Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti. Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Türkçe  |  English
 Üye Hizmetleri
 Ara
 Kategoriler

19 Ünlü Sesten: "Tililili"
Ölümünün birinci yılında
19 ünlü ses, Hrant Dink’e
ses verdiler. Dinleyin..


Kızıl Afiş
Misak Manuşyan
bir özgürlük tutsağı
Dostu, sevgilisi ve yoldaşı
Mélinée Manuşyan'ın
kaleminden...

 Ana Sayfa   Bize Ulaşın   Hakkımızda   Arama   Ürün Listesi   Ürün Şeması 
   Sepetim |  Sipariş Takip |  Üyelik İşlem |  Sipariş İptali  | Yardım  |  Satın Al   


Armıdan Fırat'ın Öte Yanı
 
Öykü
Mıntzuri
 
Etiket Fiyatı (KDV Dahil) : 13.00 TL
Kazancınız % 25 (KDV Dahil) : 3.25 TL
İndirimli Fiyatı (KDV Dahil) : 9.75 TL
 
 
Özellikler
Kitap Dili  :   Türkçe
ISBN  :   978-975-7265-05-5
Çevirmen  :   (Ermeniceden) Silva Kuyumcuyan
Kitap Özellikleri  :   2. hamur, 13 x 19.5 cm.
Basım Bilgisi  :   168 sayfa, 3. baskı, Mart 2003

Sepete Ekle

arkadaşıma e-posta gönder Aras Yayıncılık Editör Bölümü
 
Açıklama

Hagop Demirciyan (Mıntzuri) 1886 yılında Erzincan'ın Armıdan köyünde doğdu. İlköğrenimini köyündeki Ermeni okulunda gördü. İstanbul'da ise Galata Ermeni İlkokulu'nun son sınıfını okudu. Robert Kolej'e devam etti. Köyünde öğretmenlik yaptı. Seferberlik yıllarında, tesadüfen bulunduğu İstanbul'da kaldı ve ailesinden bir daha haber alamadı.
Memleketini önce içine, sonra kalemine döktü.
"Bütün istediğim, anı doğru vermek, canlandırmaktır. Fotoğraf değildir bunlar. Ben varım içlerinde. Öykülerimde gene köy ve köylü geniş yer tutar. Yalnızca Ermeni köylüsü yoktur bu öykülerde çok iyi bildiğim Türk, Kürt, Kızılbaş köylü de vardır..."
Mıntzuri bu kitapta Erzincan yöresinden, çoktan tarih olmuş şölenleri ve capcanlı renkleriyle düşsel bir yaşam izletiyor bizlere. Kürtçe, Türkçe ve Ermenice'nin harmanlandığı Mıntzuri'nin dilinde, yakın tarihten yaşam kesitleri bir söylence gibi aktarılıyor. Bu öyle bir dönem ki, birbirinin ocağını gözeten değişik kavimlerden Fıratlılar yan yana türkü söylüyorlar.

Basından Kitap Hakkında
Konu açıklamalarını görmek için başlıkların üzerini tıklayınız lütfen
  Yazar Başlık Yayın Tarih
Öykülerin İzinde, Öykücülerin<br>Evreninden Notlar  Feridun Andaç Öykülerin İzinde, Öykücülerin
Evreninden Notlar
Varlık Dergisi 01.08.2006
Yazar: Feridun Andaç
Başlık: Öykülerin İzinde, Öykücülerin
             Evreninden Notlar
Yayın: Varlık Dergisi
Tarih:  01.08.2006

Hagop Mıntzuri (1866–1978) adını Türkçe'de ilk kez İstanbul Anıları 1897–1940 adlı kitabıyla duymuştuk. Mıntzuri'nin bu anıları dikkatle okunduğunda onun bir döneme tanıklığını yansıtan gözlemleri, izlenimleri, duygu ve düşüncelerinin ne denli önemli bir birikimi getirdiğini görürüz. Mıntzuri bir yanıyla kendi yaşantısından söz ederken öte yanıyla da 1890'larda sürüklenip geldiği bu kentteki toplumsal görünümü, insan ilişkilerini, kentin durumunu sıcak, sevecen bir anlatımla dile getirir.
Onun anılarına yansıyan bu görüntülerin, seslerin, sözlerin izlerinden giderek Armıdan Fırat'ın Öte Yanı ile karşılaşmak ilkten şaşırtıcı gelmeyebilir size. Çünkü Anılar'ın son bölümünde ("Ne Yaptım?", s. 151–160) şunları söylüyordu Mıntzuri: "Hikâyelerimden oluşan iki eser verdim: Gabuyt Luys (Mavi Işık) ve Armıdan. Bunlar yayımlandı, birer kitap oldu. Üçer yüzden altı yüz sayfa. Bir o kadar daha fazla başka hikâyelerim var. Bunlar yayımlanmadı gazetelerde kaldı. Kesip sakladım. Altı yüz sayfa da bunlar desem, hepsi bin iki yüz sayfa tutar. Kronolojilerim, masallarım, tasvirlerim ki gene gazetelerdedir ve kesilmişleri var. Bunlar da dört yüz sayfa tutar. Tümü bin altı yüz sayfa olur. Söylemediğim, bir tiyatro ve bir de kısa romanım var. Tiyatro eserimin adı Nazar. Bir efsaneden yaptım. Amerika'da Hayrenik'te çıktı. 1929'da. Kısa romanımın adı ikinci Evlilik'tir. İstanbul yaşamındandır konusu. 1931 'de Manuk Aslanyan'ın Aztarar'ında çıktı. Aslanyan bir kitapçık olarak yayımladı da. Seksen yedi sayfa tuttu. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce yazdıklarımı saymıyorum. Dört-beş adettir. O zaman Hagop Demirciyan olarak yazardım. Söz konusu savaşın sonunda, Mütareke'de görünmeye başladım ve şimdiye kadar da sürdürüyorum." (s. 151)
Doğrusu bu bilgiler, bize, onun yazınla ilgisini, neler yapıp ettiğini veriyordu. Ama Armıdan'a kapı açıp, onun söz ve renk dünyasına girdiğinizde gerçekten bu öz yaşamsal bilgileri kazınca ardından ne çıkabileceğinin coşkusunu yaşıyorsunuz. "Şaşırtıcı", "ilginç", "harika", "çok güzel" !.. Yazınsal bir ürünü değerlendirirken bu tür sözlerin çok fazla (her birinin içinin boşaltıldığını düşünecek olursak) bir anlam taşımadığını bilirim. Mıntzuri'nin öykü evreni bu duyguları yaşatsa da daha birçok düşüncenin uçlandığı kıyılara getirdi beni.
Anadolu coğrafyasını renklendiren çokkültürlülüğün izleri nasıl silinip yok ediliyor... Sanırım, bu yok edilişin önünü alabilecek tek şey edebiyat. Onunla getirilen, oluşturulan, sunulan tanıklık asla silinip yok edilemiyor. İşte Mıntzuri'nin öyküleri de böylesi bir tanıklığı içeriyor. Fırat'ın öte yanına, Erzincan'a bağlı (o yılların, insanların kardeşçe bir arada yaşadığı o güzel günlerin) yetmiş haneli köyü Armıdan'a (bugünkü Atmutlu) ve çevresine uzanıyorsunuz. Köy yaşamından izler, tanıklıklar, insan ilişkileri... Yaşama kültürleri öylesine canlı, ayrıntılı biçimde öykülerine ağıyor ki Mıntzuri’nin bu yerellik, yerelliğin tanıklığı içeren söylem biçimi Türkçe edebiyatta bu denli güzel anlatılamadı, bence. Mıntzuri'den uzunca söz etmek gerektiğine inanıyorum. Ayrıca, bu bağlamda, edebiyatımızda göz ardı ettiklerimizi de gündeme getirmeliyiz: Azınlık kültürleri edebiyatı, Türkçe de bunların yeri, etkileri, izleri üzerinde durmalıyız.
Kitapta yer alan 21 öyküye tek tek değinmeyeceğim burada. Yalnızca öykü adlarını vermek istiyorum: Gosdan, Tamam Mama'nın Hayreti, Kil Tepesi, Benim Çocukluğumda, Benim Memleketimin Türkçesi, Ağacan Emmimin Elmas’ı, Bu Adam Ermeni Değil, Minas Dayının Beş Karısı, Minasların Kirkor, Uykusu Başında, Emirgan'daki Fırın Gitti, Hayan Gelinin Muşe'si, Meliklerin Mıgırç, Kargalar, Nonik Mama'nın Oğlının Dükkânı, Beyaz Süpürge Çalıları, Hınkların Evi, Aharon'un, Maro'nun Öyküsü, Bir Gece Goçların Horen'in Başına Gelenler, Ez Ağayi Vi Gündi nımın, Sıtma. Usta bir gözlemci Mıntzuri. İnsan ilişkilerini, insanların düşünüş ve yaşayış biçimlerini duyarlı biçimde anlatır. Çevre/ yer betimleri, doğa-insan ilişkilerinin boyutlandığı durumlar onun öykü evreninin biçimleyici öğeleridir. Bir kültür mozaiğinden parçalar getirir. Yöresel deyimler, sözler, yer adları, söyleyiş özellikleri, insanların yerleşik alışkanlıkları, tutkuları, bağlandıkları/ yarattıkları mitler, yaşantılarının çelişkili/ gülünç/ ilginç yanları onun öykülerinin konuları arasında yer alır.
Mıntzuri'nin, yazı ve öykü evresinin biçimlenişini dile getiren, şu sözlerini size aktarmak istiyorum:
"Ama bu şehirde, bu şehr-i İstanbul’da, ben bir Gorki tiplemesi, bir 'yalınayak' (Les va nu pieds) idim. Tabii ki uçsuz bucaksız yollarda değil, uçsuz bucaksız kargaşada! Çünkü bir köylü, bir orta direk kendini yetiştirmiş biriydim. Elimde bir kâğıt parçam, kendimi kanıtlayabileceğim bir belgem yoktu. Kim bana bir görev verirdi? Şayet, yanımda Mercure de France veya Flaubert'in Correspondance'ını götürüp yazın tarla biçerken, bizim Çırgorus'daki (susuz) tarlalarda, akşamları sıcak kozanlarda, dağlardaki cırcır böceklerinin konserinde, uykum gelinceye kadar bunları okuduğumu veya bizim Fırat vadilerindeki yılanlı bağlarında Zola'yı, de Profundis'i, Tolstoy'un Diriliş'inin İngilizce çevirisini okuduğumu söylesem, alay ederler beni rüzgarı arkasında (deli dolu) biri olarak görürlerdi. Ve zaten neye yarardı, bunlar? (...) Ben evde oturarak yazmam. Eserlerimin sadece dörtte birini evde yazmışımdır. Hatta o kadar bile diyemem. Onun da pek azını bir masa üstünde yazabildim. Çünkü biricik masamızda çoğu kez boş yer bulunmazdı. Kâğıdın altına bir kalınlık koyup avucumda yazdım. Bazen bir Asyalı yazıcı gibi, dizimin üstünde, memlekette yaptığım gibi... Oralarda masa, iskemle yoktur. Yerde kilimlerin, halıların üstünde otururduk. Kışları da yattığım oda soğuk olduğundan yatağımda yazdım. Yüzükoyun yatıp yorganımı çekip örtünerek. Yastığımın kılıfı, çarşaf, mürekkebe doydu! Zavallı kötü yazgılı karım Ardanuş'un şikayetlerini dinleyerek. O bana, çölden gelmişti, çöl giysileriyle. Öldü, yitirdim onu. (...)
Mıntzuri'nin Erzincan'ından Bugüne  Oral Çalışlar Mıntzuri'nin Erzincan'ından Bugüne Cumhuriyet Gazetesi 20.05.2000
Yazar: Oral Çalışlar
Başlık: Mıntzuri'nin Erzincan'ından Bugüne
Yayın: Cumhuriyet Gazetesi
Tarih:  20.05.2000

