Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık Editör Bölümü Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti. Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
Türkçe  |  English
 Üye Hizmetleri
 Ara
 Kategoriler

19 Ünlü Sesten: "Tililili"
Ölümünün birinci yılında
19 ünlü ses, Hrant Dink’e
ses verdiler. Dinleyin..


Kızıl Afiş
Misak Manuşyan
bir özgürlük tutsağı
Dostu, sevgilisi ve yoldaşı
Mélinée Manuşyan'ın
kaleminden...

 Ana Sayfa   Bize Ulaşın   Hakkımızda   Arama   Ürün Listesi   Ürün Şeması 
   Sepetim |  Sipariş Takip |  Üyelik İşlem |  Sipariş İptali  | Yardım  |  Satın Al   


İnsanlık Komedisi
 
Roman
William Saroyan
 
Etiket Fiyatı (KDV Dahil) : 15.00 TL
Kazancınız % 25 (KDV Dahil) : 3.75 TL
İndirimli Fiyatı (KDV Dahil) : 11.25 TL
 
 
Özellikler
Kitap Dili  :   Türkçe
ISBN  :   978-975-7265-49-7
Çevirmen  :   (İngilizceden) Beril Eyüboğlu
Kitap Özellikleri  :   2. hamur, 13 x 19.5 cm.
Basım Bilgisi  :   216 sayfa, 1. baskı, Kasım 2002

Sepete Ekle

arkadaşıma e-posta gönder Aras Yayıncılık Editör Bölümü
 
Açıklama

İnsanlık Komedisi, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının kısa öykü, roman ve oyun türlerinde en iyi yazarlarından biri olarak kabul edilen William Saroyan'ın en sevilen romanlarından biri. Olaylar, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ABD'de, Kaliforniya Eyaleti'ne bağlı Ithaca kasabasında geçiyor...
Neredeyse her aileden bir ferdin bilfiil savaşın içinde olduğu bu küçük Amerikan kasabasının savaştan ne şekilde etkilendiği, bu sıradışı koşulların yarattığı insanlık halleri, eserin baş kahramanı olan yeniyetme Homer Macauley'in büyüme sancılarıyla harmanlanarak anlatılıyor. Saroyan, kendine özgü naif bakışıyla, savaşın içindeki sıradan insanın nabzını tutmayı başarırken, bir yandan da "savaşın kaçınılmaz olarak içerdiği barbarlık", "savaş suçunun sorumluluğunu 'düşman' belletilen varlıkla sınırlamamak" gibi kavramlar üzerine sorular sordurmayı amaçlıyor.

Basından Kitap Hakkında
Konu açıklamalarını görmek için başlıkların üzerini tıklayınız lütfen
  Yazar Başlık Yayın Tarih
William Saroyan Anısına Sergi  .. William Saroyan Anısına Sergi heselm.com 10.02.2009
Yazar: ..
Başlık: William Saroyan Anısına Sergi
Yayın: heselm.com
Tarih:  10.02.2009

‘Yoksul İnsanlar’ ve ‘İnsanlık Komedisi’nin yazarı William Saroyan’ın, 100. yaş günü nedeniyle Diyarbakır Sanat Merkezi’nde açılan sergide fotoğraflar, müzikler ve metinlerle sanatçının ruh dünyasının kapıları aralandı.
Diyarbakır Sanat Merkezi’nde, dünya edebiyatının büyük isimlerinden birinin 100. yaşı kutlandı: “Yoksul İnsanlar”ın, “Aram Derler Adıma”nın, “İnsanlık Komedisi”nin yazarı William Saroyan’ın…
“Fresno-Bitlis-Yerevan / Neresi Gurbet Neresi Sıla?”, doğumunun 100. yıldönümünü UNESCO’nun da takvimine aldığı William Saroyan’ı anmak için Aras Yayıncılık, Anadolu Kültür ve Karşı Sanat işbirliğiyle hazırlandı Mehmet Sinan Niyazioğlu tarafından tasarlandı. İstanbul’da Tütün Deposu’nda açılışı yapılan sergi, şimdi de 7 Şubat - 10 Mart 2009 tarihleri arasında Diyarbakır Sanat Merkezi’nde…
Saroyan’ın kökleri Anadolu’ya uzanıyor. 1905′te Bitlis’ten ABD’ye göçen bir Ermeni ailenin Fresno’da doğan ilk ferdi… Ancak hayatı boyunca Bitlis’e öyle büyük bir yakınlık duymuş ki Saroyan, hem 1964′te uzun uzun gezmiş aile memleketini hem de Bitlis’e yakın olabilmek için dört kez Erivan’a gitmiş. (Yazarın Bitlis ile olan ilişkisi, 100. yaş günü kapsamında Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan “Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan” adlı kitapta ayrıntılarıyla yer alıyor).
Saroyan Bitlis’e duyduğu yakınlığı şu sözlerle dile getiriyor: “…Bitlis’i istiyorum Bitlis’te yaşamak, yürümek, yemek, içmek, uyumak istiyorum. Yarın Diyarbakır ya da Dikranagerd yolunda olacağız, oysa ben Bitlis’te kalmak istiyorum görünüşe göre, sonsuza dek. Burada ölmek ve ölülerimle birlikte olmak istiyorum…”
“Bitlis” oyunundan, 1975
“Neresi Sıla, Neresi Gurbet” Fresno, Yerevan, Bitlis kentleri üzerine kurulu. Yazarın Fresno’daki gençlik yılları ile Anadolu ve Ermenistan seyahatlerini belgeleyen fotoğraflarla, eserlerinden yapılan çeşitli alıntılar bu üç kentin Saroyan’ın hem sılası hem gurbeti olabildiğini vurguluyor. Saroyan’ın kimliğini, aidiyet ve aidiyetsizliklerini bu üç kent üzerinden nasıl tanımladığını görebilirsiniz.
Fotoğraflar ve müzik
Sergide yer alan fotoğraflar Ara Güler, Ermenistanlı fotoğrafçı Boğos Boğosyan, Saroyan’a Anadolu gezisinde eşlik eden Bedros Zobyan ile Fikret Otyam’a ait. Yalnızca fotoğraflardan oluşmuyor “Neresi Sıla, Neresi Gurbet?” Saroyan’ın çeşitli eserlerinden yapılan alıntıların yanı sıra Karin Karakaşlı ve Rober Koptaş tarafından kaleme alınan üç metin var: “Pergelin Sabit Ucu Fresno”, “Bitlis’te Ocağım Tüter” ve “Yerevan Diye Bir Ütopya” Ayrıca burada Saroyan’ın kronolojik ve fotoğraflı hayat hikâyesini okumak da mümkün.
Bununla da kalmıyor ‘Neresi Sıla, Neresi Gurbet?’te sergilenenler. Saroyan’ın İngilizce, Türkçe ve Ermenice kitapları Ayda Erbal’ın hazırladığı, Saroyan’ın sözlerini yazdığı ünlü “Common a-my house” şarkısının da yer aldığı müzikler, tiyatro sanatçısı ve radyo programcısı Eraslan Sağlam’ın Saroyan’ın ‘İnsanlık Komedisi’ adlı eserini okuyarak gerçekleştirdiği ses kaydı yazarın ruh dünyasının kapılarını aralıyor izleyenlere…
Neresi Sıla Neresi Gurbet? Sergisi  Özlem Ertan Neresi Sıla Neresi Gurbet? Sergisi suryaniler.com 29.12.2008
Yazar: Özlem Ertan
Başlık: Neresi Sıla Neresi Gurbet? Sergisi
Yayın: suryaniler.com
Tarih:  29.12.2008

Biz doğmadan önce dünya denen yaşlı gezegende yaşanmış olanlar da belleğimizde yer eder çünkü anlatılır bize uzak bir geçmişin sisli yollarında çakan şimşeklerin insanlık üzerindeki etkileri, yıkımlar, insanları derin bir hüzne boğan kopuşlar...
Dinleriz, görürüz ve etkileniriz hiç farkında olmadan anlatılanlardan. Bir de aidiyet duygusu vardır her insanın ister istemez sahip olduğu o duygu biz henüz küçük bir çocukken biçim kazanmaya başlar içimizde. Etrafımızdaki insanların konuşmaları, kullandıkları dil, alışkanlıkları, inançları, ölüm ve yaşam karşısında aldıkları tavır hangi topraklara ait olduğumuzu hissettirir bize.
Akıcı, coşkulu, içten ve yalın bir anlatımı olan dünyaca ünlü öykü, roman ve oyun yazarı William Saroyan'ın kimliğinin ayrılmaz bir parçasıydı atalarının memleketi Bitlis. Asıl adı Aram Karaoğlanyan olan yazar, Bitlis'te değil Amerika'da, California'nın Fresno şehrinde doğmuştu ama çocukluk yılları boyunca büyükannesi Lusi'den Bitlis'i dinledi. Yaşamının kayda değer bir bölümünü geçirdiği Fresno, Amerika'da Ermeniler'in en yoğun olduğu yerleşim yerlerinden biriydi. Memleketini henüz doğmadan kaybetmiş bir sürgündü Saroyan ve Bitlis'i ancak 1964 yılında, 56 yaşındayken görebildi. Üç kent çok önemliydi onun için: Fresno, Bitlis ve Yerevan. Çünkü Saroyan, memleketsizliğinin bilincine vardıktan sonra kimliğini bu üç kent üzerinde inşa etti.
''Hepimiz Saroyan Olsak''
20 aralık cumartesi günü William Saroyan'ın 100. doğum yıldönümü vesilesiyle, İstanbul'unTophane semtindeki Tütün Deposu'nda, “Neresi Sıla, Neresi Gurbet?” başlıklı bir sergi açıldı. Aras Yayıncılık tarafından Anadolu Kültür ve Karşı Sanat'ın katkılarıyla düzenlenen sergi, 10 Ocak 2009'a kadar ziyaret edilebilecek. Sergide Saroyan'ın Anadolu ve Ermenistan seyahatleri sırasında Ara Güler, Boğos Boğosyan, Bedros Zobyan ve Fikret Otyam tarafından çekilen fotoğrafları önemli bir yer tutuyor. Yazarın çeşitli eserlerinden yapılan alıntılar ile Karin Karakaşlı ve Rober Koptaş'ın kaleme aldığı Pergelin Sabit Ucu Fresno, Bitlis'te Ocağım Tüter, Yerevan Diye Bir Ütopya isimli metinlerin de dâhil olduğu sergide, Saroyan'ın Fresno'daki gençlik yıllarını belgeleyen fotoğraflar da var. Yüzüncü doğum yıldönümü UNESCO takvimine de alınan Saroyan'ı yakından tanımak için çeşitli imkânlar sunan serginin tasarımını grafik sanatçısı Mehmet Sinan Niyazioğlu yaptı. Saroyan'ın İngilizce, Ermenice ve Türkçe kitaplarının da sergilendiği Tütün Deposu'nda, Ayda Erbal'ın hazırladığı, aralarında Saroyan'ın sözlerini yazdığı Common a-my house şarkısının da bulunduğu müzikler eşlik edecek sanatseverlere.
Eraslan Sağlam Açık Radyo'da, 1 Eylül-24 Ekim 2008 tarihleri arasında Saroyan'ın İnsanlık Komedisi isimli romanını okumuştu. Bu kayıtlar, sergi salonunda bunun için ayrılan küçük bir alanda dinlenebilecek.
Etkinliğin açılış konuşmalarını aynı zamanda Aras Yayıncılık'ta editör olarak görev yapan Agos gazetesi yazarı Rober Koptaş ile yazar Karin Karakaşlı yaptı. Daha sonra 1974 ve 1978'deki Ermenistan seyahatleri sırasında Saroyan'a eşlik eden Ermenistanlı fotoğraf sanatçısı Boğos Boğosyan salondaki sanatseverlere hitap etti. "Sergi salonunun bu kadar kalabalık olacağını tahmin etmiyordum. Buraya Saroyan'ı tanımak için gelen herkese teşekkür ederim," diyen Boğosyan, Saroyan'ın tüm halkları kalemiyle birleştiren bir yazar olduğunu söyledi. Ara Güler ise Saroyan'la 1964'teki Türkiye seyahatinden önce Paris'te tanıştığını, onunla röportaj yaptıktan sonra hayata daha farklı bir gözle bakmaya başladığını söyledi. "Herkes William Saroyan olsaydı dünya bambaşka bir yer olurdu. Hadi hepimiz Saroyan olalım" diyen Güler, sözlerine şöyle devam etti: "Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından Tennessee Williams'la röportaj yapmış ve ona diyalog yazma konusunda en başarılı edebiyatçının kim olduğunu sormuştum. Cevabı, William Saroyan idi."
''Arkadaşım Boğos''
“Neresi Sıla, Neresi Gurbet?” sergisi için İstanbul'da bulunan Boğos Boğosyan'la, William Saroyan hakkında konuşma fırsatı bulduk. Ermenistan'ın başkenti Yerevan'da Ermenistan ve diaspora Ermenileri arasındaki ilişkileri düzenleyen bir merkez olduğunu ve geçmişte orada çalıştığını söyleyen Boğosyan, Saroyan'la da bu merkezde, 1976 yılında tanışmış. "Ermenistan seyahati sırasında ona eşlik edecek bir fotoğrafçı lazımdı ve bu iş için beni görevlendirdiler" diyen Boğosyan, Saroyan'ı şu sözlerle tanımlıyor: "İri ve kelimenin tam anlamıyla büyük bir adamdı. Yüksek sesle konuşur ve kendini dinletmeyi bilirdi. Bazen kendimi onu dinlemeye o kadar kaptırırdım ki asıl işimi, fotoğraf çekmeyi unuturdum". 1976'da ve 1978'de Ermenistan'a gitmiş ve 20'şer gün kalmış orada Saroyan. Tüm bu zamanlar boyunca Boğosyan onun yanındaymış. Ermenistan'da, içinde Boğos Boğosyan'ın fotoğraflarının da olduğu Saroyan'la ilgili bir kitap yayımlanmış. 1978 yılında Saroyan Ermenistan'a gittiğinde Boğosyan kitabı Saroyan'a vermiş ve kendisi için imzalamasını istemiş. "Kitabı imzalarken ilk satıra 'Arkadaşım Boğos' yazmıştı. Bu benim için o kadar önemliydi ki..." diyor ve gözleri doluyor Boğos Boğosyan'ın.
Sergiyi çok beğendiğini ama en çok afişini sevdiğini söyleyen Boğosyan şöyle tamamlıyor sözlerini: "Saroyan'ın afişte kulanılan bisikletli fotoğrafını ben çekmiştim ve o fotoğrafla pek çok uluslararası ödül kazandım. Bu fotoğraf bende Saroyan'ın bisikletle Fresno, Bitlis ve Yerevan arasında gidip geldiği izlenimini bırakıyor. Afiş için çok doğru bir fotoğraf seçmişler".
Kapıları, Saroyan'ın yolculuğuna tanıklık etmek isteyen herkese açık olan Tütün Deposu, Pazar hariç her gün 11.00–18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.
Saroyan için yüzüncü yaş derlemesi
Daha önce William Saroyan'ın Ödlekler Cesurdur, Paris-Fresno Güncesi, İnsanlık Komedisi, Yüreğim Dağlardadır/Yaşamak Vakti ve Yetmiş Bin Süryani isimli kitaplarını yayımlayan Aras Yayıncılık, şimdi de Amerika'dan Bitlis'e William Saroyan isimli derlemeyi okuyuculara sundu. Yazarın 100. doğum yıldönümü sebebiyle hazırlanan kitapta, Aziz Gökdemir, Dickran Kouymjian ve Stephen D. Calonne gibi eleştirmenlerin Saroyan edebiyatı hakkındaki yazıları ve Garig Basmadjian'ın Saroyan'la, 1975'te yaptığı bir söyleşi bulunuyor. Bunun yanında Saroyan'ın daha önce Türkçe olarak yayımlanmamış Bitlis isimli oyunu ile Fikret Otyam, Bedros Zobyan ve Ara Güler'in yazıları kitapta yer alıyor. Fikret Otyam, Ara Güler ve Bedros Zobyan tarafından çekilen Saroyan fotoğrafları da kitabın sayfaları arasında bulunabilir. Saroyan'ın Türkçe'ye çevrilerek çeşitli yayınevleri tarafından yayımlanmış olan diğer kitaplarının adları ise şöyle: Aram Derler Adıma, Ben Annemi Seviyorum, Tracy'nin Kaplanı ve Yoksul İnsanlar.
Amerika’da Bitlisli Bir Nar Tanesi  Yeliz Kızılarslan Amerika’da Bitlisli Bir Nar Tanesi Agos Kitap / Kirk 01.11.2008
Yazar: Yeliz Kızılarslan
Başlık: Amerika’da Bitlisli Bir Nar Tanesi
Yayın: Agos Kitap / Kirk
Tarih:  01.11.2008

