandırma kendi ibretlik hikâyesini barındırır içinde. Ülkenin büyük gündemlerinin kıyısında çocuklar, kendileri için zaten var olan düzenlemelerin uygulanabilir olmasını bekliyor. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Çocuk Hakları Sözleşmeleri kabul edilmiş olmasına rağmen, 1991’den bu yana yürürlükte olan Terörle Mücadele Kanunu yüzünden sol ve sağ çeşitli örgütlerle ilişkilendirilen 10 bine yakın çocuk mağdur oldu. Bu mağduriyeti ağır suç kategorisinden çıkarma, erteleme, para cezasına çevirme gibi pek çok seçenekle telafi etmek mümkün. Ve bu telafi zaten imza atılan anlaşmaların gereği. Ama dahası var, hiçbir taahüt olmadan da vicdan temelinde teslim edilmesi gereken haklardan bahsediyoruz aslında. Mevcut yaklaşım ise tam da kişiliklerini oluşturdukları bir süreci onlara yetişkin mahkûmiyeti olarak dayatarak, eğitimlerinden, normal hayatlarından alıkoyarak geri dönülemez bir noktaya sürüklüyor. Oysa onların çocuk olma onurları var. Onlar bu onurdan mahrum edildikçe, bizi de yetişkin kılmayan bir onursuzluk.
Güler Zere de sağlığında geri dönülemez noktada durmuş bekliyor. Kımıldayamadığı mahkûm koğuşu yatağında kelepçelenmiş olarak, aylardır gelmeyen Adli Tıp Genel Kurulu raporunu bekliyor. Geçirdiği üç ağır ameliyat, ışın ve kemoterapi tedavisi sonrası, Türk Tabipler Birliği Kanser Danışma Kurulu 26 Ekim’de yayınladığı raporda, Zere’nin “huzuru ve vedalaşma hakkı tanınması için serbest bırakılması” istedi. Baskıya girdiğimiz gün bütün konuşlara rağmen Zere hala içerdeydi. Ve bir baba bize seslendi: “Ben artık buradan çocuğumun cenazesini alıp gitmeyi bekliyorum. Bana sağ vermelerinden ümidim kesildi. Bir ailenin böyle acı çekmesi dünyada yapılabilecek en büyük işkencedir. Ben tüm hasta tutsaklarının aileleri adına konuşuyorum. Onlar da aynı durumdalar. Kimse böyle bir acı çekmemeli.” Güler Zere’nin hasta olma onuru var. O bu onurdan mahrum edildikçe, bizi de hasta edecek bir onursuzluk.
Aşk ve direniş
Onuru aradığımı fark ettim deli gibi. Ve beklenmedik bir yerde buldum onu. Bulunca da tek yapabildiğimi yapıp onu yazıyla paylaşmak istedim sizlerle. Çoğalalım diye. Aras Yayıncılık’tan çıkan Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan başlıklı biyografi, Fransız direniş ordusuna katılan ve 22 arkadaşıyla birlikte kurşuna dizilen Misak Manuşyan’ın hayat hikâyesi. Onura adanmış bir hayatın, o hayata ortak olmuş bir eş ve yoldaş tarafından sunulmuş tanıklığı. 1906’da Adıyaman’da başlayan, Suriye üzerinden Marsilya’ya varan bu öksüz-yetim hikâyede o çokça tanıdık, toprağından koparılma özü gizli. Kendisi de Anadolu ve Yunanistan yetimhanelerinde büyümüş olan Meline, bu açıdan Fransa’da yolları kesiştiğinde Misak’a, bir hayat telafisi gibi gözükmüş olmalı. Bir mucize tescili. “Manuş’un bana, zayıf bir ışıkta, Küçük Prens’i baştan sona okuduğunu hatırlıyorum, ikide bir de başını kaldırıp gözlerini gözlerine diktiğini... Aradığı neydi?” diye soruyor kitapta Meline. Bana sanki çocukluğundan çalınan ve ancak aşkta, o kaynaşılan ruhta yeniden bulunan aidiyet gibi geldi aradığı. Aradığı ve bulduğu aidiyet.
Yoksullukla sınanmış ama hep umutla var edilmiş bu yaşamda Misak ve arkadaşları, Alman ordusunun işgali karşısında kendilerine vatan olan bu toprağı savunmaya koyulur. İkisi dışında direnişçilerin hepsi Ermeni, Yahudi, İtalyan, İspanyol ve Polonyalı olmak üzere yabancı kökenlidir. Nazizme, faşizme ve en genel haliyle insan onurunu çiğnemeye kalkışan bir iktidar mekanizmasına direnirken aslında kendi kimliklerinin onuru için de mücadele verir hepsi. Başarırlar da, ta ki bir ihanet onları yakalatana kadar.