Hagop Mıntzuri, 1886 yılında Erzincan'ın Küçük Armıdan köyünde doğdu. Köyün ilkokulunda öğrenimine başladı. 1897 yılında İstanbul’a geldi, aile büyüklerinin işlettiği fırında çıraklık yaptı. Ortaköy'deki özel bir Fransız okulunda bir yıl, Galata'daki Getronagan Ermeni ilkokulu’nda iki yıl okuyup mezun oldu. Orta öğrenimini Robert Kolej'de sürdürdü. Fransız ve Rus edebiyatçılarının eserlerini yutarcasına okudu. 1905 yılında Robert Kolej'in 'freshmen' sınıfında okuldan ayrıldı.
1906 yılında ilk öyküsü "Hars u Gesur"u (Gelin Kaynana) yazdı ve Ermenice basında yer aldı. 1907 yılında, on sene sonra köyüne döndü, yani Erzincan'ın Armıdan'ına. Köyünde öğretmenlik yapmaya başladı. Evlendi, dört çocuğu oldu. 1914 yılında bademcik ameliyatı için İstanbul’a geldi. Üsküdar'da fırıncılık yaparken savaş nedeniyle ekmekçi askeri olarak askere alındı.
Mıntzuri, askerde ekmek yaparken, ünlü Ermeni tehciri başladı. Dedesi, annesi, karısı ve dört çocuğundan bir daha haber alamadı. Armıdan köyü de yok olup gitti. Hagop, artık ölünceye kadar İstanbul’da kalacaktı. Yeniden evlendi, iki kızı oldu. Yemcilik, kömürcülük, fırıncılık, kâtiplik gibi çeşitli işler yaptı. Bir yandan da yazıyordu. 1978 yılında İstanbul’da öldüğünde, Ermeni edebiyatının tanınmış isimlerinden biriydi.
Hagop'un yüreği Armıdan'da kalmıştı. Bu nedenle, en güzel öykülerini, birer belgesel tadında Armıdan ve çevresi üzerine yazdı. Erzincan'ın 1800'lü yılların sonundaki köy yaşamını, farklı kültürlerden, farklı dinlerden insanların yaşamını anlatan öyküleri, o bölgenin tarihine ışık tutacak ayrıntılarla doluydu. Hagop Mıntzuri'nin eserlerini Aras Yayıncılık Türkçeye kazandırıyor. "Armıdan" kitabının ardından, yine Erzincan ve yöresinin köylerini anlatan "Atina Tuzun Var mı?" kitabı da geçen günlerde Aras Yayıncılık tarafından basıldı.
Güneşli, pırıl pırıl bir bahar gününde Erzincan'dan Erzurum'a yolculuk yaptım. Yanımda Erzincan Geçitli arkadaşlar vardı. Fırat'ın dağları delerek açtığı vadiden yaptığımız yolculuk boyunca, Mıntzuri'nin Erzincan'ı aklımdan çıkmadı. Vadi boyuna serpilmiş köylerin çoğunluğu, eski Ermeni köyleriydi. Şimdi yörede bir tek Ermeni bile kalmamıştı. Sanırım Mıntzuri de bir daha bu yöreye gelmemişti, gelememişti. Ama yüreğinin buralarda kaldığını öykülerinden öğrenmek mümkündü.
Mıntzuri, ruh halini şöyle dile getirir: "Bizim türkülerimizin teması gurbetti. Ninnilerimizin çok azı gerçek ninniydi. Çoğu, pek çoğu, baştan sona gurbette olana yöneltilmiş, yokluğu hissedileni çağırmak üzere yakılmıştır. Analarımız gurbet türküleri çağırarak uyuturdu bizi. Hasretlerini, kederlerini akıtmaları için birer bahaneydik biz. "
Mıntzuri öykülerinde neleri anlattığını şöyle ifade eder: "Yalnızca Ermeni köylüsü yoktur bu öykülerde; çok iyi bildiğim Türk, Kürt, Kızılbaş köylü de vardır. Köyden sonra, bizim yaşadığımız, benim yaşadığım günler vardır eserlerimde; çevremde olup bitenleri anlatırım. "
Erzincan'ın bir mahallesi gibi olan Geçit Beldesi'nin ÖDP'li Belediye Başkanı Kemal Irmak'la Geçit'in tepesine çıktık. Çevre köyleri soruyorum, buradan geçip giden Ermenileri. Hafızalar silinmiş. Anılar silinmiş. Geçit Beldesi göç alarak büyümeye devam ediyor. 70 hanelik bir köy iken 700 hanelik bir kasabaya dönüşmüş kısa zamanda. Parasızlıktan kanalizasyon yapamadıklarını anlatıyor Başkan Kemal. Geçit'e nereden olanak buluruz da buradaki insanlara iş güç yaratabiliriz, diye soruyor. Çünkü bunun sonu yine, tıpkı Hagop'un yüz yıl önceki göçü gibi olacak, diye düşünüyor.
Hagop Mıntzuri bir öyküsünde "Dağlıların Maro"yu anlatır. Maro, Hagop'un akrabasıdır, kardeşi sayılır. Maro'nun Kuledibi'nde oturduğunu öğrenir. 'Birinci Talan'da Kürtleşmiştir Maro, Abdülhamit döneminde, bir Kürtle evlenmiştir. Bir daha köyüne dönemeyen Hagop, Maro'nun peşine düşer ve onu bulur. Derdi köyünün, çocuklarının, eşinin kaderini öğrenmektir. Maro'nun çocukları onu yıllarca aradıklarını söylerler. "Agop dayı sensin ha!" diye sarılırlar. Anlatacak bir şey yoktur aslında. Olan olmuş, Erzincan artık, bir tarihi ve kültürü geride bırakmıştır. Hagop onların gözlerine bakakalır.
Munzur Dağları Fırat'a bakıyordu.
Aradan yüz yıl geçmişti. Arabamız, Fırat'ın öte yanındaki köyleri yalayarak Erzurum'a yol alıyordu.
Yıldız Güncesi  Cengiz Gündoğdu Yıldız Güncesi İnsancıl Dergisi 01.03.1998
Yazar: Cengiz Gündoğdu
Başlık: Yıldız Güncesi
Yayın: İnsancıl Dergisi
Tarih:  01.03.1998