Bitlis’ten Amerika’ya göç eden Ermeni bir ailenin oğlu olarak Kaliforniya’da doğan Amerikalı yazar William Saroyan’ın asıl adı Aram Karaoğlanyan’dır. Göçmenliğin getirdiği köksüzlüğünü, özgürlüğü kutsayan yazınıyla ifade eden Saroyan, insan olmanın varoluşsal trajedisini, insanlık idealleri ve sevgisiyle tinsel bir anarşizm halinde yazar. Otobiyografik unsurlar taşıyan eserlerinde, Ermeni göçmenlerin dünyasını özgürlük, kardeşlik sevgisi ve umut temalarıyla anlatan Saroyan’ın en tanınmış eseri olan Benim Adım Aram (My Name is Aram, 1940), genç bir erkeğin ‘Amerikan rüyasını’ anlattığı kısa öykülerden oluşur.
Amerika’nın ‘Büyük Kriz’ döneminin yoksulluğunu temel alan eserin adı, yazarın, edebi yaşamında kullandığı William Saroyan adının ötesinde gizli Ermeni kimliğini, örtük bir biçimde kitabına yansıttığı bir simgedir. Türkçeye Aram Derler Adıma başlığıyla çevrilen ve Kasım 1953’te, ilk defa Varlık Yayınları tarafından yayımlanan kitaba, bugün ne yazık ki sahaflar dışında rastlanmıyor. Eleştirmenler tarafından “Herkesin en iyi dostu ve gerçek düşmanı” olarak tanımlanan yazar, isyankâr ve çoğulcu edebiyatını, evrensel bir yazar olarak bütün dünyaya kabul ettirir. Realistik, alegorik ve deneysel anlatısının gücüyle Dostoyevski’yi anımsatan Saroyan, edebiyatına yansıyan iyi adam ve yaratıcı kötülük imgesiyle, modern dünyanın kaosuna insancıl bir yaklaşım getirir. Yaşamı boyunca okurlarına neşeli bir edebiyatçı portresi çizen yazar, atak, cesur ve iyimser bir hava yaratan üslubuyla tanınır. Ancak, Saroyan’ın eserleri ve edebi kişiliği üstüne kapsamlı bir kitaba imza atan eleştirmen Harry Keyishian’ın ‘Saroyan’ın Karanlık Yüzü’ başlıklı makalesinde, yazarın fazla değinilmeyen bir yönü açığa çıkar. Okurlarına göstermeyi seçmediği bu yanıyla, Saroyan, karanlık, hüzünlü ve bulanık sularda yüzen bir ringa balığına benzer. Yaşamının ve geçmişinin muğlak kalan yanlarını edebi ifadenin, yaratıcı ve iyimser yanıyla değiştirmeyi başarmış bir yazar olan Saroyan’ın diyalektik yazınında umut ve hüzün, istekler ve korkular, neşe ve trajedi arasında salınan bir varoluş ortaya çıkar.
Bu yönüyle, med-cezirli dünyasının gerilimlerini değil, karamsarlıktan iyimserliğe geçişlerini, telaşlı ama emin adımlarla edebiyatına yansıtan bir savaşçıdır Saroyan. ‘Uçan Trapezdeki Cüretkâr Genç Adam’ (1934) hikâyesinden itibaren ‘Aram’ olarak, karamsar bir tavırla yola çıksa da, eğlenceli ve cesur anlatımıyla ‘Saroyanesk’ denen özgün üslubunu artık oluşturmuştur.
Saroyanesk karanlık
Ancak, 1950’lerden sonra yazdıklarında karanlık yönü yeniden ağır basar. Özellikle Yetmiş Bin Süryani’de (1934) başlayan ve Wagram Kayası (1951) ile Gülme Meselesi (1953) adlı eserlerinde belirginleşen, insanın yaşam karşısındaki evrensel ve trajik yenilgisi, kayıp duygusu ve yaşamın sonluluğu temaları güçlü bir biçimde görülür. Ölümlü olmanın getirdiği acılı idrak, ilk gençliğine dair hafızasızlığını, çocuklarıyla kurduğu ilişkide onarma yoluna götürür Saroyan’ı. Mesela, bisiklete binmek gibi basit bir eylemi anlatmaya başlar. Edebi benliğinin karamsar ve karanlık tarafına iyileştirici bir etki yapan, bu sıradan ama usta işi teknikler, gerçek yaşamını da etkiler, ve yazar, Aram adındaki oğluyla Paris’e gider. Burada hem kumar oynayan hem de yazan Saroyan, bir yandan ölümsüzlük meselesiyle uğraşırken, diğer yandan da kendi ölümüne takıntılı olduğu için yaşadığı depresyonu anlatır yazdıklarında. Bu dönemdeki davranışları yüzünden oğlu tarafından eleştirilir ve şu soruyla karşılaşır: “Nasıl iyi bir adam olduğuna inanabilirsin?” Saroyan, oğlunun bu sorusunu “ Sadece yazı yazarken, işlenmemiş bir kumaşa benzeyen yüzümün değiştiğini ve inceldiğini görüyorum” diyerek yanıtlar. Yazı yazarken iyi biri olduğunu, çünkü yazının iyi insanlar tarafından yazıldığını söyleyen Saroyan, yazmanın hem depresyonu hem de ölüm içgüdüsünü aşmasına iyi geldiğini bilir.
Paris gezisi sonrasında yazmayı bırakan Saroyan, bir süre sonra fikir değiştirir ve ailesine bakmak için para kazanması gerektiğinden, bir tiyatro oyunu yazacağını söyler. Böyle bir kaotik ruh hali ve gelgitlerle yazan Saroyan, 1976’da yazdığı Oğlanlar Gelip Geçici, Anneler Daima Kalıcı adlı kitabında, içindeki şeytanı nasıl kovduğunu anlatır. Uygarlaşmamış, karanlık yönünü itici bir güç olarak kullanan Saroyan, “Ben daima gülen biriyim, sadece yıkıcı insanlar gülmez” diyerek, gelgitli yaşamının karanlığını kahkahaya dönüştürür yazın serüveninde.
Saroyan’ın, ilk defa Benim Adım Aram kitabında kendini gösteren, yaşam, ölüm ve yazı arasındaki salınımları, ölümlülüğün reddedilmeyen gerçeği ile yaşamın enerjisi arasındaki gerilimleri açığa çıkarırken, 1983’te yazdığı Benim Adım Saroyan adlı kitabıyla bir nevi sonuca ulaşır. Saroyan’ın içsel mücadelesinin ürünü olan bu çelişkiler, bir edebiyat devini ve onun muhteşem edebiyatını yaratır. Saroyan’ın karamsarlık ile iyimserlik arasında gidip gelen bu çelişkili ve karanlık yönü, onun yazınını anlamlandırmak için bir kilit noktadır. Bu karanlık yön, sadece edebiyatına yüklenecek tek anlamlılıkta değil, esas olarak, yaşamın içinde karşılaştığı sırlarında ve geçmişinde saklıdır.
İyi Ki Doğdun Willie!  Bülent Kale İyi Ki Doğdun Willie! Agos Kitap / Kirk 01.11.2008
Yazar: Bülent Kale
Başlık: İyi Ki Doğdun Willie!
Yayın: Agos Kitap / Kirk
Tarih:  01.11.2008

‘Fresno’da Doğmak’ isimli, anılarla örülü makalesinde, Saroyan, 2 yaşından kalan tuhaf, özel anılarının dışında, 8 yaşından önceki Fresno yıllarına dair bir şey hatırlamadığını söyler. O tuhaf, özel anılar, bir at arabasındaki maaile göçlerinden görüntülerdir. “Bütün bir aile” diye, özellikle vurgular Saroyan; belki de, çocukluğunda ve yetişkinliğinde ailenin tamamı çok az bir arada olabildiği için. Önde babası Armenak ve annesi Takuhi vardır. Arkada ise, içinde yatakların, ev ve mutfak eşyalarının olduğu denkler ve kutular ve bu kutuların üzerinde çocuklar: Bitlis’te doğan Cozette ve Zabe, yolda Erzurum’da doğan Henry, ve yeni vatanda, Fresno’da doğan Will, ya da Willie... Ve anılarında, küçük Willie arabaya koşulu atın melankolik adımlarını hâlâ duyar; “babasının Amerika’da bir başka yenilgi ya da başarısızlık hikâyesiyle kavgada olduğunu” hisseder. “Çünkü çocuklar hisseder” diye açıklar bunu.
Ama anıları çok daha eskilere, henüz hayatta olmadığı yıllara da uzanır Saroyan’ın. 1964 mayısında İstanbul’dan Bedros Zobyan ve Ara Altunyan eşliğinde yola çıkarak yaptığı ilk ve tek Bitlis ziyaretinde, babasının köyü Sapkor’a girerken, direksiyonda, tüm coşkusuyla, kollarını iki yana açıp “Bitlis, Bitlis, Bitlis” diye haykırışında ve babasının köyünde gezerken “Her şeyi tanıyorum. Şu ihtiyar ağaçları tanıyorum. Bitlisliyim ben! Babam bu yollarda yürüdü” deyişinde, Saroyan’ın hemen hemen bütün öykülerinde görülen, insanın sürekliliği ve kalabalıklığı vardır. Onun hayatı atalarıyla (ondan önce yaşayanlarla) başlar ve torunlarıyla (ondan sonra yaşayanlarla) devam eder: “Bugün hem babamın hem benim yaşadığımız ve benim bedenimde insanlığın bütün geçmişinin toplandığı doğru değil mi?” der ‘Ben, Dünyada’ adlı öyküsünde. Bir başka öyküsünde ise, ninesinden öğrendiği Ermeniceyi nasıl kolayca kavradığını şöyle açıklar: “Dili çok geçmeden kavradım, çünkü zaten içimde hatırlanmayı bekliyordu.”
Yıllardan 1916’ya gidip Fresno’ya dönersek, orada yeniden William Saroyan’la karşılaşırız. Artık 8 yaşındadır. Babası, 1911 yılında, atlı bir ambulansla hastaneye götürülürken ölmüştür. Kardeşleriyle beraber, 5 yıl Oakland’da bir yetimhanede kaldıktan sonra Fresno’ya ikinci yolculuğunu yapar; aile yeniden bir araya gelir (baba eksiktir) ve Saroyan, Fresno’da, eserlerinde önemli yer tutan iki izlekle karşılaşır: Ermeni olmak ve kutsal hayat.
Fresno, o dönemde, Amerika’da Ermenilerin en yoğun olduğu yerleşimdir. Saroyanlardan çok daha büyük olan ailesini, Ermenileri tanır küçük Willie, onlardan biri olduğunu fark eder ve bunu gururla sahiplenir. ‘Nereye Gidersen Git, Çığlığında Memleket’ öyküsünde şöyle anlatır bu keşfi: “Türkçe, yüksek sesle söyleyen, iskambil kâğıtlarını karıştıran, dağıtan ve hızla masanın üzerine vuran bu kalabalıkta beni çeken bir şey vardı; benim için çok değerli, varlığıma anlam ve önem katan bir şey…” O “koca gözlü, kara bıyıklı yabancılara” bakan ve kendini hem onların yanında hem de uzağında hisseden çocuk Willie, bütün büyük şairler gibi, şu cümleyi kurar: “Hoşlansam da hoşlanmasam da o yaşlı adamlar bendim. Ve Ermenistan başka ne olabilir ki, Ermenistan da bendim.”
Bahsi geçen makalesinde, 8 yaşındayken Fresno’ya döndüğünde “yetimhanedeki düzen ve disiplinle Fresno’daki baştan sona özgür ve bağımsız yaşam tarzı arasındaki tezatı şaşkınlıkla fark ettiğinden” bahseder Saroyan. Ve bir gün başını alıp San Fransisco’ya gittiği 18 yaşına kadar, kendi deyimiyle “hayatının muhtemelen en belirleyici on yılını” yaşar. Halkının hüznünü ve neşesini tanıyıp paylaşırken, kendisinin, arzularının ve kişiliğinin farkına varırken, yaşamanın büyüsünü de fark eder; artık, hayat onun için kutsaldır. ‘Onca İnsan’ adlı öyküsünde, sabah erkenden uyanıveren, aynı yaşlarda bir çocuğun yaşama keyfini anlatır: “Aylardan hazirandı ve çevrede birçok şey sonsuzluğa karışmasına rağmen, o bir haziran daha görmüş olduğu, hâlâ dünyanın orasında burasında gezinebildiği için tarifsiz bir mutluluk duyuyordu.”
İki dünya savaşını ve Ermeni trajedisini yaşamış bir Ermeni yazar olarak tüm varlığıyla karşı durduğu savaş da önemli izleklerdendir eserlerinde. “İğrenç 1918 savaşı geçmişte kaldı” diye başlar bir öyküsü. “On bin Hun (Alman) öldürüldü” diye bağıran gazete müvezzii çocuğun acısını anlatır bir başkasında. ‘Üçüncü Sınıfın Minik Vatandaşları’ adlı öyküsünde, dünyanın öteki ucundaki bir savaş yüzünden aynı sınıfta birbirine düşman kesilen İtalyan ve Afrika kökenli çocuklardan ve onları barıştırmaya çalışan idealist öğretmenin çaresizliğinden bahseder. Ama savaşın kendisidir nefretle andığı; ona karışan, sürüklenen insanlar değil.
Saroyan, bütün büyük sanatçılar gibi, tek başına kalabalık olmayı başarabilenlerdendir; bütün insanlığın acısını içinde hissedip, neşesini paylaşabilenlerden. Tüm yazdıklarında, hayatın çok daha güzel, çok daha adil olabileceğini vurgular. Öyküleriyle, yaşanan hiçbir şeyin boşuna olmadığını, gündelik hayatın şiirini anlatır. Hayata bir yerinden katılıyor olmanın tarifsiz hazzını paylaşır bizimle: “Bu çirkinliğin ve ihtişamın bir parçası olduğuma, incir ağacına tırmanan, dua etmeyen ama neşeyle dinine bağlı çocuğu hatırlayabildiğime, dünyaya, zamana, kutsal olsun ya da olmasın hayatın sonsuzluğuna, hiçliğe karıştığıma, öyle veya böyle ölümsüz olduğuma memnunum. Burada olmaktan çılgıncasına mutluyum. Öyle veya böyle, ölüm yok, asla olamaz.”
Bu yıl, ölüme inanmayan bu ölümsüz yazarın doğumunun yüzüncü yılı. Ben de bu satırları ölüme inanmayan bir ölümsüz okur olarak yazıyorum. Dolayısıyla, sevgili okurların, her satırı Anadolu kokan, yüzüne bıyıklarıyla ‘Ben Ermeni’yim yazan’ bu ölümsüz yazarı, ölümsüz bir okuru olarak kucaklamamı mazur göreceklerini düşünüyorum. Ölüme inanmayan ölümsüz bir yazarın doğumgününü kutlamaktan daha keyifli ne olabilir ki zaten? Şimdi, izninizle, kendim ve bu satırların okurları adına, bu koca Ermeni çınarını, Anadolululara özgü tarzımızla yanaklarından öpüyorum: İyi ki doğdun Willie!
Kâbesi İnsan, Bitlisli Saroyan!  Şeyhmus Diken Kâbesi İnsan, Bitlisli Saroyan! Radikal Gazetesi 24.10.2008
Yazar: Şeyhmus Diken
Başlık: Kâbesi İnsan, Bitlisli Saroyan!
Yayın: Radikal Gazetesi
Tarih:  24.10.2008