“Birkaç saat içinde, artık bu dünyada olmayacağım. Bugün öğleden sonra 15.00’te kurşuna dizileceğiz.” Sonradan filmlere, şiirlere, tiyatro oyunlarına, şarkılara konu olan o 21 Şubat 1944 tarihli unutulmaz mektubuna böyle başlar Misak Manuşyan ve sonrasında sevgili küçük yetimi Meline’ye ve hepimize seslenir: “Gönüllü asker olarak Kurtuluş Ordusu’na girmiştim, Zafere ve hedefe iki adım kala ölüyorum. Bizden sonra yaşayacaklara ve yarının özgürlüğünün ve barışının güzelliğini tadacaklara ne mutlu. Fransız halkının ve tüm özgürlük savaşçılarının hatıramıza gereğince saygı göstereceklerine eminim. Ölüme bunca yaklaşmışken, ne Alman halkına ne de başka bir kimseye kin duymadığımı ilan ediyorum; herkez layık olduğu cezayı ve mükâfatı bulacak. Alman halkı ve diğer bütün halklar, çok sürmeyecek olan savaşın ardından barış içinde ve kardeşçe yaşayacaklar. Ne mutlu onlara... Seni mutlu edemediğim için derin bir pişmanlık duyuyorum. Bir çocuğumuz olsun çok isterdim, senin de hep istediğin gibi. Onun için senden ricam, savaştan sora muhakkak evlenmen, beni mutlu etmek ve de son arzumu yerine getirmek için bir çocuk yapman. Seni mutlu edebilecek biriyle evlen.”
Deliler gibi âşık olduğu kadına evlen ve çocuk doğur, mutlu ol diyebilen bir adam. Kendisinden çalınan hayata inat, ölüm anında gelecek düşleyebilen bir adam... Ve Meline de ondan aşağı kalır bir ruh değil: “O beni, olağanüstü zenginliği içinde yaşanan anı sever gibi seviyordu; ben onu, aklının olanca tutkusuyla insanın kendi içinde taşıdığı bir ideali sever gibi seviyordum. O hayatı kaybetti, yani dünyada kuşkusuz en çok değer verdiği şeyi. Teninin ta içinde hissettiği güneşi, tabiatı, güzelliği. Bense mutluluğu kaybettim, yani dünyada en çok arzu ettiğim şeyi. Beni, bir anlamda bedbahtlık içinde bıraktı diyebilirim. Son arzusu evlenmem, bir çocuğumun olması, mutlu olmamdı; benim arzumsa onun yaşaması ve beni ‘o’nun mutlu etmesiydi. Hayat bazen garip yanlış anlamalarla doludur.” İçine dahil edildiğim bu hayatta aşkın ve direnişin onurunu buldum. Doğmamış, doğamamış bir çocuğun onurunu. Gelecek güzel günlerin onurunu. Kendini feda etme ve bunun için kimseleri suçlamama onurunu. İdealleri ve düşleri için mücadele etme, yoktan var etme onurunu.
Manuşyan’ın o sert hatlı yüzüne baktım, baktım... Onurun yüzüne. Sevince, gülünce kimbilir ifadesi nasıl da yumuşayan, nelere tanık olmuş o yüze. Ama en büyük onur payını, kendini geri çekerken yücelen Meline’ye bıraktım. “İstisnai bir kadın değildim” derken, istisnanın ta kendisi olan Meline, daha 37 yaşındayken elinden alınan sevgilisini, yoldaşını bizlerle paylaşıyor. “Manuşyan’ın hayatının nasıl da geleceğe dönük bir varoluşun örneğini sunduğunu göstermek istedim” diyor bize. Birlikte yaşadıklarını, birlikte yaşlandıklarını hissediyorsunuz. Misak’ı kimselerin öldüremediğini. Onuru kimsenin çiğneyemediğini. Hayat ve aşk bundan fazla ne olabilirdi ki?
 
 Yazarlar
Aras Yayıncılık
 İlginizi Çekebilir
Balıkçı Sevdası
7.50 TL





Yüreği Dağlarda Olan Adam
William Saroyan

Yoldaş Pançuni
Yervant Odyan'ın ölümsüz eseri

Stüdyo Osep – Tayfun Serttaş

 
 
Ana Sayfa |  Son Çıkanlar |  Kategoriler | Arama  |  Resim İndir
Fiyat Listesi  | Ürün Listesi  |  Haber Aboneliği  | Haberler
 
 Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
 Sorularınız için bize mail atabilirsiniz. info@arasyayincilik.com
Getron Bilişim Hizmetleri
Ermeni edebiyatı ve kültürüne açılan pencere olarak nitelenmesine yol açan bir yayın çizgisi izleyen,iki dilde Türkçe ve Ermenice yayın yapan yayınevi.