Yağmurlu bir günde yazıyorum. Yağmurlu bir günde Hagop Demirciyan'ın (Mıntzuri) fotoğrafına bakıyorum... derin çizgili yüzüne. O çizgilerde yaşadıklarını görüyorum. Mıntzuri şöyle diyor, "Armıdan'da doğdum. Erzincan'a bağlı yetmiş haneli bir köyde (...) Bizim oralar, vadilerden, dağlardan ibaretti, düzlük yoktu. Köyleriyle, giysileriyle, ahalisiyle, haleti ruhiyesiyle, panoramanın en ince ayrıntısıyla benim içimde yaşar oraları."
Mıntzuri, Armıdan Fırat'ın Öte Yanı adlı öykü kitabında, "en ince ayrıntılarıyla" içinde yaşayan oraları anlatıyor.
Mıntzuri'nin öyküleri, gülümseyen bir yüzün gezinmesine benziyor. Bu gülümseme hayatın zenginliğinden çıkıyor. İşte bu nokta, Mıntzuri'nin öykülerinin insana katkısı. Hep söylerim. Yazar, insani kültür birikimi edinmişse, bu kültür birikiminin içinde eserini yaratırsa, insan, o eserde yaşayan insanların hayatıyla zenginleşir.
Yalnız kişisel hayat, yalnızca dar çevreye dayanan hayat tıkızdır... tırıldır. Hayat, gerçekçi, insani eserlerle zenginleşir. Biz böyle eserlerde insanın sevincini, üzüntüsünü, yanlışını, doğrusunu görürüz.
Hagop Mıntzuri'nin öyküleri böyle insan var bu öykülerde, üzülen sevinen... yanlışı, doğruyu yaşayan insan.
Peki, nasıl bir insan bu. Değirmende öğütme sırasında iki gün ayakta bekleyen Arut, eşeğin sırtında uyuyarak gider evine... kıskançlıktan büyük bir şölen düzenleyen Nahabetyan, şölenin ortasında nişancılığını göstermek için Mevlut'u vurur... Yol iz bilmez Sılo, bir gün İstanbul’a gelir. Oğlanlar hep çocuk yaşta evlendirilir. Karıları on yaş büyüktür. Evde iş yaparlar.
Mıntzuri'nin insanları hayatın içinde, eylemde. Tutkuları, karakterleri eylemde çıkar. Sözgelimi nahiye müdürü, Uzun Dılo'yu Kürt Sehli'nin muhtarı yapar. Uzun Dılo'nun ilk işi şu olur. Yediden yetmişe bütün erkekleri çeşme başına toplatır. Sonra "Gidin" der. Tabii hepsi şaşırır. Köylülerden biri "Niye çağırdın? Niye yolluyorsun?” deyince, “Muhtar değil miyim? Ne istersem yaparım" der Uzun Dılo. Yıllardan beri bu ülkeyi Uzun Dılolar yönetiyor. Uzun Dılo'nun bilinci, bakan oluyor, "Bundan sonra kızların bekâretini denetleyeceğim” diyor.
Bir Gece Goçların Horen'in Başına Gelenler öyküsü insanın kendi kendini nasıl edilgenleştirdiğini anlatıyor. Minas baba, Horen'e "Sen kendi kendini korkutmuşsun" diyor.
Tekil bir olay, bu öyküde de insanileşiyor. Biz bir anlamda kendi kendimizi korkutarak bu duruma düştük. Yoksa kendine çeteci diyen üç beş kişi bu ülkenin haracını kesemezdi. Mıntzuri, insanın kendi kendinden korkusunu son derece gerçekçi işlemiş.
Beyaz Süpürge Çalıları adlı öykü, beyaz çalı fidanını canavar sananların durumunu anlatır. Yanılsamanın üstünde yükselen yanlış soyutlamanın insanı nasıl yolundan ettiği pek güze1 öyküleştirilmiş.
Mıntzuri'nin öyküleri, haritada yerini bulamayacağımız köylerde geçiyor. Ama o insan, İstanbul’da, Atina'da, Paris'te, Kudüs'te, Sydney’de, Tokyo'da, Florida'da yaşıyor. Dünyanın her yerinde.
Hep sorulur, yerelden evrensele nasıl gidilir. Armadan, Fırat'ın Öte Yanını okuyun, yerelden evrensele nasıl gidildiğini görürsünüz.
Yağmurlu bir günde yazıyorum. Hagop Mıntzuri'nin fotoğrafına bakıyorum... derin çizgili yüzüne. 1886'da doğmuş, 1988'de ölmüş. 92 yıl yaşamış bu dünyada. Ama ben iki bin yıl, dört bin yıl yaşamış diyorum Mıntzuri için. İnsani birikimi öylesine köklü. Bundan ötürü, öyküleri geleceğin güzel dünyasını oluşturacak öğelerle yüklü. Mıntzuri, bir milletin, bir ırkın yazarı değil, insanın yazarı, insanlığın yazarı.
Şunu da söyleyeyim. Bir ırkın bir milletin yazarına, insanlık, bir tarihten sonra geçit vermeyecek. Onlar yarınsızlığa gidiyor. İnsan, binlerce yıl, din adına, ırk adına birbirini öldürdü. Bu, bir gün mutlaka bitecek. İnsan ortak bir paydada birleşecek. İşte o gün ırkın, milletin yazarları lanetle anılacak. İnsanın yazarlarıyla yeni bir dünya kurulacak. O dünyada şölen başlayacak. “Şarkı söyleyenler seslerini koy verdi. Ermenice mi, dersin, Türkçe mi dersin, Kürtçe mi dersin? Urfa ezgileri, Harput ezgileri, Eğin ezgileri mi dersin?"
Hagop Mıntzuri'nin anlattığı bu şölen yarım kalır. Çünkü bir insan, öbür insanı nişancılığını göstermek için vurur.
Bu öykü, bütün dünyada yarım kalan şölenleri anlatıyor. Ama bir gün bir şölen başlayacak... bu şölen yarım kalmayacak. İşte Mıntzuri böyle bir dünyanın yazarı... O, yarım kalmayan bir şölenin özlemiyle yaşamış. Şimdi birçok insan Mıntzuri'nin bu özlemini somutlamak için mücadele ediyor. Bu mücadele devam edecek. Mıntzuri'nin Özlemi gerçekleşecek. Gülümseyen yüzüyle gezinen Mıntzuri gelecekte o güzel insanın bilincinde yeniden canlanacak.
Hagop Mıntzuri, öykülerini okuduktan sonra, hep seni düşündüm... günlerce. Fotoğrafına bakarken hep üzüldüm ama. Seni tanıyamadığım için üzüldüm.
Yağmur yağıyor, seni düşünüyorum.
Ezilenlerin Ermenice Sesi  Cafer Yıldırım Ezilenlerin Ermenice Sesi İnsancıl Dergisi 01.02.1998
Yazar: Cafer Yıldırım
Başlık: Ezilenlerin Ermenice Sesi
Yayın: İnsancıl Dergisi
Tarih:  01.02.1998