UNESCO 2008 yılını, William Saroyan Yılı olarak ilan etti. Saroyan edebiyatında, sıradan, gündelik hayatın hengâmesi içinde ‘kahraman’ olamayan sivrilmeyen, kendi yazgısı ve yaşamı içinde adeta günü kurtarma uğraşı içindeki ‘küçük’ insan öne çıkar.

1970’li yılların başı! Diyarbakır’da liseyi yeni bitirmişim. Üniversiteye girebilmek için o yıllarda sadece Ankara ve İstanbul’da olan üniversiteye hazırlık kurslarından İstanbul Kabataş set üstünde olan Gökşen Dershanesi’ne devam ediyorum. Liseden donanımlı bir edebiyat okuru olarak üniversiteye hazırlanıyorum. Her ay başı evden para geldiğinde soluğu Cağaloğlu Yokuşu’nda alıyorum. O yıllarda Varlık Yayınlarının Cağaloğlu Yokuşu’nda bir yeri vardı. İç içe geçen iki odadan oluşan, teşhirden çok, kitapların görünür bir karışıklık içinde daha çok üst üste istiflenmiş konumda bir hâli vardı. Temiz kitaplara daha az indirim yapıyorlardı. Bir de dipteki odada muhtemelen ambalajlamadan kaynaklı eziklikleri olan kitaplar vardı. Onlar ise yarı fiyatına satılıyordu. Zaten arkalarında 1,2 ya da 4 lira yazan Varlık Yayınları’nın küçük boy cep türü kitapları bir de yarı fiyat olunca her defasında beşer onar alıyordum.
Ve o kitapların tümünü o yılların İstanbul’unda okuduğumu anımsıyorum. Nerdeyse otuz yıl geçmiş üzerinden. Geçen günlerde yazarın doğumunun 100. yılı olması nedeniyle UNESCO’nun 2008 yılını “William Saroyan Yılı” olarak ilan ettiğini öğrendim. Varlık Yayınları arasında o yıllardan kalma iki Saroyan kitabım vardı. Biri İnsanlık Komedisi, diğeri Aram Derler Adıma. Yanlarına son yıllarda yayımlanmış (2004, Aras Yayınları) Yetmiş Bin Süryani kitabını da katıp üçünü birlikte bir hafta sonu bir kez daha hızlı bir okumadan geçirdim. Tabii bu okumayı dile getirirken bir vefa örneği gösterip Aziz Gökdemir’in dizi editörlüğünde Aras’ın yayımladığı diğer Saroyan külliyatını da anmadan geçmek olmaz. (İnsanlık Komedisi, Yüreğim Dağlardadır, Ödlekler Cesurdur, Yetmiş Bin Süryani, Paris Fresno Güncesi)
Okumalarımdan öğrendim ki “Ben bir öykücüyüm” diyor Saroyan “ve tek bir hikâyem var: insan.” İnsanı, özellikle de sıradan, gündelik hayatın hengâmesi içinde ‘kahraman’ olmayan sivrilmeyen, kendi yazgısı ve yaşamı içinde adeta günü kurtarma uğraşı içindeki ‘küçük’ insan, Saroyan’ın edebiyatının dert ortağı. Yazı dilindeki hissiyat, onu özgün kılan olmazsa olmazı sade, konuşur gibi yazan ve bu nedenle ‘Saroyanesque’ denen bir edebi üsluba sahip.
Bir tükenme serüveni
Babası, Bitlis Ermenilerinden Rahip Armenak, savaşın ayak seslerinin yaklaştığı yıllarda Amerika’ya göç etmiş. Saroyan, Amerika’da doğmuş. 31 Ağustos 1908’de. Asıl adı Aram Karaoğlanyan. Kendisi bizzat sürgünlük yaşamış. Ama bir iç sürgünlüğü olduğu bütün yazarlık hayatından besbelli. Çünkü sadece babası ya da yakın aile fertlerinden bildikleri değil, neredeyse yenidünyada karşılaştığı bütün Ermeni ya da diğer sürgünlerin ruh halinde, hep “Gitmekten, yollara düşmekten başka çare yok”. Hatta daha da ötesi “her şeylerini, canlarını bile kaybetmeye ramak kalmış” bir tükenme serüveninden gelenlerin serencamı var. İnsan teki olabileceklerin en zalimini erken hissedip davranınca, yollara düşünce bir kez, çok şeyi kurtardığının yanında, daha çok şeyleri de yitirdiğini öğreniyor.
İste Saroyan’ın öğrendiği de bu aile vasiyetine uyuyor. Elli sekiz yaşında iken baba toprağına Bitlis’e, köklerinin olduğu diyarlara geliyor. Duygu yüklü anlar. Kelimelerin belki de kifayetsiz kaldığı anlar. Ve o günlerin tanığı Fikret Otyam’ın aktardıkları “Durmadan soruyordu: ‘Saroyanların evi yıkılmış da olsa nerededir?’ Gidiyoruz, deniliyor. O (William Saroyan) ise durmadan soruyor. Saat 14:30’du. Yıkılmış, sadece bir metre yükseklikte bir duvarı kalmış, bütün Bitlis’i tepedan gören bir arsaya geldik. Yeşil, yeşil ottu önü, otlar arasında papatyalar patlamıştı. “İşte, Saroyanların evi burası!” dediler. Duvarda, lamba koymak için oyulmuş taşın içinde de çiçekler bitmişti, oraya gelen Saroyan, elleriyle toprakları temizledi. Sonra etrafına baktı, baktı, baktı:
“Yaşanacak güzel bir yer, güzel manzara, güzel Bitlis, çiçekler güzel, her şey güzel.”
“Ben Amerikalıyım ama Bitlisli olduğumu hiçbir zaman unutmadım…”
Bu nedenle Saro, söyletiyor bir öykü kahramanına “Öğrendim ki insanlar ne söylediğinizi de, ne yaptığınızı da unuturlar. Ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmazlar.”
Okumak, insanı olgunlaştırıyormuş Saroyanca, yazmak ise titizleştiriyormuş. Saro amcamdan öğrendim. Okuduğum beş kitabındn da yeniden bir kez daha kavradım ki yazdıklarında, öykülerinin küçük farklı isimlerdeki çocuk ya da yetişkin kahramanları arasında hep kendisi var.
Anlattığı çok iyi tanıdığı insanlarla birlikte aslında kendi hikâyesi ve gördükleri ve yaşadıkları…
2002 yılında yayımlanmış Ara Güler, Yeryüzünde Yedi İz fotoğraf-albüm kitabını. Yedi ‘iz’den biri William Saroyan. Her ‘iz’in yüzü için de yazı yazmış Ara Güler. Saro’nunkinde diyor ki Ara Güler, Saroyan’ın sözleriyle “Gitme, ama eğer gitmen gerekiyorsa, merhaba de herkese.” İşte o fotoğraflara baktığımda Yeşilçam filmlerinin babayani aktörü Hulusi Kentmen tarzı bir deste pos bıyık, koca bir burun ama yüze, bakışa yakışan bir koca burun. Daha dün Bitlis çarşısında önüne gelene merhaba demiş ve 1964’te Bitlis’te yaptığı gibi. Balıkçı bir kazak ve kelamı salt yazdıklarında değil, bakışlarında olan bizden biri Aram Karaoğlanyan…
En küçük en önemlidir
“Oturduğunuz mahallenin küçük insanlarını tanır mısınız? İspanya’da iseniz komşunuz küçük ayakkabı boyacısını, Paris’te iseniz Rue Lafitte’nin köşesindeki deri ustasını ya da Kopenhag’daki dondurma satıcısını? Eğer siz bu küçük insanları tanımıyorsanız, William Saroyan tanır hepsini. Hem de tüm dünyaları ile. Freesno’da doğmuş ama tüm dünyanın adamı olmuş. Onun bakışı ile insanlara bakmak, dünyayı ikinci kez keşfetmekten daha üstün bir şeydir. Çünkü Saroyan en küçük şeyin en önemlisi olduğunu öğretir bize” diyor. Ara Güler, Yeryüzünde Yedi İz’de…
Geçip gitmiş, mazide kalmış harikulade dünyaların, zamanların, yaşanmışlıkların, hatırasını taşımanın bugünlere kalacakları adına William Saroyan’ın nam-ı değer Aram Karaoğlanyan’ın memleketinde, Bitlis’inde, “Bir dikili ağacı” olmak adına bir şeyler yapmak gerek. Evet, bir şeyler yapmak gerek! Bu onun adına bir kütüphane mi olur, Bitlis’in Sapkor Ermeni Mahallesinde hâla kimliğini koruyan eski bir ev, mümkünse kendisinin de bizzat gördüğü kendi evi, hâla o duvarı da kalmışsa eğer, yeniden restore edilip William Saroyan Kültür Evi olarak Bitlis’e ve dünyaya yeniden kazandırılması mı olur? Ya da olmadı Bitlis’in bir mahallesinde çok sevdiği ve öykülerinde hep anlattığı çocuklar için bir çocuk parkı da olur. Yeter ki adı William Saroyan olsun. Münasip bir yerine de bir levha dikilsin. Saroyan’ın o şehirli, yani Bitlisli bir Ermeni olduğu ve dünya gözü ile elli küsur sene evvel ata vasiyeti üzeri gelip memleketini gördüğü de, mutlaka yazılsın.
Kalbin 'İlahi Zamanı'  Leyla İpekçi Kalbin 'İlahi Zamanı' Taraf Gazetesi 09.09.2008
Yazar: Leyla İpekçi
Başlık: Kalbin 'İlahi Zamanı'
Yayın: Taraf Gazetesi
Tarih:  09.09.2008

