Sürgününden beslenen bir yazar: Troyat

Sürgününden beslenen bir yazar: Troyat

Aras Yayıncılık
13.03.2017

Bir edebiyatçının yaratmak için kendini aşması, yeni dünyalara açılabilmesi, oradaki karakterleri tüm canlılığıyla okura aktarması gerekir. Dolayısıyla her yazar içinde bir sürgünün ruhunu taşır. Bu “gönüllü” sürgün yaratma ediminin temelinde yer alır. Ancak bazı yazarlar sürgüne doğarlar. Yurtsuzluk onların yazgısıdır. Henri Troyat da onlardan biri. Bolşevik öncesi Rusyası’nda hayata gözlerini açan ve devrimin ardından İstanbul’a, oradan da Paris'e savrulan Troyat, sürgünün yerine edebiyatı koyarak hayata tutunmuş. Parçalanmış, dağılmış, enkaza dönmüş bir hayatın içindeki cevheri edebiyat sayesinde yeniden keşfetmiş. Rusya’dan Fransa’ya sürüklenmesi onu yabancısı olduğu bir dünyada yeni bir ben inşa etmeye itmiş. Kimliğini ararken adaptasyon ve asimilasyon arasında yaşadığı gelgitler onu derin buhranlara sürüklemiş. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen edebiyatıyla zamana meydan okumayı başarmış. 

 

Henri Troyat, 20. yüzyılın en başarılı Fransız yazarlarından biriydi

 

1911'de, Rusya'da Ermeni asıllı zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Henri Troyat –asıl adıyla Lev Aslanoviç Tarasov– ilk sürgün deneyimini altı yaşında yaşar. Ailesiyle birlikte bir süreliğine Kafkasya'da kaldıktan sonra tekrar Rusya'ya dönmenin hayallerini kurarken önce İstanbul'da, ardından da Paris'te bulur kendini. Bolşeviklerden kaçıp İstanbul'a geldiklerinde o sırada faaliyette bulunan Ermenistan Cumhuriyeti temsilciliği tarafından "Torosyan" soyadıyla düzenlenen Ermeni pasaportları sayesinde ailesiyle birlikte Paris'e göç eder.

 

Paris banliyölerinden Neuilly'de okuduktan sonra Sorbonne Hukuk Fakültesi'nden mezun olur. Paris'teki soydaşları gibi asimilasyon ve adaptasyon arasında gelgit yaşamaktan kaçamayan Troyat edebiyatı aracılığıyla kimliğini ve kültürünü yeniden üretir. Bu sayede hem Fransa'ya kısa zamanda uyum sağlayacak hem de Rusya'nın tarihini, siyasi kültürünü ve edebiyat dünyasını Fransa'da bilinir kılan ender yazarlardan biri haline gelecektir. 1935'te yayımlanan romanı Faux Jour'la (Yanlış Işık) Le Prix du roman populaire Ödülü'nü, 1938'de L'Araigne (Ağ) romanıyla Académie Française Max Barthou Ödülü'nü ve Goncourt Ödülü'nü kazanır. 1942'ye kadar devlet memurluğu ile edebi kariyerini bir arada yürütür. Bu tarihten sonra ise hayatına ölümüne kadar sürdüreceği edebi çalışmalarıyla devam eder.

 

70 yıllık yazarlık yaşantısında neredeyse her yıl eser verdiği durmak bilmeyen üretkenliğiyle Fransa'da 20. yüzyılın en popüler yazarlarından biri haline gelir. Arşiv araştırmalarıyla perçinlediği ilk çalışmalarında özellikle seri biyografileri ve romanları ile ön plana çıkar. Nitekim Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski, Çariçe Katerina, Rasputin, Korkunç İvan, Çar Petro, I. Aleksandr gibi önemli tarihi kişilerle ilgili yaşamöyküleriyle büyük bir başarı kazanır. Eserlerinde Devrim öncesi Rusya, devrim ve iç savaşla birlikte gelen sürgün ve ailesinin anıları esin kaynağı olur. Rusya tarihini ele aldığı üçlemesi Tant gue la Terre Durera (Dünya Durdukça, 1947-50) en önemli eserlerindendir. Rusya tarihinin yanı sıra Fransa tarihinin de kırılma noktalarını romanlaştırdığı beşlemesiyle Les Semailles et Les Moissons (Tohum ve Meyve, 1953-58) dikkat çeker.  En iyi bilinen eseri La neige en deuil (Yaslı Kar, 1952), 1956'da Spencer Tracy'nin İngilizce The Mountain (Dağ) filmiyle sinemaya uyarlanır. Özgün üslubu en çok öykülerinde hissedilir. 1959'da Academie Française üyeliğine seçilir. Bu kurumda en uzun süre görev yapan kişi olur. Yetmiş yıllık uzun yazarlık kariyerine kısa psikolojik romanlar, hacimli tarihi eserler, öyküler, oyunlar ve yaşamöyküleri olmak üzere edebiyatın birçok türünde yapıtlar sığdıran Troyat 2 Mart 2007'de hayatını kaybeder.

ÖNERİYORUZ

KATEGORİLER

FIRSAT KÖŞESİ

YENİ BASKILAR

BİZİ TAKİP EDİN

HABER BÜLTENİ