Ermenice "kavaragan kraganutyun" Türkçedeki karşılığı "köy" ya da "taşra edebiyatı" olan türün ilk örnekleri Cumhuriyet öncesinde verilir. Hrimyan Hayrik Dede ve Torun adlı eseriyle köy yaşantısına eğilen öncülerdendir. Onun öğrencisi olan Karekin Srvantsdyants, ise Anadolu'yu dolaşıp ermeni folklorunun ürünlerini , derleyerek bu alana ilişkin edebiyat için bir temel oluşturur. Bu temel üzerinde Melkon Gürciyan (1859, 1915), Keğam Der Garabedyan (1865-1918), Hovhannes Harutyunyan (1860-1915) ve Rupen Zartaryan (1874-1915) taşra yaşantısını konu edinen eserler verirler. 1915'te kesintiye uğrayan Ermenice taşra edebiyatı Hagop Mıntzuri ile yeni bir güç ve soluk kazanır.
Mıntzuri "rejyonalist" bir edebiyat yaptığını söyler.
Bölgesel toplumsallaşmayı savunan öğretiyi karşılayan kavramın edebiyat paralelindeki tanımı "kendini belli bir bölge ile sınırlayan, konularını o bölgeden seçen edebi• yat" olarak yapılabilir. Mıntzuri ise doğduğu, belli dönemler yaşamını sürdürdüğü bölgeyi, Erzincan ve çevresini seçmiştir. istanbul'daki Ermenice dergi ve gazetelerde yayınlanmış öyküleri daha sonra kitap haline getirilir. Bunlar "Mavi lşık-1958, Turna Nereden Gelirsin? (Armıdan)-1974 ve Yaşamış olduğum Yerler -1984"dir.
Turna Nereden Gelirsin? "Armıdan Fırat"ın Öte Yanı", "Yaşamış Olduğum 'Yerler" "İstanbul Anıları" adıyla Silva Kuyumcuyan tarafından Türkçeye kazandırıldı.
Armıdan Erzincan'a bağlı bir köydür. Mıntzuri'nin' kendi köyüdür. Öykülerin bir bölümünün toplandığı kitap adını işte bu köyden alıyor. Ermeni, Türk ve Kürt köylülerin yaşantıları bu yaşantılarla serüveni bir biçimde birleşen ırmaklar, dağlar, mevsimler, tarlalar anlatılıyor. Şaşırtıcı bir gözlem gücünün biriktirdiği ayrıntılar aracılığıyla sergilenen, insanların ve halkların yaşantısı sıcak, insani bir dilin oluklarından mütemadiyen akıyor. Mıntzuri gönlü taşrada kalmış ve kırsalı, kırsala ilişkin olanı belleğine kazımış birisidir. Bu nedenle anlatımı bir fotoğrafın netliğine denk düşüyor. Fakat "fotoğraf değildir bunlar. İçlerinde o vardır."
İstanbul Anıları'nda ise on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde henüz on yaşında iken ayak bastığı İstanbul’u, kentin günlük yaşantısını omuzlayan ekmekçileri, yoğurtçuları, lokantacıları, iş arayanları ve işçileriyle sıradan insanlarıkapı aralıklarından görebildikleri ya da ucundan kıyısından bir biçimde tanığı olduğu kadarıyla konakları, konakların görkeminden sızan yaşantıları bir fırıncı çırağının gözünden aktarır.
Onun öykülerine sanayileşme ve şehirleşme ile hayat alanı iyice daralan, giderek çoğu yok olan kırsal geleneklerin, duyarlıkların, davranış ve ruh hallerinin, hatta söyleyiş biçimlerinin günlükleri olarak da bakılabilir.
Zohrap'ın yaşamını kanlı bir çerçeve ile kuşatan 1915, Mıntzuri’ninkinden milat olarak geçer. 1915'te Ermeniler açısından damgasını vuran gelişme tehcir uygulamasıdır. Tehcir Halide Edip Adıvar gibi dönemin çok az aydını tarafından karşı çıkılan İttihat Terakki'nin Ermeni politikasının bir parçasıdır. Bu politikanın hukuksal dayanağı ise Tehcir kanunu ile oluşturulur. 1915 Nisan'ında İstanbul’daki' Anadolulu Ermenilerin tehciri başladığında yazarımız Selimiye Kışlası'nda askerdir. Onu, tehcirin açlık, hastalık ve katliamlarla sarmalanan ölüm burgacından kurtaran ise bademciklerinin şişmesi olur. 1914'te Erzincan'da bulunduğu bir dönemde bademciklerinden rahatsızlanır. Ameliyat olmak için İstanbul’a gelir. Ameliyat olur ve aynı gün hemşerilerinin bulunduğu bir gemiyle geri dönmek ister. Ne var ki Galata rıhtımına vardığında gemi kalkalı yirmi beş dakika olmuştur. Böylece İstanbul’da kalır. "Köyüm" yazısında o bu 'olayı şöyle anlatır: "Neden İstanbul'a geldim, istemediğim halde? Birkaç kez anlatmışımdır, iltihaplanan bademciklerim yüzünden geldim. Herkes "Gitme, gençsin. Yaşın biraz ilerleyince geçer" dedi. Evden de gitmemi isteyen yoktu. Dinlemedim, geldim. Kararım, hemen dönmekti. Bizim iki köyden memlekete gelenler vardı. ‘Ben de sizinle geleyim, iki gün bekleyin’ dedi. Vapura yetişemedim, kaldım. Seferberlik başladı. Ekmekçi askeri oldum.” Mıntzuri o kargaşa yıllarında haki üniformanın güvenliği içindedir. 1915 Mayısında köyüyle mektuplaşması kesilir. İki kez cevaplı telgraf çeker, sonuç alamaz. Üçüncü telgrafın cevabı yazısında “Burada değiller, bilinmeyen bir yere yollandılar.” diye yazar. Yaşamının bu kritik anını o “Savaş Yılları” adlı yazısında hüzünlü fakat yakınmasız bir dille anlatır. “Dedem Melkon seksen sekiz yaşındaydı. Annem Nanik elli beş, çocuklarım Nurhan altı, Maranik dört, Arahit iki, Haço dokuz aylık, karım Voğuda yirmi dokuz yaşında. Bunlar nasıl yürüdüler? Dedem Suazeg çeşmesine kadar gidemezdi. Gahmıhlı Kürt Temer gelmişti. Lusniklerin, bizim kuzenin halasının çiftçisiydi. Ben bildim bileli onların evinin çiftçiliğini yapıyordu. Bizim kadar Ermenice bilir ve konuşurdu. Getirdiği habere göre, Ermenileri 4 Haziran'da köyden çıkartmışlar. Demişti ki evlerinin kapılarını, kilise kapısı gibi öpmüş ve ayrılmışlar. Evinizde, sizden birsi ölse, siz de birlikte ölmez misiniz? Artık çalışabilir misiniz? İşlerinizi, içeri dışarı sürdürebilir misiniz? Ben askerdim, emir altındaydım." O askerdir ve parçalanmış bir bütünlükten geriye asker urbasıyla örtülmüş bir kimlikle kalabilmiştir.
Mıntzuri'nin geçmişine yönelik duyarlığı, yaşamının sonuna dek sıcaklığını koruyan Armıdan özlemi ve bir türkü İstanbul’a ısınamamışlığınının ipuçları daha çok bu dramda saklı olmalıdır. Onun daima geçmişin puslarından ayrıntılar ayıklayan tarzı, yaşadığı yerlere bağlılık duygusuyla da bütünleşerek bir vefa karakteri kazanır. 1970'Ierde Ermenistan Kültür Bakanlığının davetini kabul etmeyerek yurdunda kalmayı tercih eder. Bu bir' anlamda rahat bir yaşam tarzına, geçim kaygısının olmadığı bir geleceğe karşı yapılan tercihtir. Çünkü o hiçbir dönem geçim sıkıntısından kurtulamamış, yaşamını kıt kanaat sürdürmüş birisidir. On beş yıl Üsküdar'da yemcilik yapar. Arpa, saman, kepek satar daha sonra sekiz yıl bir fırında tezgâhtar olarak çalışır, Tokatlıyan otelinde yazıcı, muhasip olur, Otelin kapanıp iş hanı olması Taksim'deki Harutyun Kilisesi'nde ölümüne dek sürecek olan en rahat ettiği ise kavuşmasına da vesile olur. Sekiz yıl çalıştığı bu kilisede yazmak için bolca zaman bulur.
Kendisi yeteri kadar yazamadığına inansa da yazdıkları baş yapıt niteliğinde eserlerdir. O "bir elbiseyi dört, beş, altı yıl giyen kaldırımların kalabalıklarında herkes gibi yürüyen, fakat hiç kimsenin tanımadığı 'vapur veya trende ikinci sınıfla giden her sabah traş olmayan fakir semtlerde yaşayan, her türlü tasarrufu yapan, pek azının kişisel uğraşları olan” bizleri samimi ve sevgi dolu bir emekle, umutla anlatmış, yüreği ve bilinci bizden hiç ayrı düşmemiş bir yazardır. Zohrap 've Mıntzuri özelinde Türkiye'nin kültürel birikimine katkıda bulunmuş, halkların kardeşlik gerçeği ve ülküsünü yüceltmiş, eşitlikçi ve insani bir geleceğin düşünü yakınlaştırmak yolunda emek harcamaktan geri durmamış bütün aydınları, aydınlık savaşçılarını selamlamak için kendisi de bir aydınlık savaşçısı olan devrimin büyük şairi Yeğişe Çarents’i seçiyorum:
Uzak yakın yoldaşlara, dünyalara, güneşlere,
Ateş gibi ruhlara,
Yalım yalım yanan ruhlu herkese,
Güneş gibi sarı sıcak ruhları olanların,
Bu kudurmuş ölüm kalım kargaşasında
Kurban giden o canlara selam, selam.
Bizim Ermeniler  Tarık Dursun K. Bizim Ermeniler Dünya Gazetesi 05.06.1997
Yazar: Tarık Dursun K.
Başlık: Bizim Ermeniler
Yayın: Dünya Gazetesi
Tarih:  05.06.1997

Önce Armıdan diye bir yer var mı, varsa neresi orası… diye düşündüm. Öğrendim sonradan Erzincan’a bağlı, yetmiş haneli bir köymüş Armıdan. Ama tek değil, çifte Armıdan varmış biri bu Armıdan öbürü, büyük ve üç yüz haneli Armıdan. Yan yana en yakın Armıdan'lar biri büyüğü, öbürü küçüğü.
Küçük olanı, Fırat'ın sol kıyısına düşermiş, Munzur, Dağları'nın karşısındaymış. (Yani, eskinin Dersim Dağları'na bakışlıymış.) Ama Hagop Mıntzuri’nin "Armıdan/Fırat'ın Öte Yanı'nda bana anlattıkları, salt o Armıdan Köyü değil bütün bir Fırat boyu, bütün bir Güneydoğu Anadolu. Ermenisi ile Kürt'ü ile, Türk'ü ve Alevi kökenlileriyle üstelik.
Hagop Mıntzuri, alçak gönüllülükle hikâyeci olmadığını, yazdıklarının da hikâye yerine geçmeyeceğini öne, sürmüş alabilir. Buna (kitabını okursanız, katılır ya da katılmayabilirsiniz elbet) ben, kendi adıma, karşı çıkıyorum: Hagop Mıntzuri'nin o kitabında yer alan" hikâye niyetine anlattıkları (hiç tartışmasız) hikâye. Ya da daha açık söyleyeyim kitabındaki anlattıkları/ aktardıklarını bir bütünlüğe eriştirirseniz “anlatı”nın da ötesinde. Ve hikâye.
Hagop Mıntzuri, Armıdan "Köyü'nün öbür insanlarıyla birlikte, kendisi asıl başkişi. Görgü tanığı. Nelerin görgü tanıklığını yapıyor? Her şeyin. O anlatıyor biz, Fırat'ı Fırat'ın sağ ve sol kıyı yörelerindeki insanlarımızı (o hep unuttuğumuz, bilmediğimiz, hiç tanımadığımız insanlarımızı) onları ayakta tutan azınlık ya da çoğunlukla ortaklaşa yanlarını geçmişlerini ve güncellikleri ile tüm yaşantılarını, gelenek ve göreneklerini bir bir öğreniyoruz öğrenip tanıyoruz, bilgileniyoruz.
William Saroyan da bir Ermeni idi. Anadolu kökenliydi bugün gün ışığına çıkmış (çıkarılmış) başta Mıgırdiç Margosyan, öbür Ermeni yazarlarını enikonu tanıyoruz. Ne garip onları okudukça, Anadolu mozaiğini daha da yakından görüyoruz: Evet, Anadolu bir mozaik, her ırktan, her dilden ve her dinden insanları ile. Ama ister Ermeni, ister Türk, ister Kürt kökenli, ister Sünni, Alevi olsun, her yazarı okuduğumuzda, ''Anadolu'muzun ortak gerçeği ortaya çıkıyor. Kültür her yanı ile ortaklığımızın bir kanıtı.
Çok şaşırtıcıdır hangi kökenden gelmiş olursa olsun, o yazarın bize aktardıklarına yabancılık çekmiyoruz. Lütfü Kaleli mi, Yusuf Ziya Bahadınlı mı, Fakir Baykurt mu, Osman Şahin ya da Bekir Yıldız mı Hagop Mıntzuri ya da Mıgırdiç Margosyan mı? Ve Yaşar Kemal mi, Samim Kocagöz mü, Kemal Tahir mi, Zeyyat Selimoğlu ya da Yaman Koray ya da Mehmet Başaran mı…
Evet, bize Anadolu mozaiğini, o mozaiğini oluşturan Anadolu insanını olanca ortak kimliği ile, ortak gelenek ve gelenekleriyle o yazarlar bize anlatıyorlar. Ben Hagop Mıntzuri’yi okurken, hiç yabancılık çekmedim, öbür Ermeni olmayan yazarları okuduğumda da bu denli bir yabancılıkla karşılaşmamıştım.
Fırat’ın Karşı Bayırı, Gabanı ve İnsanları  Zeki Arıkan Fırat’ın Karşı Bayırı, Gabanı ve İnsanları Toplumsal Tarih Dergisi 01.02.1997
Yazar: Zeki Arıkan
Başlık: Fırat’ın Karşı Bayırı, Gabanı ve İnsanları
Yayın: Toplumsal Tarih Dergisi
Tarih:  01.02.1997