İnsan gençken çok da fark edemiyor dünyaya bütüncül bakmanın ne anlama geldiğini... Yıllar geçtikçe kendi hayatının yaşamından daha fazla ettiğini görmeye başlayabiliyor. Belki de hiç adım atmadığı bir yerde, dünyanın öbür ucunda, bilmediği bir toprak parçasında bulabiliyor gerçeğinin aşkınlığını.
Yabancısı olduğu bir coğrafyada, kendi köklerini halen sulayan insanların varlığını düşleyerek gündelik hayatına somut göndermelerin ötesinde bir varoluş imkânı katabiliyor. Güney Kore'deki hiç görmediği annesine elli yıl sonra kavuşabilen Kuzey Koreli bir kadının 'görünmez bağlar'la hiç tanımadığı birine nasıl bağlandığını mesela, tahayyül edebiliyoruz bu sayede.
UNESCO tarafından doğumunun yüzüncü yılı vesilesiyle 2008'in William Saroyan yılı olarak ilan edildiğini geçtiğimiz günlerde Markar Esayan'ın yazısından okudum. Saroyan'ın hiç görmediği memleketi Bitlis'e yıllar sonra geldiğinde, şu sözleri tam da ifade etmeye çalıştığım aşkın gerçekliği dile getiriyordu:
"Bir Amerikalıyım ama Bitlisli olduğumu hiçbir zaman unutmadım." Yabancısı olduğumuz bir yerin, bir kültürün pekala 'kendi' kültürümüz, kendi köklerimiz, kısacası kendi gerçeğimiz olabileceğini kalpten bir sezgiyle hissedebiliyoruz. İşte bu tam olarak tanımlanamayan, kimseden öğrenilemeyen ama içimizde gerçekleşen deneyim sayesinde ötekinde kendimizi, kendimizde ötekileri bulabiliyor, bütünsel bakabiliyoruz her türlü farklılıklara.
Türkiye Ermenistan maçı için Erivan'a giden gazetecilerden Hasan Cemal, kadınlı erkekli çok genç yaşlardaki Ermeni gazetecilerle konuşurken onlara nereli olduklarını sormuş. Erzurum, Muş, Van, Bayburt, İran, Kilikya-İskenderun, Kars gibi yanıtlar art arda sıralanmış.
Bir diğer gazeteci Cengiz Çandar, aralarında söyleştiklerini anlatıyor bu durumla ilgili olarak: "İşte Ermeni sorunu bir yanıyla bu. Bu kadar basit. Kökler..." Kendimizi ait hissettiğimiz halde, yaşamadığımız, büyümediğimiz ama düşlerini kurarak hayatımızın içinde somut bir gerçekliğe büründürdüğümüz yer de memlekettir. Dilini konuşmasanız da, kültürüne katkıda bulunmasanız da, kuşaktan kuşağa aktarılan, kolektif bilinçaltlarında kesintisiz bir dua gibi fısıldanmakta olan canlı bir hakikattir bu. Hayal edilerek yaşanılır. Bekleyerek. Umarak. İnsan bilmediği bir yeri de sevebilir, özleyebilir.
Saroyan, doğduğu yer olan Fresno'da gömülmüş 1981 yılında kanserden öldüğünde. Fakat vasiyeti üzerine, kalbinin bir kısmı Van Gölü'ne ve ailesinin anavatanı olan Bitlis'e uzak olmayan Ağrı (Ararat) Dağı'nın eteklerine, bir kısmı da Yerevan'daki Ünlüler Panteonu'na gömülmüş.
Hani bir yeri çok sevip de kendimizi oraya ait hissettiğimizde "kalbimin bir kısmı burada kaldı" deriz ya. Bu deyişin gerçekleşmiş hali gibi. Ama hiç gidilmeden. Bir bakıma, yaşamıyla ait olamadığı toprağa, ölümüyle kendini ait kılmak istemiş olmalıydı ünlü yazar.
Kalp, yaşamı da ölümü de içeren, geçmişi de geleceği de, korkuyu da umudu da barındıran, aklı ise hiç dışlamayan bir mahal aslında. Yokluğun da bir varoluş biçimi olduğunu sözcüklere gereksinmeden biliyor. Zamanı ve mekânı kucaklayabiliyor, birleştirebiliyor.
Yazar Karin Karakaşlı, "sanki geçmişe de, geleceğe de hükmeden ilahi bir şimdiki zamandayım. Türkiye Ermenisi olmak bu kadar mı müthiş bir şeymiş Yarabbi" diye yazmıştı maçtan evvel: "Düşünsenize kim gol atsa haykırabilirim avazım çıktığı kadar. Kim öne geçse, sevinen yine ben. Esas golü ilişkisizliğin kalesine atmışız dostlar. Hamasi söylemlerin, sığ siyasetlerin ağlarını delmiş şu bizim umut topu. Bu maçın mutlak galibi benim anlayacağınız. Kim gol atsa değişmiyor yürek skoru."
100 Yaşında Bir Çocuk... William Saroyan  Mustafa Özmen 100 Yaşında Bir Çocuk... William Saroyan Mavi Defter 01.09.2008
Yazar: Mustafa Özmen
Başlık: 100 Yaşında Bir Çocuk... William Saroyan
Yayın: Mavi Defter
Tarih:  01.09.2008

Dünya edebiyatının değerli isimlerinden birinin, William Saroyan’ın 100. doğum günü kutluyoruz. Kendine has içten ve yalın üslubu, süssüz coşku dolu dili ile evrensel bir öykü ustası olan Saroyan, öykülerinde ‘insanı’ anlattı. Türkçede yayınlanan tek romanı olan İnsanlık Komedisi’nde de, öykülerinde kurduğu dünyayı yaşatmayı başardı.

“Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında sevdalıların
sevda sözleridir barış.”*

William Saroyan, Bitlis’ten Amerika’ya göç eden Ermeni bir ailenin, Amerika’da doğan ilk çocuğudur. 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya eyaletinin Fresno kasabasında doğar. Üç yaşındayken babası ölür. Anne bir süreliğine çocukları yetimhaneye bırakmak zorunda kalır. Aile yetimhane yıllarının ardından yine Fresno’da bir araya gelir.
Saroyan’ın okul yaşamı uzun sürmez. On beş yaşında okulu bırakır. Birçok işte çalışır ama Saroyan’ın aklında yalnızca yazar olmak vardır. Hem çalışır, hem öykü yazar. Öykülerini dergilere gönderir ama öyküleri beğenilmez, editörlerce yayınlanmaz. Tam yazmaktan vazgeçeceği an bir öyküsü Story dergisinde yayınlanır. Böylece Saroyan’ın 1933’ten başlayıp, ölünceye değin süren yazarlık yaşamı başlar. İnişli çıkışlı bir yaşama karşın yazarlık süreci üretkendir, verimlidir. Saroyan, 1981’de Fresno’da ölür.
Ödüller… Ödüller…
Saroyan, 1939 yılında Pulitzer ödülünü kazanır. Yazar, ödül alan yapıt ile öbür yapıtları arasında ayrım yapmaz. Ödül alan yapıt öbür yapıtlarından ne daha iyi ne de daha kötüdür. Saroyan ödülü almaz. Pulitzer Ödülünü reddeder. Saroyan’da şunu görüyoruz. Her sanat yapıtı kendi içinde biriciktir. Bir sanat yapıtı değerlendirilirken, başka bir sanat yapıtıyla karşılaştırılamaz. Bu en başta, yazara yapılan haksızlıktır. Yazara, bir yapıtından ötürü ödül verildiğinde, aslında öbür yapıtlarının ödülü hak etmediği söylenir. Ödül sistemi, yazara, sanatçılara, sanata yapılan bir haksızlıktır. Bir ödül verilecekse, insana, insanlığa yaptığı katkılardan ötürü verilmelidir. O ödülü ise insanlık önünde sonunda verecektir. Saroyan ödülünü çoktan almıştır. 100. doğum gününde hala yaşayan bir yazardır Saroyan. Bugün, aldığı ödüllerle, gazetelerde, dergilerde boy gösterenlere baktıkça, içim sızlar. Yazar, başta kendisine olmak üzere öbür yazarlara yapılan haksızlığı görmezden gelir. Ödülü reddetme cesaretini gösteremez. Bu anlamıyla Saroyan aynı zamanda cesur bir yazardır.
İnsanlık Komedisi, 1943 yılında yayınlanır. Saroyan’ın ilk romanıdır. Bu romanın ilginç bir öyküsü vardır. Roman kitaplaşmadan, sinemaya uyarlanır. 1942 yılında MGM film şirketi Saroyan’a, savaşın insanlara etkisine ilişkin bir öykü yazmasını ister. Öykü aceleyle, senaryoya dönüştürülür. Senaryo, öyküden, ana kaynağından uzaklaşmış, savaşın hizmetine sunulan bir yapıt olmuştur. (Senaryoyu Howard Estabrok’un yazmasına karşın “En İyi Orijinal Öykü” dalında 1944 Oscar’ı Saroyan’a verilir). Saroyan, bu filmin tüm haklarını almak istese de MGM şirketi buna yanaşmaz. Saroyan, savaşın hizmetine giren filme katkısı olduğu için kendini eleştirecektir.
Özlenen Kent… Ithaca
Yapıt, Kaliforniya’ya bağlı İthaca’da geçer. “İthake”, Homeros’un, Odysseia yapıtının kahramanı, Odysseus’un yurdudur. İthake bir kahramanın yurdu iken, Ithaca sıradan insanların yurdudur. İkisi de özlenen, ikisi de sığınılan yurttur. Saroyan’ın, savaş döneminde anlattığı Ithaca, 2.Paylaşım Savaşı döneminde hem savaşla iç içedir hem de bir o kadar savaştan uzaktır. Savaşa birçok oğullar verir. Kimi kavuşur Ithaca’ya, kimi kavuşamaz. Savaşa karşın, Saroyan özlenen bir kent yaratır. Bu kent, içinde kötülük barındırmayan insanların kentidir. Yaşam dingin akar. Bir koşuşturma vardır. Ama bu sıradan insanların olağan koşuşturmasıdır.
Saroyan arka planda ise savaştan, askerlerden söz eder. Bir yanda dingin bir yaşam ve Ithaca vardır. Öbür yanda ise savaş ve savaşın insanlar üzerindeki olumsuz etkisi. Saroyan, Ithaca’yı olumlayarak savaşa karşı çıkışlarını başlatır.
Bayan Macauley
Roman Macauley ailesinin çevresinde geçer. Sıradan Amerikalı bir ailedir. Ama bu ailede ilişkiler insani değerlerle kurulur. Baba ölmüştür. Çocukları yetiştirme sorumluluğu annenin sırtındadır. Anne çocuklara insan olma bilincini aşılar. Temel düşüncesi insanı sevmektir. Sokağın, yetişkinlerin anlattığı gibi bir korku merkezi değil, yaşam alanı olduğunu savunur. Çocukların insanları ve sokağı tanıması için serbest bırakır. Bir yandan da çocukları gözlemler. Gerektiğinde önerilerde bulunur. Çocukların özgür bireyler olması için alan açar.
Telgrafhane
Macauley ailesinin ikinci çocuğu Homer, hem okur hem telgrafhanede çalışmaya başlar. Habercidir. Saroyan, 2. Paylaşım Savaşı’nın toplum üzerindeki etkisini bu telgrafhaneyle ve Homer ile anlatır. Homer severek işe başlar. Dönem savaş dönemidir. Savaş dairesi başkanlığı başlığıyla gelen her haber ölüm iletisidir. İlettiği ölüm haberleri onu sarsar. Telgrafhane ölüm merkezi, Homer ise ölümü duyurandır. Homer savaşı, ölümü sorgulamaya başlar. Ölüm bir anneye nasıl anlatılabilir… Anlatılabilir mi. İnsanlar neden savaşır. Ama Homer bütün bu sorunlara karşın çalışmak zorundadır. Ağabeyi Marcus’ta askere gitmiştir. Homer ailenin geçimine katkıda bulunmak zorundadır.
Telgrafhanenin yaşlı kurdu Gragon... Hem zamana hem teknolojiye karşı savaşım verir. Yaşının ilerlemesine karşın çalışır Gragon. Sürekli alkol alır, belki bu iş alkolsüz zor yapılır da ondan, ama işinin sayılı ustalarındandır. Telgrafın dilinden iyi anlar. Ama onun yaşı ilerlerken öbür yandan teknolojide gelişim sağlar. Telgrafhanede insanın yerini makineler almaya başlar. O makinelere karşı direnir ama bilir ki makineler er ya da geç onun yerini alacaktır. Yılların deneyimini Homer’e aktarır. Anne Macauley’de görülen insan ve sokak sevgisi yaşlı Gragon’da da görülür. Herkesin korkuyla baktığı Çin mahallesine, yaşlı Gragon “git” der. “Korkma insandan” der. Tüm insanlar Gragon için birdir.
Bir acayip soygun
Telgrafhanenin müdürü Spangler... Telgrafhane insanları erken olgunlaştırsa gerek. Spangler olgun, ağırbaşlı, iyi bir gözlemci, insan canlısı biri. Bir gün parası olmayan asker görünümlü birinin telgraf ederini üstlenir. Bu asker görünümlü genç, günlerden bir gün telgrafhaneyi soymaya gelir. Ama biz sonradan anlarız ki bu bir soygun değil bir arayıştır. Spangler bu gence yardım ettiğinde, genç hayatında ilk kez ona iyilik yapan birini bulur. Acaba bu adam gerçekten iyi biri mi, yoksa iyi biriymiş gibi mi davranır. Genç adam, müdür Spangler’i sınamaya gelir. Bu genç, yaşamı boyunca birçok işte çalışmış, insanların ikiyüzlülüğünden, bencilliğinden bıkmıştır. İnsanları sevmeyen, insana güvenmeyen biri olup çıkmıştır. Yaşamda bir dayanak arar. İyi bir insan arar. Yalnızca bir tek iyi insan arar. Müdür Spangler’i bulur. Saroyan burada ciddi bir kapitalizm eleştirisi yapar. Kapitalizmin insanı neye dönüştürdüğünü biz soyguncu gençte görebiliriz. İnsan paçavraya döner. Güvensiz, sevgisiz, değersiz yaşar. Kapitalizmin insani değerleri talan eden, bir soygun kültürü olduğu görülür.
Sınıf
Homer’in okuduğu sınıf, varsıl ile yoksulların bir arada okuduğu karma bir sınıftır. Sınıfsal ayrımlar günümüzde olduğu kadar keskin değilse bile belirgindir. Okulda görünümü en temiz olan, derslerde, yarışmalarda en başarılı olanlar varsıllardır. Homer’in iki yüz metre engelli yarışında şampiyon olma isteği de alttan alta gelen sınıf savaşımın bir parçasıdır. Homer hem kendini kanıtlayacak, hem de sınıfın varsıllarına bir ders verecektir.
Eski Uygarlık Tarihi öğretmeni Bayan Hick… Bu öğretmen öğrenciler arasında sınıf ayrımı yapmaz. Öğrencileri notlara göre değerlendirmez. Sınıfları uzlaştırmak isteyen bir öğretmendir. Bayan Hick, ABD’nin demokratik bir ülke olduğunu düşünür. O demokratik bir ülkede herkesin eşit olduğuna, herkesin özgürce kendini geliştirebileceğini inanır. Tek tip insan değil, bir birlerinden farklı insanlar yetiştirmek ister. Bayan Hick sınıfsal ayrımını görür ama sınıfların uzlaşmazlığını görmezden gelir. Demokrasiyle her şeyin düzeleceğine inanır. Şunu görmez, içi boşaltılan bir kavram ister demokrasi olsun, ister eşitlik olsun, ister özgürlük olsun, bir anlam taşımaz. Bayan Hick iyi niyetli biri… tamam… ama iyi niyetli olmak yetmez.
Kod Adı: Kayısı aşırma operasyonu
Ithaca’nın yoksul çocukları sokakta büyür. Çocuklar sokakta gezmeye çıkmaz, sokakta büyürler. Kendi ilişkilerini, kendi düzenlerini kendileri belirlerler. Sokak yaşam alanıdır. Yaşamın canlılığı çocukların günlük hikayeleriyle dillenir. Bizim gündemimizdeki operasyonları bir kenara bırakırsak, çocukların gündemindeki operasyon, kayısı aşırma operasyonudur. Büyük bir gizlilik içinde planlanır operasyon. Operasyondan önce fraksiyonlar arası ciddi bir tartışma… Kayısı martta olgunlaşır mı, olgunlaşmaz mı. Tartışmadan operasyon yapma kararı çıkar. Özenle görev alacak kadrolar belirlenir. Hedefe doğru tırsa tırsa gidilir. Ama gidilir. Ne mi elde edilir. Bir adet olgunlaşmamış yeşil kayısı. Böylece çocuklar martta kayısının olgunlaşmadığını öğrenirler. Bilgi edinme süreci, sokağın da bir okul olduğu kanıtlanır.
Ulysses Macauley… Macauley ailesinin ve mahalle çocuklarının en küçüğü. Meraklı. Her şeyi inceleyen küçük bir bilge. Saroyan’ın gözleri ile meraklı küçük Ulysses’in gözleri birbirine benzer. İşte Saroyan’a yüz yaşındaki çocuk dememizin nedeni… Saroyan da dünyaya çocuklar gibi, soran ve sorgulayan gözlerle bakar. Çocuk gözüyle bakar.
Savaşı kim ister
Marcus, birçok asker gibi neden orduda olduğunu bilmez. Ama ordudadır. Kentlerden toplanan yoksul gençler için ordu bir kurtuluş yolu, para kazanma yolu iken, kimileri içinse orduda olmak, kahramanlığa açılan bir kapıdır. Saroyan, Homer’in ağabey’i Marcus’un mektubu ile savaşı yargılar. Marcus hem kendisiyle, hem insanlık ile hesaplaşır. “…Keşke asker olmasaydım. Keşke savaş olmasaydı.” Bunları söyleyen Marcus savaştan bir daha dönmeyecektir. Savaşı en iyi bir asker anlatabilir. Marcus savaşın olmadığı bir dünya düşler. Bu düşüncesini de insan kavramıyla temellendirir. Marcus’a göre insan olan, düşman olamaz. Yaşamı ne kadar yalın anlatıyor, “insan olan, düşman olamaz”.
2008 Saroyan yılı

Unesco, 2008 yılını yazarın, 100. doğum gününden ötürü Saroyan yılı ilan etti. Saroyan savaşın değil, barışın, insanın etkin olduğu bir dünya düşledi. Bize düşen Saroyan’ın düşlerini diri tutmak, insana yolculuğa devam etmektir.
* Yannis Ritso
Doğduğu Yerde Bir Sürgün:<br>William Saroyan  Markar Esayan Doğduğu Yerde Bir Sürgün:
William Saroyan
Taraf Gazetesi 01.09.2008
Yazar: Markar Esayan
Başlık: Doğduğu Yerde Bir Sürgün:
             William Saroyan
Yayın: Taraf Gazetesi
Tarih:  01.09.2008

William Sorayon, namıdiğer Aram Karaoğlanyan, Bitlis'ten göçen Ermeni bir ailenin çocuğu olarak Amerika'da doğdu. Doğduğu ülkede sürgün olarak yaşadı. Tüm yaşamını özetlercesine, kalbinin yarısının Anadolu'ya, yarısının da Ermenistan'a gömülmesini vasiyet etti.

Unesco, doğumunun yüzüncü yılına denk gelen 2008'i William Soroyan yılı ilan etti. Yaşadığı dönemde Amerikan edebiyatının Hemingway, Steinbeck, Faulkner ve Caldwell ile birlikte en büyük yazarları arasında sayılan Saroyan, Amerika' da eski ününe sahip değil. Maalesef ülkemizde de yeteri kadar tanınmıyor. Unesco'nun 2008'i ünlü yazara atfetmesini fırsat olarak gören Soroyan severler, ünlü yazarı Amerika, Fransa ve Ermenistan' da çeşitli etkinliklerle anıyor. Bu ülkelerin arasında Türkiye'nin de yer alması düşünülmüş, ancak, 2007' de Hrant Dink'in katledilmesi bu girişimi engellemiş. Türkiye' de Ermeni cemaati kendi imkânlarıyla bu büyük yazarı anarken Aras Yayınevi de içinde 1964 yılında Türkiye'ye yaptığı ziyarette Fikret Otyam' ın çektiği fotoğraflar ve yazarın kendisiyle yapılmış söyleşilerin de yer aldığı bir kitapla ustayı selamlamaya hazırlanıyor. Türkiye'de atmışlı yıllarda Varlık Yayınları'ndan kitapları çıkan Saroyan'ın eserleri, bugün Aras Yayınevi ve Aziz Gökdemir’in titiz editörlüğünde okuyucuya ulaşıyor. Amerika'da doğmuş olmasına rağmen Ermeniliğine ve Anadoluluğuna özenle sahip çıkan, çoğu eserinde bu topraklardan giden göçmenlerin hayatından kesitler sunarak Amerikan edebiyatına Anadolu'nun soluğunu üfleyen William Saroyan'ın, Türkiyeli okuyucular tarafından da hak ettiği ilgiye kavuşmasını umarak ünlü yazarın yaşamı ve edebiyatından küçük bir kesit sunuyoruz.
Yeni ülkede ilk kayıp
Ermeni asıllı ünlü Amerikalı yazar Saroyan (Aram Karaoğlanyan) 100 yıl önce bugün, yani 31 Ağustos 1908'de Kaliforniya eyaletinin Fresno kentinde doğdu. Ailesi o doğmadan sadece bir yıl evvel Bitlis'ten göç etmişti. Babası Armenak henüz Bitlis'teyken presbiteryen rahip William Stonehill'den etkilenerek rahip olmuştu. Armenak'ın kayınpederi Minas ölüm döşeğindeyken "Kötü günler yakın, ne yap et bu ülkeden ayrıl, mümkünse Amerika'ya git" deyince göç kararı alınır. Presbiteryen rahibe duyulan minnetle William adı verilen çocuk (Göçmen Ermeniler çocuklarına genellikle çift isim verirler. William'ın Ermeni ismi Aram'dır.) ailenin bu yeni, yabancı ülkede doğan ilk üyesidir. Yeni ümitlerin bağlandığı, daha güvenli ve huzurlu olacağı ümit edilen bir geleceğin ilk müjdesi olarak kabul edilir. Sadece köklerini, geçmişlerini, mezarlarını, topraklarını, akrabalarını değil, uğruna vatanlarını terk ettikleri tüm kötülüklerin de arkalarında kaldığını ümit ederler. Oysa yaşamın değişmez kuralları her yerdedir. Nitekim aile çevresinde "Bu dünya için fazla iyi" diye tasvir edilen baba Armenak, William henüz üç yaşındayken tüberkülozdan vefat eder.
Bu talihsiz olay üzerine anne Takuhi, William ve üç kardeşini Oakland' daki bir yetimhaneye vermek zorunda kalır. Bu durum William’ı çok derinden etkiler. Yetimhaneye konmak, onun için babasından sonra annesini de kaybetmek manâsına gelmektedir. Beş yıl sonra annesi bir meyve paketleme fabrikasında iş bulur ve aile nihayet yeniden birleşir.
Benim adım Aram
Ermeni göçmenlerin yoğunlukla yaşadığı bir yer olan Fresno'ya geri dönen William önce devlet okuluna yazılır, sonra da Fresno'daki teknik okula devam eder. Ancak okulla arası pek iyi değildir. Annesi bir gün kendisine babasının bazı yazılarını gösterir. Neredeyse hiç tanımadığı babasının bu özelliği onu çok etkiler. Yazar olmaya karar verir. Çocukluğundan itibaren -aralarında cenaze levazımatçılığı ve postacılık da olan- değişik pek çok işte çalışmış, bu deneyimleri ona, daha sonra pek çok oyun ve hikâyelerinde kullanacağı karakteri yaratmak için ilham alacağı işçi sınıfını yakından tanıma fırsatı vermiştir. Yerel ve gezgin tiyatro gruplarını yakından takip eder. Bir Ermeni göçmen olarak pek çok önyargıyla da baş etmek zorundadır. Yabancı adlı öyküsünde, Amerikalı olmak üzerine yaşadığı bir deneyimi anlatır. "Ben Amerikalıyım" diyen William'a (Aram) Arap asıllı arkadaşı Hawk bunun mümkün olmadığını, düş kırıklığı yaşamak istemiyorsa, kendisini Amerikalı olarak tanıtmamasını söyler. Arkadaşına göre göçmenler, adı üzerinde göçmendirler işte ve asla Amerikalı kabul edilmeyeceklerdir. Nitekim bu konuşmadan bir ay sonra öğretmenleri bayan Clapping öğle yemeğinden sonra dersi keser ve "Öğle yemeği için eve giden Ermeni öğrenciler, size söylüyorum, sarımsaklı yemek yemeyi kesin, koku tahammül sınırımı aştı artık" der. Hawk, bu hakarete nasıl karşılık vereceğini görmek üzere Aram'a bakar. Gerçekten de o öğlen kızarmış patlıcan, güveçte kuzu buduyla pişmiş bamya, çalı fasulyesi türlüsü yemiştir ve ona göre bu yemekler sarımsaksız yenecek gibi değildir. Öğretmenine "Camı açın o halde" diye cevap verir. Bayan Clapping çocuğun adını öğrenmek için sınıf defterini açarken "Evet, işte ismin burada, eminim sen nasıl söylendiğini biliyorsundur, ama Tanrı şahidimdir ki ben bilmiyorum" diyerek ikinci ırkçı göndermesini yapar. Öğretmeni Aram’la baş edemeyince cezalandırılması için onu müdürün odasına gönderir. O ise eve gider. Annesine durumu anlatır ve artık okula gitmek istemediğini söyler. Annesi onun umduğunun aksine "Ermeni yemeklerinin onurunu korumaya bu kadar hevesli olma. Evde sarımsaklı yemek olduğunda bir tutam maydanoz çiğnersin, olur biter' diyerek, bir göçmenin yeni ülkede nasıl ayakta kalacağının ipucunu verir. Aram düş kırıklığına uğrar lâkin annesi ona hem Ermeni hem de Amerikalı olmanın basit ve uygulanabilir kuralını öğretmiştir. Hayat, nerede olursa olsun bu varoluş imkânlarını aklı olana sunmaktadır. Aram, okula döner ve müdürden yediği okkalı dayak sayesinde annesinin haklılığına ikna olur.
Yıllar sonra Literary Digest dergisinin mülâkatında (O dönemin etkin bir magazin dergisi, 1938'de Time'la birleşti) soyadının nasıl okunduğu sorulunca, "Ermenice' de sor-row-yan (saroyan) okunur, vurgu 'yan' dadır. Amerika'da aksan 'roy’a konarak yanlış vurgulanıyor' der. Sorrow İngilizce' de keder anlamına gelir...
Saroyan sahip olduğu etnik kimliği her zaman bir zenginlik olarak görür. Ermeniler’in Anadolu' dan getirdiği kültürel miras, aile gelenekleri, yakın ilişkiler ve dayanışmadan gurur duyar. "İngilizce yazmama ve Amerika' da yaşamama rağmen, kendimi Ermeni bir yazar olarak görüyorum. Kullandığım kelimeler İngilizce ve tasvir ettiğim, etrafımı çevreleyen dünya Amerika'ya ait olmasına rağmen, bana yazı yazdıran ruh Ermeniliğe ait. Bu benim Ermeni bir yazar ve güçlü Ermeni edebiyatı geleneğine ait olduğum anlamına geliyor” sözleri onun kendi kimliğiyle ilgili duygularını en sade ve aracısız şekilde ifade eder.
Yıllar sonra Literary Digest dergisinin mülakatında soyadının nasıl okunduğu sorulunca, "Ermenice' de sor-row-yan (soroyan) okunur, vurgu 'yan/dadır. Amerika'da aksan' roy' a konarak yanlış vurgulanıyor" der. Sorrow İngilizce'de keder anlamına gelir...
Parlak edebiyat kariyeri
13 yaşından itibaren yazmaya başlamasına rağmen uzun süre eserlerini bastıramaz. 1928 yılında kısa bir hikâyesi Overland Monthly'de ilk kez yayımlanır. 1933 yılına kadar işler pek iyi gitmez. Açlıktan ölmek üzere olan bir yazarı anlattığı öyküsü The Daring Young Man on the Flying Trapeze, Story dergisi tarafından kabul edilir. Teklif almadığı halde Story editörlerine her gün bir öykü göndereceğini yazar. Sözünde de durur. Ermenice-İngilizce yayımlanan haftalık dergi Hayrenik'te Şirag Goryan takma ismiyle öyküleri yayımlanır. The American Mercury, Harper’s, The Yale Review, Scribner’s, The Atlantic Monthly gibi dergileri öykülerini basmayı kabul eden diğer dergiler olur. 1934 yılında Random House Yayınevi The Daring Young Man on the Flying Trapeze and Other Stories adlı kitabı yayımlar. Saroyan bu kitabı sadece 33 günde yazmıştır. Kitap o yılın en çok satan edebiyat kitabı olur.
1936' da ise kısa öykülerinin yer aldığı bir derleme olan Inhale & Exhale yayımlanır. Artık o, Hemingway, Steinbeck, Faulkner ve Caldwell gibi, Amerika'nın gurur duyduğu en ünlü yazarlardan biri olmaya çok yakındır. Klasik eleştirmenler onun yazım tarzını dağınık ve odaksız olarak nitelendirse de, 1930-1940 yılları, eserlerinin en çok dikkat çektiği ve ticari başarı kazandığı yıllar olur. Saroyan bu devrede tiyatro oyunları yazmaya başlar. 1939' da The Time of Your Life adlı oyunu Pulitzer Ödülü'ne layık görülür lakin Saroyan, sermayenin sanatı belirleyemeyeceği gerekçesiyle bu ödülü reddeder. Oyun 1948'de James Cagney'in başrolünü oynayacağı bir filmin senaryosuna dönüşür. Yine kısa öykülerden oluşan, kendi çocukluğunu ve köksüzlüğün ıstırabını yaşayan göçmenlerin dünyasını anlattığı My Name is Aram (Benim Adım Aram) 1940'ta yayımlanır ve dünya çapında çok satanlar listesine girer. Human Comedy (Insanlık Komedisi) 1943'te yayımlanır. Kaliforniya'nın San Joaquin Vadisi'ndeki İthaca' da geçen romanın kahramanı olan Homer bir telgrafçıdır, İkinci Dünya Savaşı sırasında küçük kasabada keder ve mutluluğun içiçe geçmişliğinin tanıklığını yapar. İşte Homer’ın, oğlunun öldüğüne dair telgrafı götürdüğü kadını anlatan bölümden çarpıcı bir pasaj: Homer bir solukta, "Bayan Sandoval, oğlunuz ölmüş. Belki de bir yanlışlık olmuştur. Sizin oğlunuz değildir ölen. Belki bir başkasıdır. Telgrafta Juan Domingo yazıyor. Ama telgraf yanlış olabilir" dedi.
Roman MGM tarafından 60.000 dolara satın alınır ve Saroyan' a yapımcı direktörlüğü görevi için de 1500 dolar haftalık ücret ödenir. Mickey Rooney ve Frank Morgan'ın başrolünü oynadığı film Oscar ödülünü kazanır. Aynı yıl 17 yaşındaki Carol Marcus'la evlenir. Bu evlilikten daha sonra şair olacak Aram ve aktris olacak Lusi isminde iki çocuğu olur. Çift kısa sürede boşanır. Ancak ihtiraslı ilişkileri devam eder. İki yıl sonra tekrar evlenir ve tekrar boşanırlar. Carol daha sonra ünlü aktör Walter Matthau ile evlenecektir. 1940'lı yılların ortasında Soroyan için yaşam zor ve düzensizdir. Aile ilişkilerinde yaşadığı ve tiyatro yönetmenleriyle yaşadığı sorunlar yetmezmiş gibi İkinci Dünya Savaşı'nda askerliğe çağrılması onda derin sarsıntı yaratır, içine kapanır. Yazmaya devam etse de, oyunlarının sahnelenmesini istemez. Saroyan atmışlı yıllardan öldüğü yıl olan 1981'e kadar kısa öykü ve tiyatro eserleri yazmaya devam eder. Hayatı boyunca 1500' den fazla öykü, 12 tiyatro oyunu ve 10 roman yazmıştır. Onun bağımsız, kendine özgü, otobiyografik öğelerle zenginleşen, basit cümlelerle betimlenen "küçük" insanların yaşamına sızan dili, dünya edebiyatına "Saroyanesk" tabir edilen bir tür (genre) kazandırmıştır.
Saroyan 1981 yılında kanserden öldüğünde doğduğu yer olan Fresno' da gömüldü. Vasiyeti gereği kalbinin bir kısmı Van Gölü'ne ve ailesinin anavatanı olan Bitlis' e uzak olmayan Ağrı (Ararat) Dağı'nın eteklerine, bir kısmı da Yerevan'daki Ünlüler Panteonu'na gömüldü.
William Saroyan Yüz Yaşında  Feza Kürkçüoğlu William Saroyan Yüz Yaşında Birgün Gazetesi 31.08.2008
Yazar: Feza Kürkçüoğlu
Başlık: William Saroyan Yüz Yaşında
Yayın: Birgün Gazetesi
Tarih:  31.08.2008