Kaynağını Erzurum ovasının kuzeyindeki dağlardan alan Karasu, Erzincan'ı geçtikten sonra Munzur Dağlarının eteklerini yakından izleyerek birdenbire daralan Kemah Boğazına girer. Karasu'nun adı bu yörede artık sadece Fırat'tır. Kemah Boğazını aşan Fırat, kimi zaman genişleyen vadilerden fakat çoğu kez yalçın kayalıklar arasından sessizce akar ve Munzur Dağlarının eteklerinden çıkan çaylarla, derelerle beslenir. Bu kayalıklar, dağlar, tepeler içinde Sivas-Erzincan demiryolu geçmektedir ki bu hat buharlı lokomotiflerin kararttığı karanlık tünellerle dolu bulunmaktadır. Fırat, İliç topraklarını aşar aşmaz Çaltı suyuyla birleşir ve bu birleşme noktasından bir dirsek yaparak güneye doğru kıvrılır ve Eğin kasabasının önünden geçer. Bu nehrin, yöre insanları ve bu insanların yazgısı üzerinde önemli bir rol oynadığına şüphe yoktur.
Üzerinde duracağımız Hagop Mıntzuri'nin (18861978) Armudan Fırat'ın Öte Yanı başlıklı kitabındaki öyküler, söz konusu köy merkez olmak üzere aşağı yukarı sınırlarını çizdiğimiz bir mekânda geçmektedir. Fırat'ın sağ kıyısında, Kuruçay yakınında Armıdan adını taşıyan iki köy vardır. Biri büyük (kebir), diğeri küçük (sağir) olarak adlandırılmıştır ki yazarın doğum yeri Küçük Armudan'dır. Ancak gerek yazılı kaynaklarda gerek çevre köyler halkının dilinde Armudan olan bu adın niçin Armıdan biçiminde yazıldığını müteveffanın anısını incitmeden belirtmek isterim. Öte yandan Armudan adının da son yıllardaki anlamsız bir uygulamadan nasibini alarak değiştirildiğini görüyoruz. İçişleri Bakanlığı, 1960'lı yıllardan beri kimi zaman artan kimi zaman yavaşlayan bir hızla birçok köy ve mezranın adını, "iltibasa yol açtığı" gerekçesiyle değiştirme yoluna gitmiştir. Bu kervana son yıllarda şehirlerimizdeki cadde, sokak ve meydan adlarını, kendi dünya görüşleri doğrultusunda değiştirerek bir yaz-boz tahtasına dönüştüren belediye başkanlarımız da katılmıştır. Bu hastalıktan ne zaman kurtulacağımız doğrusu merak konusudur.
Yer adları elbette değişebilir. Büyük tarihsel dönemeçlerde toplumsal, siyasal ve kültürel yapının değişmesinin yankılan yer adlarını da etkiler. Milli Mücadelenin merkezi olan Ankara, Cumhuriyet'in kurulması ve şehrin yeniden yapılanmasıyla birlikte, dönemin ruh ve anlayışına uygun kavramları içeren isimleri bağrında taşımaya başlamıştır. Benzer bir yaklaşım, İzmir için de geçerlidir. Ancak günümüzde yer adlarının değiştirilmesi o denli bilgisizce ve bilinçsizce yapılmaktadır ki bunu açıklamaya olanak yoktur. Çünkü yabancı kökenli yer adlan Türkçeleriyle değiştirilirken, öz Türkçe olan ve Anadolu'yu yurt tutan Oğuz boylarının, bu boylara bağlı oymak ve obalarının adlarıyla ilintili olan yerlerin adlarının da değiştirildiğini görmek insanı şaşkına çeviriyor. Anadolu'nun tarihsel damgası böylece silinerek bunun yerine sahte mühürler vurulmaktadır. Bu iş Anadolu coğrafyasını sözde Türkleştirmek uğruna yapılıyorsa neden Türkçe olan yer adlarının değiştirilmesi yoluna gidilmektedir?
Türklerin Anadolu'ya ayak bastığı tarihlerde buradaki yer adları haliyle yabancı kökenliydi. Bunların çoğu Türkçe söyleyişe uyduruldu. Şehirlerimizin ve kasabalarımızın adları bu yöntemin ilgi çekici bir örneğini vermektedir. Diğer adlar olduğu gibi korundu. Bunun yanında yeni kurulan yerleşim yerleriyle birlikte ova, dere, dağ, tepe, akarsular vb yeni adlar aldılar. Anadolu'nun toponomisi köklü ve yapısal bir değişikliğe uğradı. Bugün, yabancı kökenli kabul edilen yer adlarının ayıklanması yerine bu toponominin ayrıntılarına inilmesinin daha sağlıklı sonuçlar doğuracağına inanıyoruz.
Yer adlarında yapılan değişikliklerin yalnız tarih araştırmalarında değil, günlük yaşamda da akıl almayacak kadar büyük karışıklıklara yol açtığına şüphe yoktur. Bununla birlikte bu konuda yalnız olmadığımızı, bütün Balkan ülkelerinin Türkçe yer adlarına karşı amansız bir kıyıma giriştiklerini anımsamakla yetiniyoruz. Gelelim Fırat'ın öte yanına:
Küçük Armıdan doğumlu olan yazarın kaleminden çıkan bu öyküler Kemah-İliç-Eğin üçgeninde yer alan yöreyi, "Köyleriyle, giysileriyle, ahalisiyle, halet-i ruhiyesiyle... " bize anlatmakta ve tanıtmaktadır. Bu öyküler, yazarın kişisel gözlem ve çocukluk anılarından derin izler taşımaktadır. Kendisiyle aynı zaman dilimini ve mekânı paylaşan bütün insanlar bu öz yaşamsal öykülerde yer alır. Öyküler, XIX. yüzyılın sonlarıyla XX. yüzyılın başları arasında sınırlanabilen bir zaman dilimi içinde geçer. Ancak birinde Sivas-Erzincan demiryolundan söz edildiğine göre, yukarıda belirtilen zaman diliminin biraz daha genişlediği görülür. Kimi öykü kahramanlarının da İstanbul'a kadar uzandığına tanık oluyoruz. Amacımız bu öykülerin yazınsal değerini irdelemek değildir. Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz nokta, bu öykülerin yörenin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısının anlaşılmasına son derecede önemli bir katkıda bulunması ve bu konuda oldukça zengin malzeme vermiş olmasıdır.
Sosyal yapıyı oluşturan kurumlar, söz ve kavramlarla deyimlerin, yörenin bütün köylerinde çarpıcı bir özdeşlik gösterdiği anlaşılmakta ve bu bağlamda ortak bir dilin kullanıldığı göze çarpmaktadır. Zihniyet, espri anlayışı, doğa karşısında tutum, kılık-kıyafet vb konularda da bir Türkle bir Ermeni ya da bir Kürt arasında hemen hemen hiçbir fark görülmemektedir. Eğin'in zengin mi zengin folkloru yöre halkının beğenisinin ortak paydasıdır. Bu durum, söz konusu alandaki bütün insanların aynı doğal, sosyal ve ekonomik koşullar içinde bulunmasıyla açıklanabileceği gibi, yüzyıllarca süren birlikteliğin, ortak yaşayışın bir sonucu olarak da algılanabilir. Bu ortak yaşayış, artık bugün unutulmaya yüz tutmuş nice efsaneler üretmiş nice folklor ürünleri yaratmıştır.
Günlük yaşamda kullanılan birçok sözcük ortaktır. Davarların kapatıldığı yer kom'dur. Ekmek tandırdan egiş'le çekilip alınır, mayalı hamurdan yağda kızartılarak yapılan bir çeşit ekmeğe bişi denir. Köyün birtakım kamu hizmetlerini yerine getiren kişi kizirdir. Çıkılması güç yokuş yerler gaban olarak adlandırılır. Kom'da kuzular, koyunlardan çağ'la ayrılan bölüme konur. Keşkek, bütün yörede en makbul bir yemek olarak görülür. Çorba kâsesi uskura'dır. (üsküre, ZA). Toprak bacalar (dam), yağmur ve kar sularına karşı loğlanarak düzeltilir ve akmalarının önüne geçilir. Şalgam (çelem) turşusu pezik (pazuk, ZA) olarak bilinir. Binaların damlarının uzantısının altında kalan bölümler ertme'dir (örtme. ZA). Yapıların duvarlarında hatıl, damların örtülmesinde mertek kullanılır. "İnsanın eceli saati gelmesin. bir mahana (mahna ZA) olur." Günlük konuşmalarda en çok kullanılan bu mahana/ mahnanın sanırız bahane sözünün halk ağzındaki söyleyiş biçimidir. Türk köylerinde de bu söz son derece sık kullanılır. Dahası kalın k sesinin g olarak söylenmesi (panga/hanka, pangonot/banknot, gara/kara, gız/kız, gatır/katır vb) yöredeki Türk ve Ermeni ağzının ortak özelliği olarak görülmektedir. Bütün bunları işaret ettikten sonra, Mıntzuri'nin kitabında geçen, sosyal, ekonomik ve kültürel yapının ortak dilini oluşturan birkaç söz üzerinde daha durmak istiyoruz:
Laçag, leçek: Bezden tülbentten yapılmış, başörtüsü demektir. Ancak yöredeki Türk köylerinde neçek olarak geçmektedir.
Bacılık: Kızlar ve kadınlar arasında kardeş yerine tutulan yakın arkadaş, kardeşlik anlamına gelmektedir. Ancak bacılık iki kişi arasında bir dayanışmayı ve sırdaşlığı anlatmaktadır. Bacılık, bir başka köyden de tutulabilir. Bu durumda her ikisinin kapısı bir diğerine her zaman açıktır.
Gelinlik Tutmak ya da gelinlik etmek: Köy yerinde yeni gelinlerin, kocaları dışında aile büyükleriyle bir saygı ifadesi olarak yüksek sesle konuşmaması ya da konuşurken aracı kullanması anlamına gelmektedir. Gelinlik etmek, kayınvalide için yaklaşık bir yıl sürebilir. Kayınpeder için belirli bir süre yoktur. Ömür boyu gelinlik edildiğini kişisel gözlemlerime dayanarak, söyleyebilirim.
Ghab, hab (h, kh sesi verilerek söylenir): Hab, köy ve yaylada sütün ortaklaşa kullanılmasıdır. Basit ve ilkel kooperatifçiliğin dikkate değer bir uygulaması olarak görülmektedir. Sütün ortaklaşa ve sırayla kullanılmasına hab etmek denilir. Bu uygulamada, sağılan süt belirli bir süre bir evde toplanır, sütü alan ev (çadır), aldığı sütü ağaç çubuklarla ölçer ve bunlara sütün seviyesini belirlemek için birer çentik atar Sütün geri verilmesi sırasında bu ağaç çubuklar kullanılır. Bu çubuklara haz (h, kh sesiyle) denir. Daha doğrusu bu hazlar kadar süt karşı tarafa verilir. Böylece kimsenin kimseye hakkı geçmez. Habın en önemli yararlarından biri, yağ, peynir vb üretiminin arttırılmasına katkıda bulunmasıdır. Hab, Anadolu'da olduğu gibi Kafkaslarda da yaygın bir ekonomik dayanışma olarak görülmektedir.
Hekürge-hakuka: Toprak ve kilden yapılmış suyolu, bahçe duvarlarındaki ark suyunun geçmesini sağlayan göz. Duvar altından geçen suyolu deliği. Kışın ya da baharda evlerde, damlarda (ahır), komlarda çıkan su, hakuka'ya alınarak dışarıya akıtılması sağlanır, böylece denetim altına alınmış olur.
Mıntzuri'nin küçük öykülerden oluşan bu kitabı, ortak bir kültürün, ortak bir geçmişin, ortak bir yaşamın kapılarını açan bir anahtar ödevi görmektedir. Müteveffanın henüz Türkçeye çevrilmeyen diğer eserlerinin de dilimize kazandırılmasının araştırmacılara yeni ufuklar açacağına şüphe yoktur. Anısını saygıyla anmayı bir borç biliyorum.
Komşularımız  Dursun Kırbaş Komşularımız Cumhuriyet Gazetesi 19.08.1996
Yazar: Dursun Kırbaş
Başlık: Komşularımız
Yayın: Cumhuriyet Gazetesi
Tarih:  19.08.1996

Son günlerde Hagop Mıntzuri'nin iki kitabını okudum. Birincisi "İstanbul Anıları (1897–1940)", ikincisi "Armıdan/ Fırat'ın Öte Yanı". Birincisi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları'ndan, ikincisi ise Aras Yayınları'ndan yayımlandı.
Hagop Mıntzuri bir Anadolu insanı. "Fırat'ın Öte Yanı"ndan, ya da 20. yüzyıl başlarındaki deyişle "4. Ordu’dan. Birinci kitap Mıntzuri'nin anıları, ikinci kitap ise kısa kısa öykülerden derlenmiştir. Aslında ikinci kitabı "Armıdan"ı da okuyunca insan, bunların da öz yaşamsal öyküler olduğunu fark ediyor. İlk yazıldığında Ermenice azınlık gazetelerinde yer alan bu öyküler yakın zamanlarda Türkçeye kazandırılmış.
Öykülerindeki kahramanları Türk’tür, Kürt’tür, Alevidir, Ermenidir. Mıntzuri’nin yaşadığı, birlikte olduğu bütün insanlar öykülerindedir. Kendisiyle aynı zaman dilimini ve mekânı paylaşan bütün insanlar bu öz yaşamsal öykülerde yer yer alır.
İstanbul anılarında adım adım dönemin İstanbul’unda Beşiktaş'taki yaşamı yalın bir anlatımla bulursunuz. Öbür azınlıkları da padişah ve saray çevresini de anılarda bir çocuğun gözüyle abartmaya kaçmadan bulursunuz. Yine hiçbir abartma yapmadan o günkü yaşam bütün çıplaklığıyla İstanbul anılarında yer almaktadır. Anadolu'dan gelen her Türkiyeli vatandaş gibi, doğduğu, büyüdüğü yer, Mıntzuri'nin köyü, gözünde tütmektedir. Armıdan bir başkadır. Armıdanlı birisini görünce kardeşini görmüş gibi sevinmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde resmi tarihin dışında aşağıdaki halk he yapmaktadır? Anadolu köylüsü ne durumdadır? İşte Mıntzuri’nin anılarında ve öykülerinde biz bunu görmekteyiz. "Benim Memleketimin. Türkçesi" bölümünde, "Bizim memleketin Türkleri, Kürtleri ve de biz Ermenler Türkçe 'K' harfiyle başlayan bütün kelimeleri "g" ile söyleriz. Biz k'yı 'g'ye çeviririz. Bütün doğu illerinde de aynısını yaparlar. Bizim ilçenin Türkçe adı Kuruçay'dır. Biz Guruçay deriz. 'Guruçay, Fırat'ın sol kıyısında, Kemah'la Eğin arasında derin, kumlu vadileri olan bir bucaktır. Altmış altı parça köyden oluşur. En bilinenleri iki Armıdan'dır". Mıntzuri'yi okurken Anadolu, özellikle Fırat'ın doğu kıyısının panoramik tablosu gözümüzün önüne gelir. Hagop Mıntzuri insanları ayı rmaz. Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi hepsini sonsuz bir sevgiyle sevdiğini eserlerinde okuyucuya hissettirir.
Halklar arasında yeni duvarların örüldüğü günümüzde, Mıntzuri, Cengiz Bektaş'ın "komşularını" araması gibi:
Agopi taşındı.
Koço gurbette kaldı. Salepçi geçen yıl öldü.
Bozacı neden hala geçiyor kış gecesinde?
İlk lakerdayı yapmıyor artık Jak.
Tenekeci Simon şimdi çöpçü.
Dişçi Onnik zor yürüyor karısının kolunda.
Söyleşiler.
Yakınma. (Dışların İçi, Sf. 22, Cem Yay.)
İçimize sımsıcak barışçı, dostluk duyguları yayıyor.
Şiirimsi bir anlatımı var Mıntzuri'nin, Hagop Mıntzuri, bu toprağın yetiştirdiği bir insanımız. Hepimizin dostu.
Ah Armıdan, Oy Fırat, Hey İstanbul  Hüseyin Şimşek Ah Armıdan, Oy Fırat, Hey İstanbul Demokrasi Dergisi 16.06.1996
Yazar: Hüseyin Şimşek
Başlık: Ah Armıdan, Oy Fırat, Hey İstanbul
Yayın: Demokrasi Dergisi
Tarih:  16.06.1996