“Ermenistan’ı da Amerika’yı da çok seviyorum ve kendimi ikisine birden ait hissediyorum, ama sonuçta şuyum ben: bu dünyada ikamet eden bir insan. Siz de öylesiniz ha, nerede olursanız olun”…
Derkenar’da hep ölüm yıldönümlerini okumaya alıştınız, biliyorum. Ama bu kez dünyaca ünlü bir yazarın doğum günü nedeniyle yazıyoruz: Amerikalı Ermeni yazar William Saroyan bugün yani 31 Ağustos’ta yüz yaşına bastı. William Saroyan yüz yaşında ve hâlâ genç!
Saroyan, UNESCO’nun 2008’i “Saroyan Yılı” ilan etmesinin ardından Amerika, Fransa ve Ermenistan’da çeşitli etkinliklerle anıldı, anılıyor. Sevgili Hrant Dink’in katledilmesi nedeniyle ülkemizde etkinlik düzenlenmiyor.
Yirmici yüzyılın en önemli yazarlarından biri olan William Saroyan, özellikle kısa öyküleriyle dünya edebiyatının unutulmaz isimleri arasında yer almakta. “Benim tek öyküm vardır, o da insanlar üstünedir” diyen Saroyan, öykülerinde yersiz yurtsuzların, yoksulların yaşamlarını anlattı. Yalın ve coşkulu anlatımıyla kendi tarzını yaratı: “Saroyanesque”. Yaşamın içinden “öteki”nin, yoksunluğun öyküsünü bütün gerçekliği ve çarpıcılığı ile anlattığı öykülerinin kahramanlarının “sıradan insanlar” olması, şimdilerde en çok ihtiyacımız olan “adalet” ve “vicdan” kavramlarını en temiz haliyle yazıya dökmesi onu “zaman” ve “mekân” boyutunun ötesine taşıyarak dünya edebiyatının önemli bir ismi yaptı. Öyküleri Ermeni kimliğinin öne çıktığı öyküler değildir asla. Bir dünya vatandaşıdır Saroyan. “Ermenistan’ın Evladı Antranik” isimli öyküsünde söyle yazar: “Fakat doğrusunu isterseniz, hem ikisi birdenim, hem hiçbiri değilim. Ermenistan’ı da Amerika’yı da çok seviyorum ve kendimi ikisine birden ait hissediyorum, ama sonuçta şuyum ben: bu dünyada ikamet eden bir insan. Siz de öylesiniz ha, nerede olursanız olun.”
Yetimhane’den yazarlığa
Hızlı bir hayat yaşayan Saroyan’ın yaşam öyküsü, 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya, Fresno kasabasında başladı. 18 Mayıs 1981’de doğduğu yerde, Fresno’da da sona erdi. 1900’lerin başında Bitlis’ten Amerika’ya göç eden Ermeni bir ailenin, yerleştikleri Fresno kasabasında doğan ilk çocuğudur Saroyan. Üç yaşındayken Presbiteryen rahibi olan babası öldü. Annesi Saroyan ve üç kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalacaktı. Aile ancak beş yıl onar bir araya geldi. On beş yaşında okulu terk eden Saroyan, çeşitli işlerde çalıştı. Genç yaşında başladığı yazma serüveni Ermeni dergilerinde çıkan yazıları ve 1933 yılında “Story” dergisinde yayınlanan açlıktan ölmek üzere olan genç bir yazarı anlattığı “‘Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam” isimli öyküsüyle başladı. 1934 yılında da ilk öykü kitabı olan ‘Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam ve Diğer Öyküler” isimli kitabı yayınlandı ve kitap o yılın en çok satan öykü kitabı oldu…
William Saroyan artık sadece yazıyordu... 1939’da “Yaşamak Vakti” isimli oyunuyla Pulitzer Ödülü’nü kazandı ancak ödülü “varsılların sanatı beslemesine ilke olarak karşı olduğunu” açıklayarak reddetti. 1981’de öldüğünde ardında dünya edebiyat tarihine giren altmışın üzerinde eser bırakmıştı.
Bitlislilere selam...
Saroyan, 1 Mayıs 1964’te İstanbul’a geldi. Amacı “baba ocağı” Bitlis’i ziyaret etmekti. Bitlisliler çiçek ve sevgiyle karşıladılar onu. 56 yaşındaydı ama bir çocuk gibi heyecanlıydı. Babasının ve annesinin evlerini, babasının mezarını ziyaret etti. Belediye Başkanı’nın odasında sigarayı yedi ay önce bırakmış olmasına rağmen kendisine uzatılan Bitlis tütününden sardığı sigaradan derin bir nefes çektikten sonra bir iskemleye ilişip: “Şurada biraz oturup Bitlis’te olduğumu anlamak istiyorum. Bu benim için çok önemlidir. Bir Bitlisliden, Bitlislilere selam... Bir Amerikalıyım ama bir Bitlisli olduğumu hiçbir zaman unutmadım.” dedi. Şimdi bize düşen Bitlis’te bir Saroyan Kütüphanesi kurarak onu unutmadığımızı göstermek olmalı. Saroyan’ın 1964 yılında yayınlanan “Aram Derler Adıma” isimli öykü kitabını okuyup, onunla tanışan okurların ona borçları bu kütüphane…
Edebiyattan keyif almamıza neden olan yazarlardan biri olan Saroyan’ın kitapları 2001 yılında Aras Yayıncılık tarafından bir dizi halinde basılmaya başlandı. 2001’de “Ödlekler Cesurdur” ve “‘Paris Fresno Güncesi”, 2002’de “İnsanlık Komedisi”, 2003’te “Yüreğim Dağlardadır-Yaşamak Vakti”, 2004’te “Yetmiş Bin Süryani” isimli yapıtlarını yayınlayan Aras Yayıncılık, Saroyan’ın 100. Doğum yılı nedeniyle bir anı kitabı hazırlıyor. Önümüzdeki aylarda çıkacak olan kitap, Saroyan’ın 1964’te “baba ocağı” Bitlis’e yaptığı yolculuğun izlerini sürecek. Aslında 2003’te Saroyan’ın Bitlis gezisi ile ilgili bir kitap Aras Yayıncılık’tan yayınlanmıştı: Bedros Zobyan’ın “William Saroyan’la Bitlis’e Doğru” kitabı. Saroyan okurları Ermenice yayınlanan bu kitabın Türkçe baskısını da bekliyor…
Bitlisli Saroyan 100 Yaşında  Nigar Avşar Bitlisli Saroyan 100 Yaşında Radikal Gazetesi 16.08.2008
Yazar: Nigar Avşar
Başlık: Bitlisli Saroyan 100 Yaşında
Yayın: Radikal Gazetesi
Tarih:  16.08.2008

31 Ağustos 1908'de Kaliforniya, Fresno'da doğuyor Saroyan. Ailesi 1905'te Bitlis'ten Amerika'ya göçmüş: Presbiteryen rahibi babası o henüz üç yaşındayken ölünce, annesi Saroyan'ı ve üç kardeşini yetimhaneye veriyor. Yetimhanede geçen beş yıl ve sonra yine annelerine dönüş. Eğitim sistemiyle yıldızı barışmıyor Saroyan'ın ve 15'inde okulu terk ediyor. 1929 Bunalımı da kapıda.
Pek çok işe girip çıkıyor ama aklı fikri yazıda. Ermeni gazetelerine yazdığı küçük yazıların, öykülerin ardından 1933'te zamanın ünlü dergisi Story'de yayımlanan 'Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam', Saroyan'a yazarlık mesleğinin kapısını açıyor. Sonrası yoksulluğun bir an bile peşini bırakmadığı, nefesinin bittiği yere kadar yazı...
1939'da reddedeceği Pulitzer ödülü de Saroyan yazınının önemli bir basamağı. Saroyan, tiyatro oyunu ve roman türlerinde yapıtlar verse de, asıl tutkusu, yalınlığı elden bırakmadan yaşadıklarını kadrajladığı öyküleri.
UNESCO'nun, 2008'i Saroyan yılı ilan etmesinin ardından Amerika, Fransa ve Ermenistan'da çeşitli etkinliklerle anılıyor yazar. Aras Yayıncılık da Saroyan'ı 1964'te Bitlis'e yaptığı gezide, Fikret Otyam'ın çektiği fotoğrafların yer aldığı bir kitapla anmaya hazırlanıyor. Yayınevinin Saroyan kitapları editörü Aziz Gökdemir'le, yaşadığı Amerika'dan gelir gelmez buluştuk.
William Saroyan'ın 100. doğum yılı nasıl kutlanıyor?
Amerika ve Fransa'daki Ermeni toplumu için önemli bir istek var, Saroyan'ın edebi mirasını devam ettirmek. Vakti zamanında John Steinbeck'le aynı kategoride yer alan bir yazar. Bugün aynı ünü koruduğunu söyleyemeyiz, fakat 100. doğum yılı hâlâ Saroyan'ı okuyan, hakkında sıcak duygular besleyen çevrelerde bir istek uyandırıyor. Özellikle doğduğu Kaliforniya, Fresno'da ve Amerika'nın çeşitli şehirlerinde yılbaşından beri türlü etkinlikler sürüyor. Bunların bir ayağını İstanbul'da da yapmayı düşündüler ama Hrant Dink'in katledilmesi, bu niyeti planlama aşamasına bile getiremedi.
Saroyan, Kaliforniya'da doğmuş. Siz onu sürgün edebiyatına dâhil ediyorsunuz ama kendisi sürgün değil, öyle değil mi?
Kendisi sürgün olmadığı halde sürgün bir toplumun içinden geldiği, yaşadığı toplumla kendisini özdeşleştirdiği için sürgün edebiyatına dâhil edebiliriz. Özellikle ilk dönemdeki 'Yetmiş Bin Süryani'deki öykülerine baktığımızda toplumunun yaşadığı acıyı duyuyor. Bir yandan Ermeni toplumunu yazıyor, bir yandan Ermeni olmasını kesinlikle gerektirmeyen türden öyküler... Mesela Story dergisinde yayımlanan ilk öyküsü 'Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam'ın Ermenilikle ilgisi yok; aç bir yazar hakkında...
1964'te İstanbul'a, sonra Bitlis'e gidişi edebiyatını nasıl etkiliyor?
Bir kere son derece plansız programsız geliyor. Mizacı öyle zaten. Bu konuda hiçbir şey yazmamış, yayımlamamış. Bitlis'te Ermeni mahallesi geziliyor, muhtemelen ailesine ait olan bir ev gösteriliyor. Bu tabii müthiş duygu yüklü bir an. Bitlis'te çiçeklerle karşılanıyor, mutlu oluyor... Bu seyahatin olumlu bir sürü etkisi varsa da, sonuçta Saroyan'ın o zaman karşılaştığı Ermeni mahallesi yıkık dökük bir yer. Kaymakamla, valiyle oturup görüşüyor ama adam gibi bir konuşma yapıldığı söylenemez, zaten belli konulara girilemiyor. Orada dost konumundasınız. Birtakım şeyleri o anda söyleyecekse de söyleyemiyor. Arkadaşlarıyla konuşuyor. Aras Yayıncılık'ta yeni yayımlayacağımız kitapta bu konuşmalar da var. 'Bitlis' dediğimiz oyunu yazması 10 yıl sonra. Yani birdenbire Bitlis etkisi yaşamıyor. Tabii o seyahate kadarki eserlerin tonuyla sonrakileri karşılaştırmak lazım. Daha önce masumane bir Saroyan yazısı varsa, sonra o masumiyeti kaybettiğini söyleyebiliriz.
Yazdıklarında Bitlis'e gitmenin değil de, gidememenin etkisini görüyoruz. Kaliforniya'da yaşayan Ermeniler ve kendisi üzerinde ait olma ve olamama çelişkisi var. Mesela soruyorsunuz "Nerelisin?" diye, Kaliforniya doğumlu ama "Sivaslıyım" diyor. Sivas hakkında hiçbir şey de bilmiyor aslında.
Siz Saroyan'ı nasıl keşfettiniz?
1960'larda Varlık Yayınları'ndan çıkmış Saroyan kitapları vardır. Küçükken babam vermişti, "Al oku, çok iyi bir yazardır" diye. 1998'de ilk öykü kitabım (İç İçe Geçmiş İstanbul Öyküleri) çıkarken, yayınevinin o zamanlar çıkardığı E dergisi için benden yazı istediler. Ne yazacağımı düşünürken bir tesadüf oldu: Babamın bir askerlik arkadaşı vardı, öğrendim ki Saroyan'ın Bitlis gezisi sırasında mihmandarlık yapmış. Cumhuriyet gazetesinde de o gezinin fotoğraflarının olduğunu öğrendim. İki sayfayla halledecekken, uzun bir inceleme yazısına dönüştü. Aynı yıl kitap fuarında Aras Yayıncılık'tan Rober'le (Koptaş) tanıştım ve sonra da Aras'ın Saroyan kitapları dizisinin editörü oluverdim.
William Saroyan sizin için neyi temsil ediyor?
Çocukların perspektifinden yazdığı, bunun üzerine edebiyat bina eden eserlerini seviyorum. Bunları okudukça ben de geçmişimi düşünmeye başladım. 12 Eylül mesela, o sırada 13 yaşındaydım. Sonra ailemin tarihine dair bir ilgi oluştu. Biz Balkan göçmeniyiz; bu yazılar sayesinde oralarda çeşitli bağlar kurdum. Benim de kendimi keşfetmemde bir köprü oldu Saroyan.
En sevdiğiniz Saroyan öyküsü hangisi?
'Yaz Neşesi'. Olay örgüsünü anlat deseniz, öyle bir şey yok. At arabasına iki çocuk biniyor, bir yerden bir yere gidiyorlar; kimse ne ölüyor, ne savaşa gidiyor, ne de büyük aşklar yaşanıyor. Çok kısa, bir mücevher gibi...
William Saroyan 100 Yaşında  Saha Yetigen William Saroyan 100 Yaşında İşçi Cephesi Dergisi 02.06.2008
Yazar: Saha Yetigen
Başlık: William Saroyan 100 Yaşında
Yayın: İşçi Cephesi Dergisi
Tarih:  02.06.2008