Erzincan'ın Armıdan köyünde doğan Ermeni yazar Hagop Mıntzuri'nin öngörüsü gerçekleşiyor.
"Yazdıklarım özgünlük taşıyorsa, toprağın altında kalmış olsalar da aranır, bulunur, gün ışığına çıkarılır. Yazı ölmez, yazı ölümsüzdür" demişti. Anadolu'da sürgün vermiş Ermeni köy edebiyatına, yıllarca uzak kaldık, Hatta bütünüyle, habersizdik. Perde, yavaş yavaş aralanmaya başladı.
Tarih Vakfı Yurt Yayınları arasında ve 1994'te yayımlanan "İstanbul Anıları 1897–1940" adlı kitabından sonra, istemeden ömrünün büyük bölümünü İstanbul'da geçiren Hagop Mıntzuri'nin, kimi öyküleri de basıldı. Aras Yayınları'nın, "Armıdan Fırat'ın Öte Yanı" adıyla yayımladığı kitabı, önceki gibi yine, Getronagan Lisesi Müdiresi Silva Kuyumcuyan Türkçeye çevirmiş. Gelişmeler gösteriyor ki, bundan Sonra "Ermeni köy edebiyatı" ve "Türkçede Ermeni edebiyatı" daha bol verili ve kapsamlı olarak gündemimize oturacak.
Ermeni köy edebiyatıyla ilgili kaynaklar, gelişme aşaması olarak 19. yüzyılın sonlarını işaret ediyor. Bölge olarak ise daha çok Van, Muş ve Elazığ'da yoğunlaşma vardı. Ermeni edebiyatının Anadolu'daki öncüsü olanak kabul gören Hırimyan Hayrik, Van'da bir matbaa bile kurmuştu. "Öncü Hayrik ama çığır açan Karekin Sırvantsdyants'tır" denir. 1860–1915 yılları arasında yaşayan Harputlu Harutyunyan'ın öğrencileri arasından da birçok Ermeni yazar yetişti. Ermeni köy edebiyatı kapsamında anılanların içinde Palulu Melkon Gülciyan, Malkaralı Garo, Muşlu M. Keham yer alıyor.
Mıntzuri, Anadolu'daki Ermeni köy edebiyatında önemli bir yere sahip. Onun için yapılan, İstanbul’da "köylü kalmakta ısrar ederek yazan" tanımlaması, boşuna değil. İlk kitabının, "bir köylünün İstanbul anıları" olarak anılması da öyle. İstanbul’da Beşiktaş, Ortaköy ve Kınalı ada’da oturan Mıntzuri, büyük kentin sofralarına bile alıştıramadı kendini. Çatallı-bıçaklı yemek davetlerini hep reddetti. Ziyaretlerini, yemek sonralarına getirmek için, özel çaba harcadı. Buna rağmen, yemeklere denk geldiğinde, hep tok olduğunu söyledi. İstanbul’un görkemi, onu zerre kadar cezbetmedi. Ama Armıdan'dan söz açılmaya görsün, bütün sıkılganlığını bir kenara bırakır, Fırat'ın coşkunluğuna kapılıverirdi.
Köylü kalmaktaki inadını, o dönemdeki kimi gerekçelerini anlamakla birlikte, çoğumuz sonuç itibarıyla onaylamayız. Ama sorun bu mu? Mıntzuri'nin yazarlığının kendine has özellikleri sıralandığında, ulaşılması gereken öz ortaya çıkıyor.
Mıntzuri'nin yazılarının tümü, 300'ün üzerinde. Bunların büyük bölümü, İstanbul’da yayımlanan Ermenice günlük gazete Marmara'da yer aldı. Yazılarını ilk kez, 1959'da ve "Mavi Işık" adıyla kitaplaştırdı. Bunu Armıdan, Turna Nereden Gelirsin, Yaşamış Olduğum Yerler adlı eserler izledi.
Hagop Mıntzuri, bir otodidakt. Ne biliyorduysa, okul eğitimi görmeden öğrendi. Öykülerinin genelinden çıkan ilk sonuçlardan biri şudur: Bir Anadolu insanı olarak, sadece Ermeni cemaatine ait değildi. Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, Safilerin içindeydi. Dolayısıyla, anlattıklarının bu mozaik açısından belgesel değeri vardır. Öte yandan, İstanbul'u da örneğin Halit Ziya ya da Hüseyin Rahmi'den farklı yazmıştır. Öyküle halayık, saka, hamal, hamurkar, süpürgeci, ciğerci, fırıncı gibi mesleklerden insanlar, sadece ayrıntı veya çeşni olarak yer almaz.' Anadolu insanında olduğu gibi, büyük kentteki "alt tabaka" bireyinin de ayrıntılarına iner. Kısa entarili Gabanlı sazendeler, onlara eşlik eden tefçiler; Ermenice, Kürtçe, Türkçe şarkı, türkü söyleyen "taşra bülbülleri", Gosdan emmiler, Tamam Mamalar, Ermenice konuşan Poşalar, Kızılbaş Zınzınutlular, Kürt Gahmıhlılar, Türk Gosdıgalılar... Bakışı dar değildir. Sinanpaşa Camii önündeki yoksul hamal da, Tibetli doktor da, padişah Abdülhamit de yer alır yazılarında.
Yıllardır kıyılıp durulan halkların hümanizminden damıtılmış bir şölen başlıyor. Eski nehir yataklarında oyalanmaktan vazgeçip, gürül gürül akan sulara dönmenin sayısızca yollarından biri de bu şölene katılmaktır.
Hagop Mıntzuri’yle Armıdan ‘dan İstanbul’a  Osman Köker Hagop Mıntzuri’yle Armıdan ‘dan İstanbul’a Yazın Kültür Dergisi 01.06.1996
Yazar: Osman Köker
Başlık: Hagop Mıntzuri’yle Armıdan ‘dan İstanbul’a
Yayın: Yazın Kültür Dergisi
Tarih:  01.06.1996

Armıdan köyünün yakınındaki Surp Sarkis Dağının yamaçlarında bir Kil Tepesi vardır. Buradaki kil ocaklarından çamaşırda, baş yıkamakta kullanılmak veya kundak bebelerinin altına konmak üzere kil çıkarılırdı. Bu iş de genellikle kadınların görevleri arasındadır. Bir gün Kil Tepesinde bir karışıklık olur. Herkes oraya koşmaktadır. Az sonra haberi köye gelir: Kil Tepesi çökmüş, Demircilerin gelini toprak altında kalarak ölmüştür. Köydekiler çok üzülür. Ölen sadece gelin değildir, karnında da bir çocuk vardır. İki can birden gitmiştir, hem de hamileliğin son ayında. Neyse az sonra bir haber daha ulaşır. Gelin kıl payı kurtulmuştur. Tepe meğerse gelinin tam üzerine çökmemiş, bütün bedeni toprak altında kalırken, entarisinin eteğinin ucu dışarıda kalmış. Yetişenler de kadıncağızın yerini eteğinden tespit ederek boğulmadan kurtarmışlar.
Ermeni yazar Hagop Mıntzuri (Demirciyan), "Kil Tepesi" adlı öyküsünde bunları anlatır. Ve öykünün sonuna ekler:
"Bu anlattıklarım, hikâye yazmak için kurgulanmış şeyler değil. Kil Tepesi’nde toprak altında kalan Demircilerin gelini benim annemdir. Bana hamileliğinin son ayındaymış. Olaydan yirmi beş gün sonra dünyaya gelmişim. Olduğu gibi, benim öykümdür bu... "
Mıntzuri'nin böyle bir mucizevî olaydan sonra doğduğunu, Nisan 1996'da yayımlanan, "Kil Tepesi"nin de aralarında bulunduğu 21 öyküden oluşan "Armıdan, Fırat'ın Öte Yanı" adlı kitabından öğreniyoruz. Ermeni yazarın 1915'te nasıl bir tesadüf sonucu sağ kaldığını ise 1993'te yayımlanan "İstanbul Anıları"ndan öğrenmiştik.
1914'te bademcik ameliyatı için birkaç günlüğüne İstanbul’a gelen Mıntzuri, köyüne dönmek üzere iskeleye gittiğinde, vapuru az farkla kaçırdığını öğrenir. Mecburen İstanbul’da kalır. Savaş çıkıp seferberlik ilan edilince de askere alınır. İstanbul’daki Eğinli Ermenilerin çoğu gibi ekmekçilikten anladığı için Selimiye kışlasında ekmek işine verilir. Mıntzuri o günleri şöyle anlatır:
"1915 yılı Nisan ayında İstanbul'daki Anadolulu Ermenilerin tehciri başladı. Ben zaten askerdim. Mayıs ayında memleketten mektup gelmedi. İki kez cevaplı telgraf çekildi, cevaplanmadı. Üçüncüsünde 'Burada, değiller, bilinmeyen bir yere yollandılar' diye cevaplandı. Dedem Melkon seksen sekiz yaşındaydı. Annem Nanik elli beş, çocuklarım, Nurhan altı, Maranik dört, Arahit iki yaşında, Haço dokuz aylık, kadım Voğuda yirmi dokuz yaşında. Bunlar nasıl yürüdüler? Dedem, Suazeg çeşmesine kadar gidemezdi. Gahmıhlı Kürt Temel gelmişti. Lusniklerin, bizim kuzenin halasının çiftçisiydi. Ben bildim bileli onların evinin çiftçiliğini yapıyordu. Bizim kadar Ermenice bilir ve konuşurdu. Getirdiği habere göre, Ermenileri 4 Haziranda köyden çıkartmışlar. Demişti ki, evlerinin kapılarını, kilise kapısı gibi öpmüş ve ayrılmışlar. Evinizde bizden birisi ölse, siz de birlikte ölmez misiniz? Artık çalışabilir misiniz? İşlerinizi, içeri dışarı sürdürebilir misiniz?.. Ben askerdim emir altındaydım. Bırakırlar mıydı ki oturayım? Akşama kadar ortada olmak zorundaydım."
Hagop Mıntzuri, 1886 yılında Erzincan'da Armıdan köyünde doğmuş. Eğin (yeni adı Kemaliye) ilçesine yakın bir köy olan Armıdan (yeni adı Armutlu) Türk, Kürt ve Kızılbaş köylerinin ortasındadır. Bu çok kültürlü ortam Mıntzuri'nin öykülerine de damgasını vurur. Kahramanları sadece Ermeni köylülerinden ibaret değildir 'Kürtler, Türkler, Kızılbaşlar da öykülerinde sürekli olarak öne çıkar. Mıntzuri'nin öyküleri büyük ölçüde kendi yaşamından çıkmıştır ve kahramanları gerçek hayattan alınmıştır. Ermenilerin Türkler ve Kürtlerle iç içe ve "barış içinde" yaşadığı günlerdir.
Bu ortamda Ermeniceyi Ermeniler kadar bilen tek kişi yukarıda da adı geçen Kürt Temel değildir. "Bu adam Ermeni değil!" adlı öyküde yazar, Teğutlu kizir Muharrem'in başından geçenleri aktarır. Uzun bir yolda bir geceyi bir Ermeni köyünde geçirmek zorunda kalan Muharrem yaşlı bir karı kocaya kendisini Ermeni olarak tanıtır. Yemek boyunca kusursuz bir Ermenice konuşan Muharrem gösterilen yatakta yattıktan sonra, kadın nereden sezdiyse kocasına, "Bu adam Ermeni değil" der. Adamın yanıtı ise kesin ve ikna edicidir:
"Haydi be! Sen Ermenisin, o değilmiş! Sen köyünü adım adım gezsen öyle bir Ermeni bulur musun? Sen ne anlarsın, Ermeni kimdir, kabak kafalı? Sen onun yarısı kadar Ermenice bilir misin? Bir Göklerdeki Babamız duasını söyledi, ben bile onun kadar söyleyemem. Hayrikcan'ı biliyor. Sen bilir misin?"
Mıntzuri, ilkokul son sınıfta İstanbul’a gelir. Robert Kolej'de okur. Ama okul değil de daha çok hayat biçimlendirir onu. Kitaplarında hayatın içinden çıkan emekçi tipleri çizmesi belki ondandır. Vart Şigaher, Mıntzuri'nin ölümünün ardından kaleme aldığı satırlarda onun için şu ifadeleri kullanıyor:
"Mıntzuri aşağıdakilere, çalışanlara, esnafa, işçiye çok yakın durdu. Onların bileğinin, terinin, çileli yaşamının, gündelik sıkıntılarının öyküsünü iletti bize. Onların ruhlarında saklı duran içtenliği, duygu temizliğini, basitliği ve insani soluğu gözler önüne serdi."
"İstanbul Anıları"nda da çok kültürlü yapının izlerini buluruz. Özellikle yüzyılın başını anlatan sayfalarda Ermeni, Rum, Yahudi, Türk, Kürt, Karamanlılardan oluşan bir mozaik aktarılır. Irkçı bakış açısının hemen herkesin kafasına yerleştirdiği, başta Yahudiler olmak üzere azınlıkların zengin ve asalak bir tabaka olduklarına dair önyargıları ya da Kürtlerin İstanbul’a ancak 1950'lerden sonra gelmeye başladığı gibi saplantıları da bertaraf edecek birçok veri vardır Mıntzuri'nin anılarında.
İlk öyküsü 1906'da Masis gazetesinde yayımlanır. Mıntzuri'nin daha sonra yazacaklarının da habercisi olan "Gelin ile Güvey" adlı bu öykü, köy yaşamından bir tasvirdir. Büyük bir kısmı Ermenice günlük gazete Marmara'da yayımlanan 200'ü aşkın öyküsüyle yazar, "Ermeni taşra edebiyatı" ya da "köy hikâyeciliği”nin en tanınmış isimlerinden olur. Mıntzuri'nin Ermenice olarak dört kitabı yayımlanmış: "Gabuyd Luys" ("Mavi lşık"-1958), "Armıdan" (1966), "Gırung Usdi Gukas?" (Turna Nereden Gelirsin?-1974) ve "Değer Ur Yes Eğer Yem" ("Yaşamış Olduğum Yerler"-1984).
Hagop Mıntzuri gözlemlerini, anılarını sürekli olarak basit bir dille kaleme aldı ve yazdıkları hemen gazetede yayımlandı. "Gırung Usdi Gukas?"ta yer alan "Hesaplaşma" bölümünde Mıntzuri'nin yaptığı döküm şöyle: 225 öykü, 75 kronoloji, 26 kırsal anlatı, 12 masal, İstanbul Anıları'nın giriş yazısını yazan Silva Kuyumcuyan ve Necdet Sakaoğlu ise Mıntzuri'nin dili konusunda şunları belirtiyor:
"Mıntzuri'nin üslubu konuşma dilindedir. Onun anlatımındaki tadı yakalayamayanlar için, dil kurallarını bilmediğini sanmak olasıdır. Oysa Mıntzuri, Ermenicenin, Türkçenin, Fransızcanın ve İngilizcenin anlatım kurallarını, bu dillerin edebiyatlarını bilen bir feromendir. O, bir 'köy yazarı' olmayı yeğlediği için bu üslubu seçmiştir."
1978 yılında yitirdiğimiz Mıntzuri'ye her şeye karşın şanslı bir yazar gözüyle bakabiliriz. iki kitabı da Türkçeye titiz bir çevirmen (Silva Kuyumcuyan) tarafından çevrildi ve titiz çalışan iki yayınevi tarafından yayımlandı. "Değer Ur Yes Yeğer Yem" Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından yayımlandı. "Değer Ur Yes Yeğer Yem" Tarih Vakfı Yurt yayınları tarafından Kasım 1993'te "İstanbul Anıları" adıyla yayımlanırken, Aras Yayıncılık da 44 öyküden oluşan "Armıdan"ın 21 öyküsünü yayımladı. Kendileriyle görüştüğümüz yayınevi yetkilileri kitabın ikinci kısmının da yakında yayımlanacağını belirtiyorlar. İki kitapta da, metinde geçen Ermenice sözcükleri açıklamak için dipnotlar konmuş. Aras Yayıncılık ayrıca kitabın sonuna dizin ve öykülerde geçen yerlerin şimdiki adlarını içeren bir liste koymuş. Bu bakımdan bu iki kitabın sadece edebiyatseverlerin değil tarihçilerin, etnik sorunları araştıranların da dikkatini çekmesi gerekir. Ermeni edebiyatı Türkiye'de yeterince tanınmıyor. Türkler sadece Ermeni edebiyatını değil, yüzyıllar boyunca iç içe yaşadığı bu halkın kendisini de artık yeterince tanımıyor. Mıntzuri'nin iki kitabı -aynı ekolün devamı olan Mıgırdiç Margosyan'ın yazdığı iki kitap "Gâvur Mahallesi" ve "Söyle Margos Nerelisen?" gibi- Ermenileri Türklere tanıtmak bakımından da iyi örnekler. İsteyen, bu kitapları "Ermeni kültür ansiklopedisi" gözüyle de okuyabilir.
Hagop Mıntzuri’nin “Armıdan” veya<br>“Fırat’ın Öte Yanı”  .. Hagop Mıntzuri’nin “Armıdan” veya
“Fırat’ın Öte Yanı”
Çaba Dergisi 01.01.1996
Yazar: ..
Başlık: Hagop Mıntzuri’nin “Armıdan” veya
             “Fırat’ın Öte Yanı”
Yayın: Çaba Dergisi
Tarih:  01.01.1996

Diyarbakır'ın yetiştirdiği değerli yazarlarımızdan Mıgırdiç Margosyan, nasıl, "Gavur Mahallesi" ve "Söyle Margos Nerelisen"de memleketimizin o güzel mozayiğini, örf ve adetleriyle anlatıp bizi, insanlarımızın dil, din, ırk ve renk faktörüne göre ayrılmayan mutlu günlerine götürüyorsa Hagop Demirciyan (Mıntzuri) da çocukluk yıllarının geçtiği Eğin'in Armıdan Köyünü, bizlere yeniden yaşatıyor gibi.
16 Ekim 1886'da Erzincan'a bağlı yetmiş haneli köyde doğan Demirciyan veya diğer soyadıyla Mıntzuri, “Fırat’ın Öte Yüzü”nü bize anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız bir yaşamı köy ve köylü insanlarımızın doğayla olan bağlantılarını canlı bir şekilde önümüze koymaya çalışır.
İlkokulu Armıdan'da okurken İstanbul'a göçerler. Burada Robert Kolejini bitirir. Yazarımızı biçimlendiren aslında okul yaşantısı olmaz o kendi kendini yetiştirerek toplumsal çabaya hazırlamaya gayret eder.
Hagop Demirciyan, kitabının başında kendi yaşantısına değinirken, montajını kendi elleriyle para ve mevkiden uzak yaptığı için, bir bakıma bu fikrinin kendisini cezalandırdığına değinir. Çünkü toplumun ancak etiketli kişilere itibar ettiğini adeta hayıflanarak belirtir.
Yapıtında köy, yaşadığı günler ve kronolojlierini verdiğini belirten Mıntzuri, insan ve doğa ilişkisini olağanüstü bir anlatımla satırlara aktarır.
1978 yılında aramızdan ayrılan değerli yazar Hagop Demirciyan (Mıntzuri)'nin anısı önünde saygıyla eğilirken kitabı bize gönderen değerli hemşerimiz Mıgırdiç Margosyan’a da teşekkür ediyoruz.
  
Diyarbakır'ın yetiştirdiği değerli yazarlarımızdan Mıgırdiç Margosyan, nasıl, "Gavur Mahallesi" ve "Söyle Margos Nerelisen"de memleketimizin o güzel mozayiğini, örf ve adetleriyle anlatıp bizi, insanlarımızın dil, din, ırk ve renk faktörüne göre ayrılmayan mutlu günlerine götürüyorsa Hagop Demirciyan (Mıntzuri) da çocukluk yıllarının geçtiği Eğin'in Armıdan Köyünü, bizlere yeniden yaşatıyor gibi.
16 Ekim 1886'da Erzincan'a bağlı yetmiş haneli köyde doğan Demirciyan veya diğer soyadıyla Mıntzuri, “Fırat’ın Öte Yüzü”nü bize anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız bir yaşamı köy ve köylü insanlarımızın doğayla olan bağlantılarını canlı bir şekilde önümüze koymaya çalışır.
İlkokulu Armıdan'da okurken İstanbul'a göçerler. Burada Robert Kolejini bitirir. Yazarımızı biçimlendiren aslında okul yaşantısı olmaz o kendi kendini yetiştirerek toplumsal çabaya hazırlamaya gayret eder.
Hagop Demirciyan, kitabının başında kendi yaşantısına değinirken, montajını kendi elleriyle para ve mevkiden uzak yaptığı için, bir bakıma bu fikrinin kendisini cezalandırdığına değinir. Çünkü toplumun ancak etiketli kişilere itibar ettiğini adeta hayıflanarak belirtir.
Yapıtında köy, yaşadığı günler ve kronolojlierini verdiğini belirten Mıntzuri, insan ve doğa ilişkisini olağanüstü bir anlatımla satırlara aktarır.
1978 yılında aramızdan ayrılan değerli yazar Hagop Demirciyan (Mıntzuri)'nin anısı önünde saygıyla eğilirken kitabı bize gönderen değerli hemşerimiz Mıgırdiç Margosyan’a da teşekkür ediyoruz.
 
 Yazarlar
Aras Yayıncılık
 İlginizi Çekebilir
Söyle Margos Nerelisen?
9.00 TL





Yüreği Dağlarda Olan Adam
William Saroyan

Yoldaş Pançuni
Yervant Odyan'ın ölümsüz eseri

Stüdyo Osep – Tayfun Serttaş

 
 
Ana Sayfa |  Son Çıkanlar |  Kategoriler | Arama  |  Resim İndir
Fiyat Listesi  | Ürün Listesi  |  Haber Aboneliği  | Haberler
 
 Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
 Sorularınız için bize mail atabilirsiniz. info@arasyayincilik.com
Getron Bilişim Hizmetleri
Ermeni edebiyatı ve kültürüne açılan pencere olarak nitelenmesine yol açan bir yayın çizgisi izleyen,iki dilde Türkçe ve Ermenice yayın yapan yayınevi.