2002 senesi, Unesco tarafından, 100. doğum yılı sebebiyle, tüm dünyada Nazım Hikmet yılı olarak kabul edildiğinde, onu, siyasal düşüncesinden arındırarak yeniden ve yeniden tüketilebilir bir meta haline getiren; şiirini ve bu şiirin oluşumuna kaynaklık eden politik ve sanatsal yaşamı es geçen, onu yalnızca deneyimlediği aşklarla gündemde tutan burjuva medyanın içine düştüğü kepazelik herkesin hatırındadır.
Elbette, magazinsel boyutu bir tarafa bırakıldığında sanatçıların özel yaşamları da, onların ürettikleri eserlerde yansımasını bulan birer değer olarak bizleri ilgilendirir. Burada önemli olan, bu yaşanmışlıkların, hangi toplumsal sürecin içersinde vuku buldukları, hangi iç çatışmalar ile gerçekleştikleri ve hangi üretiye, nasıl sebep olduklarıdır.
Örneğin, Bitlis'ten kalkıp Amerika'ya göç eden bir ailenin 1908 yılında Birleşik Devletler'de doğan ilk çocuğunda nasıl bir etki bırakmıştır, üç yaşında babasını kaybetmek? Beş yıl boyunca yetimhanede yaşamak zorunda kalıp, ancak bundan sonradır ki annesine kavuşmak, on beş yaşında iken okulu terk etmek, bir taraftan çeşitli işlerde işçilik yaparken, diğer taraftan da hayalini gerçekleştirmek için durmaksızın kısa öyküler yazmak? Örneklediğim kişi William Saroyan… Hayatından sunduğum kesitler ise, onun sanatını anlamak için önemli birer çıkış noktası. Ama tüm bunların ne medyayı ve ne de Türk 'aydınlarını' ilgilendirdiğini söylemek güç.
Dünyada Saroyan yılı
Doğumunun 100. yılı vesilesi ile 2008, tüm dünyada Saroyan senesi ilan edilmiş durumda, tıpkı Nazım Hikmet de olduğu gibi. 2002 yılının tüm patırtısına tam bir tezat olacak şekilde medya, mutlak sessizliğe gömülmüş, bu büyük yazarı görmezden geliyor. Oysa William Saroyan, bir Ermeni olarak, bu topraklarda anılmayı fazlasıyla hak ediyor. Anadolu toprağındaki köklerini sık sık yâdeden, eserlerinde "göçmen olmak" olgusunu sıkça işleyen bir yazar Saroyan. 1939 yılında The Time of Your Life oyunuyla Pulitzer Ödülü'nü kazanmış, fakat "sanatı değerlendiren ticaret olmamalı" diyerek ödülü reddetmiş bir aydın aynı zamanda. Saroyan hayatı boyunca altmışı aşkın kitap (öykü, oyun ve roman) yazmış üretken bir sanatçı. Düzyazıda; akıcı, konuşur gibi, coşkulu ve tüm bunların yanında yalın bir dille kendine özgü bir tarz yaratmış. Bu, Amerikan edebiyatında Saroyanesk denen bir üslubun doğmasına neden olmuş. 1964 yılında, İstanbul'da yayımlanmakta olan Marmara Gazetesi'nin sahibi Bedros Zobyan'la beraber Bitlis'i gezmiş. Onun 'ata ocağı'na duyduğu bu hasret, eserlerinde de çok belirgin. William Saroyan 100 yaşında. Her ne kadar görmezden gelinse de, Anadolu'nun bir değeri olarak dünya edebiyatını etkilemeyi sürdürüyor. O, içine kapanmış, ürkek ve sürgün tüm Ermenilerin, kendini arayan sesi olarak yaşıyor: "Yanıyor gözleri babamın, bakışı buğulu; geride kalıyor Van Gölü. Ey keder küpü iç deniz, babadan oğula yüreğimiz, dualarımız seninle şimdi. Sert, hoyrat bir veda ile koparıldığı vatanın kıyısından batıya doğru yüzünü çevirdiğinde babamın duyduğu dehşet, benim içimde yaşıyor şimdi. Bizi rahat bırakmayan acıların simgesi, doldukça dolan keder küpü, ey Van Gölü." William Saroyan.
Türkçe'de William Saroyan
Saroyan'ın birçok kitabı, Aras Yayıncılık tarafından Türkçe okuyanlar için çevrilmiş durumda. Bunlardan, "Ödlekler Cesurdur", kendilerini yaşadıkları yere ait hissetmeyenlere odaklanır. 14 öyküden oluşan bu kitap, göç yolundaki insanların, yaşama sevinçleri ile harmanlanmış güvensizliklerini anlatır. "İnsanlık Komedisi" ise roman türünde kaleme alınmıştır ve savaş olgusuna eğilir. Bu ikisi dışında, Ankara Devlet Tiyatrosu'nda da sergilenmiş olan "Yüreğim Dağlardadır", ilk dönem öykülerinden oluşan "Yetmiş Bin Süryani" ve bir de günce kitabı Türkçe olarak okuyucuların beğenisine sunulmuş. Bunlara ek olarak Ermenice okuyanlar, Bedros Zobyan'ın, William Saroyan ile birlikte İstanbul'dan Bitlis'e uzanan yolculuklarını anlatan ve içindeki 135 fotoğrafla tam bir arşiv niteliği kazanan, anı kitabı "Tebi Bitlis William Saroyani Hed"i inceleyebilirler.
Oscar Ödüllü Bitlisli Yazar  Cahit Zülfikar Oscar Ödüllü Bitlisli Yazar bitlishaber.net 05.02.2008
Yazar: Cahit Zülfikar
Başlık: Oscar Ödüllü Bitlisli Yazar
Yayın: bitlishaber.net
Tarih:  05.02.2008

Ülkemizin gündemini işgal eden Ermeni konusu nedeniyle 1964’te Bitlis'e gelen Ermeni asıllı Amerikalı yazar William Saroyan'ı anımsadım. Fikret Otyam'ın fotoğrafları ile Aziz Gökdemir'in kaleme aldığı 1964 tarihli Cumhuriyet gazetesinden aldığım bazı alıntılarla yazarın ününü okurlarımla paylaşmak istiyorum.
William Saroyan Amerika'da tanınmış bir öykü yazarıdır. Tiyatro ve sinemaya uyarlanan eserleri ile de ün yapmıştır. Oscar ödüllü İnsanlık Komedisi, Pulitzer ödüllü Hayatını Yaşa, Trapezdeki Cesur Adam ve Nar Ağaçları onun en tanınmış yapıtlarındadır. Film yönetmenliği de yapan William Saroyan uluslararası sosyetenin ünlü isimlerinden Carol Marcus'la evlendi. Bundan iki de çocuğu oldu.
William Saroyan'ın babası Armenak Saroyanın II. Abdülhamit zamanda 1905 yılında zorlu bir yolculuktan sonra Amerika'nın Kaliforniya Eyaletinin Fresno kentine yerleşti. William Saroyan 1908 de burada ailenin, dünyaya gelen ilk çocuğudur. Baba Armenak genç yaşta öldü. William Saroyan ve kardeşleri bir yetimhaneye yerleştirildi. Okul çağında doğru dürüst dikiş tutturamayan William Saroyan ailesinin öykülerini dinleyerek ve halk kütüphanesindeki kitapları okuyarak kendisini yetiştirdi. İçinde yaşadığı göçmen topluluğunun söylemleri ve ritimleri de beynini kazıyordu. Bu da onun ilk yazılarının temellerini hazırlıyordu. Ailesi hem anne hem de baba tarafından Bitlisli idiler. Bir çok Ermeni de olduğu gibi Nerelisin? sorusunun yanıtı hep ikili oldu. Hem Fresnolu hem de Bitlisli. 56 yaşına dek göremediği Bitlis onun beyninde birinci sırayı işgal ediyordu. William Saroyan atalarının doğduğu ve uzun yıllar yaşadığı Bitlis'i görmek istiyordu. 1 Mayıs 1964’te ülkemize İstanbul'dan giriş yaptı. 9–25 Mayıs tarihleri arasında Anadolu yollarında maceralı bir yolculuk esnasında 17 Mayıs 1964’te Erzurum - Van istikametinden Bitlis'e vasıl oldu. Onunla beraber Cumhuriyet gazetesinden iki de gazeteci vardı. Saroyan henüz Van'da iken kendisine Bitlis'te bir karşılama hazırlığını öğrendi. Buna memnun oldu. Öykülerinde yarattığı sıradan insanlara benzeyen Türk ve Kürt köylülerinin içten olduğu belli olan konukseverlikleri onun yüzünü güldürmeye yetiyordu. Kendisini sarıp sarmalayan çocuklar için de Fikret Otyam'a söylediği gibi çocukların gelecekte iyi insanlar olabileceğine inancı tamdı. Onu büyüleyen bölge halkının ve Bitlis ilinin ileri gelenlerinin davranışları idi.
Bitlis'e Tatvan tarafından 10 km. mesafedeki karayolları levhası altında hatıra fotoğrafı çektirdi. Bitlis'in girişinde kent ileri gelenleri ve 500 kişilik konuksever Bitlisli grup ellerinde dağlardan toplamış oldukları çiçeklerle onu karşıladılar. Valiliği ziyaret ve Belediye binasındaki coşkulu kabulden sonra sıra Bitlis'in gezilmesine geldi.
Şehre tepeden bakan Sapkor mahallesi onun ata yuvasını barındırıyordu. Eskiden Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir yer olarak biliniyordu. William Saroyan belki de baba evini tam bulamadı. Ancak Saroyan ailesini tanıdığını ifade eden yaşlı bir Kürt'ün gösterdiğine göre onun annesinin evinin önünde duruldu. Evden geriye kala kala bir taş ocak, bir yarım yıkık duvar ve bir de pencere vardı. Saroyan cebinden bir mendil çıkardı. Pencere pervazının toprağını ve tozunu sildi. Etrafını saran çocuklar baka dursun, sessizce ağladı. Yanındakilere dönerek bu hayatımın en önemli gönüdür dedi.
Kalenin tepesinde kendisini bir türkü ile karşılayan kızıl saçlı Kürt ozanın dediği gibi " Hoş gelmişti". Ama bulduğu Bitlis neydi ne değildi. Belki de 1964’teki Bitlis'in o harabe haline ağlıyordu.
William Saroyan bir ara Bitlis'teki evlerden birisini satın alıp Bitlis' e yerleşmeyi bile düşündü. İsterse Belediye her türlü kolaylığı göstermeye hazırdı. Ancak dağlarda dolaşıp ailesinin hayalleri ile yaşayan garip bir Amerikalı yazar olmaktansa çocukluğunda ailesinin ona anlattığı öykülerle yaşamaya öncelik vermiş olacak ki geldiği gibi de gitti…
Bitlis'e bir "William Saroyan Kütüphanesi"... Neden Olmasın?  .. Bitlis'e bir "William Saroyan Kütüphanesi"... Neden Olmasın? gelawej.net 01.01.2006
Yazar: ..
Başlık: Bitlis'e bir "William Saroyan Kütüphanesi"... Neden Olmasın?
Yayın: gelawej.net
Tarih:  01.01.2006

William Saroyan, dünyaca ünlü Amerikalı bir tiyatro ve öykü yazarı. Türkçe’de “İnsanlık Komedisi”, “Aram Derler Adıma”,”Yüreğim Dağlardadır”, “Ödlekler Cesurdur”,”Paris-Fresno Güncesi”, “Ben Annemi Seviyorum”,“Yoksul İnsanlar”, “Yetmiş Bin Süryani” gibi eserleriyle tanınıyor. Birçok dile çevrilmiş, milyonlarca satan 60’a yakın eseri bulunmaktadır.1939 yılında “Amerika’nın Nobel’i” olarak kabul edilen Pulitzer ödülünü kazandı ama ödülü reddetti.
Yaşamı seven, insanlara karşı iyimserlikle yaklaşan, sade, konuşur gibi yazan “Saroyanesk” denen bir edebi üslup geliştirmiştir.
William Saroyan’ın bunlarla birlikte bizim için ayrı ve önemli bir yeri daha var.
O, bu toprakların sürgünlerinde büyüyen evlatlarından biridir.
Onun ailesi Bitlis’in Ermenilerindendi. Aile savaş tamtamların çalmaya başladığı yıllarda rahip olan babası Armenak Saroyan memleketini bırakarak Amerika’ya göç etti. Asıl adı Aram [Karaoğlanyan] olan William Amerika’da Kaliforniya’nın Fresno kasabasında doğdu. Ailesi ile beraber tüm göçmen çevresi, kopup geldiği toprakların, toplumun bir parçası olan William’ın yaşamını, eserlerini belirledi. Ölene kadar sürgün ve göçmen halkların sorunlarını, yani bizi-bizleri anlattı.
Ait olduğu topraklara dönme tutkusu ve ülke özlemi adeta kalıtsal biçimde onda kalmıştı. 1964 yılında annesinin vasiyetini yerine getirmek için, Bitlis’teki evlerini görmek ve memleket havasını solumak için Türkiye’ye geldi. Fikret Otyam ve Yaşar Kemal ona ana vasiyeti memleketini gezdirdiler.
O dönemde Bitlis Belediye Başkanı olan rahmetli Adil Şerefhanoğlu, hemşerisine güzel bir karşılama töreni hazırladı.
“Bitlis'e Tatvan tarafından 10 km. mesafedeki karayolları levhası altında hatıra fotoğrafı çektirdi. Bitlis'in girişinde kent ileri gelenleri ve 500 kişilik konuksever Bitlisli grup ellerinde dağlardan toplamış oldukları çiçeklerle onu karşıladılar. Valiliği ziyaret ve Belediye binasındaki coşkulu kabulden sonra sıra Bitlis'in gezilmesine geldi.
Şehre tepeden bakan Sapkor mahallesi onun ata yuvasını barındırıyordu. Eskiden Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir yer olarak biliniyordu. William Saroyan belki de baba evini tam bulamadı. Ancak Saroyan ailesini tanıdığını ifade eden yaşlı bir Kürt'ün gösterdiğine göre onun annesinin evinin önünde duruldu. Evden geriye kala kala bir taş ocak, bir yarım yıkık duvar ve bir de pencere vardı. Saroyan cebinden bir mendil çıkardı. Pencere pervazının toprağını ve tozunu sildi. Etrafını saran çocuklar baka dursun, sessizce ağladı. Yanındakilere dönerek bu hayatımın en önemli günüdür dedi. Kalenin tepesinde kendisini bir türkü ile karşılayan kızıl saçlı Kürt ozanın dediği gibi "Hoş gelmişti". Ama bulduğu Bitlis neydi ne değildi. Belki de 1964'teki Bitlis'in o harabe haline ağlıyordu. William Saroyan bir ara Bitlis'teki evlerden birisini satın alıp Bitlis'e yerleşmeyi bile düşündü. İsterse Belediye her türlü kolaylığı göstermeye hazırdı. Ancak dağlarda dolaşıp ailesinin hayalleri ile yaşayan garip bir Amerikalı yazar olmaktansa çocukluğunda ailesinin ona anlattığı öykülerle yaşamaya öncelik vermiş olacak ki geldiği gibi de gitti.”
Gezi sonrasında William Saroyan'ın Bitlis gezisi izlenimlerini gazeteci Bedros Zobyan İstanbul'da yayınlanan Marmara gazetesinde tefrika etti.
Saroyan'ın fırtınalı yaşamı 1981 yılında noktalandı.
Şimdi UNESCO, yazarın 100. doğum yılı vesilesiyle 2008 yılını William Saroyan yılı ilan etmiş bulunuyor.
Saroyan’ı anmak için Amerika’da, Avrupa’da Ermenistan’da çeşitli kültürel etkinlikler düzenleniyor. Saroyan dallarını, çiçeklerini Amerika’da açsa da bu memleketin insanı ve ortak değerlerden biridir. Bu vesile ile bu büyük yazarı anmak, geçmiş ile gelecek arasına anlamlı bir iz bırakmak, bu toprakların evladına karşı bir vefa örneği olarak onu bizzat ata memleketi Bitlis'te anmak çok anlamlı bir davranış olur diye düşünüyorum.
O, 1920’li yılların Amerika’sında yetimhanelerde, yokluk içinde ayakta kalmaya çalışırken, bütün günü aç karnına Halk Kütüphanelerinde okuyarak, dünyanın Pulitzer ödüllü yazarlarından biri haline geldi. Tüm eserleri sevecen, hoşgörülü ve empati dersleriyle doludur.
Bu vesileyle Bitlis’te Belediye’nin girişimi olarak bir “William Saroyan Kütüphanesi” açılamaz mı? Belediye tarafından böyle bir proje yapılırsa UNESCO, bu girişimi destekleyebilir. PEN kulüpleri veya başka kültürel kurumlar da destekleyebilir.
“William Saroyan Kütüphanesi” genç nesillerin, bu toprakların insanları ile ilgili daha duyarlı olmalarını bir zamanların çok kültürlü, çok etnikli yaşamının neden ortadan kalktığına dair sorgulayıcı olmalarını sağlayabilir. Edebiyatın, sanatın, kültürün insanlığı kaynaştırıcı dili ile ortak acıların, sevinçlerin, düşünce ve hayal dünyasının ayırtına varabilirler.
Göç etmek zorunda kalan bu insanların bir kütüphane vesilesiyle ata topraklarına geri dönmeleri, onların ruhlarının biraz teselli bulması, manevi ve ahlaki açıdan da paha biçilmez bir değere sahip olacak.
O, sadece bir kez görebildiği baba memleketi Bitlis ziyaretinden sonra iç hüznünü “Van Gölü’ne” adlı şiirinde şöyle dile getiriyordu.

Van Gölü'ne

yanıyor gözleri babamın, bakışı buğulu
geride kalıyor Van gölü, ey keder küpü iç deniz,
babadan oğula yüreğimiz, dualarımız seninle şimdi.
sert, hoyrat bir vedayla koparıldığı vatanın
kıyısından, batıya doğru yüzünü çevrildiğinde babamın
duyduğu dehşet, huşu benim içimde yaşıyor simdi.
bizi rahat bırakmayan acıların simgesi,
doldukça dolan keder küpü, ey Van gölü.

toprağından dönmemecesine ayrıldı babam
efsanelerin beslediği o gökyüzünden uzak
ölüp gitti ama ardında beni, küçük hayaletini
bıraktı yas tutsun diye soğuk, sislere gömülü,
yağmurların yıkadığı o gölün, tüm ölümlü acıların,
toplandığı o havuzun kıyısında ağıdını yakıp ağlasın diye.”

Van Gölü’nün, kıyısında yaşamış ve yaşayan tüm evlatlarını acı ve özlemleriyle bağrına basacağına inanıyorum.
Bitlis’in yerel yönetim organlarına, Bitlisli aydın ve sanatçılara, Saroyan severlere, büyük yazarın 100. doğum yılı vesilesi ile onun anısına bir “William Saroyan Kütüphanesi” açılması önerisini yapıyorum. Küçük de olsa böyle kültürel bir köprü kurmaya ne dersiniz?
  
William Saroyan, dünyaca ünlü Amerikalı bir tiyatro ve öykü yazarı. Türkçe’de “İnsanlık Komedisi”, “Aram Derler Adıma”,”Yüreğim Dağlardadır”, “Ödlekler Cesurdur”,”Paris-Fresno Güncesi”, “Ben Annemi Seviyorum”,“Yoksul İnsanlar”, “Yetmiş Bin Süryani” gibi eserleriyle tanınıyor. Birçok dile çevrilmiş, milyonlarca satan 60’a yakın eseri bulunmaktadır.1939 yılında “Amerika’nın Nobel’i” olarak kabul edilen Pulitzer ödülünü kazandı ama ödülü reddetti.
Yaşamı seven, insanlara karşı iyimserlikle yaklaşan, sade, konuşur gibi yazan “Saroyanesk” denen bir edebi üslup geliştirmiştir.
William Saroyan’ın bunlarla birlikte bizim için ayrı ve önemli bir yeri daha var.
O, bu toprakların sürgünlerinde büyüyen evlatlarından biridir.
Onun ailesi Bitlis’in Ermenilerindendi. Aile savaş tamtamların çalmaya başladığı yıllarda rahip olan babası Armenak Saroyan memleketini bırakarak Amerika’ya göç etti. Asıl adı Aram [Karaoğlanyan] olan William Amerika’da Kaliforniya’nın Fresno kasabasında doğdu. Ailesi ile beraber tüm göçmen çevresi, kopup geldiği toprakların, toplumun bir parçası olan William’ın yaşamını, eserlerini belirledi. Ölene kadar sürgün ve göçmen halkların sorunlarını, yani bizi-bizleri anlattı.
Ait olduğu topraklara dönme tutkusu ve ülke özlemi adeta kalıtsal biçimde onda kalmıştı. 1964 yılında annesinin vasiyetini yerine getirmek için, Bitlis’teki evlerini görmek ve memleket havasını solumak için Türkiye’ye geldi. Fikret Otyam ve Yaşar Kemal ona ana vasiyeti memleketini gezdirdiler.
O dönemde Bitlis Belediye Başkanı olan rahmetli Adil Şerefhanoğlu, hemşerisine güzel bir karşılama töreni hazırladı.
“Bitlis'e Tatvan tarafından 10 km. mesafedeki karayolları levhası altında hatıra fotoğrafı çektirdi. Bitlis'in girişinde kent ileri gelenleri ve 500 kişilik konuksever Bitlisli grup ellerinde dağlardan toplamış oldukları çiçeklerle onu karşıladılar. Valiliği ziyaret ve Belediye binasındaki coşkulu kabulden sonra sıra Bitlis'in gezilmesine geldi.
Şehre tepeden bakan Sapkor mahallesi onun ata yuvasını barındırıyordu. Eskiden Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir yer olarak biliniyordu. William Saroyan belki de baba evini tam bulamadı. Ancak Saroyan ailesini tanıdığını ifade eden yaşlı bir Kürt'ün gösterdiğine göre onun annesinin evinin önünde duruldu. Evden geriye kala kala bir taş ocak, bir yarım yıkık duvar ve bir de pencere vardı. Saroyan cebinden bir mendil çıkardı. Pencere pervazının toprağını ve tozunu sildi. Etrafını saran çocuklar baka dursun, sessizce ağladı. Yanındakilere dönerek bu hayatımın en önemli günüdür dedi. Kalenin tepesinde kendisini bir türkü ile karşılayan kızıl saçlı Kürt ozanın dediği gibi "Hoş gelmişti". Ama bulduğu Bitlis neydi ne değildi. Belki de 1964'teki Bitlis'in o harabe haline ağlıyordu. William Saroyan bir ara Bitlis'teki evlerden birisini satın alıp Bitlis'e yerleşmeyi bile düşündü. İsterse Belediye her türlü kolaylığı göstermeye hazırdı. Ancak dağlarda dolaşıp ailesinin hayalleri ile yaşayan garip bir Amerikalı yazar olmaktansa çocukluğunda ailesinin ona anlattığı öykülerle yaşamaya öncelik vermiş olacak ki geldiği gibi de gitti.”
Gezi sonrasında William Saroyan'ın Bitlis gezisi izlenimlerini gazeteci Bedros Zobyan İstanbul'da yayınlanan Marmara gazetesinde tefrika etti.
Saroyan'ın fırtınalı yaşamı 1981 yılında noktalandı.
Şimdi UNESCO, yazarın 100. doğum yılı vesilesiyle 2008 yılını William Saroyan yılı ilan etmiş bulunuyor.
Saroyan’ı anmak için Amerika’da, Avrupa’da Ermenistan’da çeşitli kültürel etkinlikler düzenleniyor. Saroyan dallarını, çiçeklerini Amerika’da açsa da bu memleketin insanı ve ortak değerlerden biridir. Bu vesile ile bu büyük yazarı anmak, geçmiş ile gelecek arasına anlamlı bir iz bırakmak, bu toprakların evladına karşı bir vefa örneği olarak onu bizzat ata memleketi Bitlis'te anmak çok anlamlı bir davranış olur diye düşünüyorum.
O, 1920’li yılların Amerika’sında yetimhanelerde, yokluk içinde ayakta kalmaya çalışırken, bütün günü aç karnına Halk Kütüphanelerinde okuyarak, dünyanın Pulitzer ödüllü yazarlarından biri haline geldi. Tüm eserleri sevecen, hoşgörülü ve empati dersleriyle doludur.
Bu vesileyle Bitlis’te Belediye’nin girişimi olarak bir “William Saroyan Kütüphanesi” açılamaz mı? Belediye tarafından böyle bir proje yapılırsa UNESCO, bu girişimi destekleyebilir. PEN kulüpleri veya başka kültürel kurumlar da destekleyebilir.
“William Saroyan Kütüphanesi” genç nesillerin, bu toprakların insanları ile ilgili daha duyarlı olmalarını bir zamanların çok kültürlü, çok etnikli yaşamının neden ortadan kalktığına dair sorgulayıcı olmalarını sağlayabilir. Edebiyatın, sanatın, kültürün insanlığı kaynaştırıcı dili ile ortak acıların, sevinçlerin, düşünce ve hayal dünyasının ayırtına varabilirler.
Göç etmek zorunda kalan bu insanların bir kütüphane vesilesiyle ata topraklarına geri dönmeleri, onların ruhlarının biraz teselli bulması, manevi ve ahlaki açıdan da paha biçilmez bir değere sahip olacak.
O, sadece bir kez görebildiği baba memleketi Bitlis ziyaretinden sonra iç hüznünü “Van Gölü’ne” adlı şiirinde şöyle dile getiriyordu.

Van Gölü'ne

yanıyor gözleri babamın, bakışı buğulu
geride kalıyor Van gölü, ey keder küpü iç deniz,
babadan oğula yüreğimiz, dualarımız seninle şimdi.
sert, hoyrat bir vedayla koparıldığı vatanın
kıyısından, batıya doğru yüzünü çevrildiğinde babamın
duyduğu dehşet, huşu benim içimde yaşıyor simdi.
bizi rahat bırakmayan acıların simgesi,
doldukça dolan keder küpü, ey Van gölü.

toprağından dönmemecesine ayrıldı babam
efsanelerin beslediği o gökyüzünden uzak
ölüp gitti ama ardında beni, küçük hayaletini
bıraktı yas tutsun diye soğuk, sislere gömülü,
yağmurların yıkadığı o gölün, tüm ölümlü acıların,
toplandığı o havuzun kıyısında ağıdını yakıp ağlasın diye.”

Van Gölü’nün, kıyısında yaşamış ve yaşayan tüm evlatlarını acı ve özlemleriyle bağrına basacağına inanıyorum.
Bitlis’in yerel yönetim organlarına, Bitlisli aydın ve sanatçılara, Saroyan severlere, büyük yazarın 100. doğum yılı vesilesi ile onun anısına bir “William Saroyan Kütüphanesi” açılması önerisini yapıyorum. Küçük de olsa böyle kültürel bir köprü kurmaya ne dersiniz?
 
 Yazarlar
Aras Yayıncılık
 İlginizi Çekebilir
Küğı Gabri İm Mecıs
11.25 TL





Yüreği Dağlarda Olan Adam
William Saroyan

Yoldaş Pançuni
Yervant Odyan'ın ölümsüz eseri

Stüdyo Osep – Tayfun Serttaş

 
 
Ana Sayfa |  Son Çıkanlar |  Kategoriler | Arama  |  Resim İndir
Fiyat Listesi  | Ürün Listesi  |  Haber Aboneliği  | Haberler
 
 Aras Yayıncılık İth. İhr. Ltd. Şti.
 Sorularınız için bize mail atabilirsiniz. info@arasyayincilik.com
Getron Bilişim Hizmetleri
Ermeni edebiyatı ve kültürüne açılan pencere olarak nitelenmesine yol açan bir yayın çizgisi izleyen,iki dilde Türkçe ve Ermenice yayın yapan yayınevi.