Yazar Bülent Kale
Başlık İyi Ki Doğdun Willie!
Yayın Agos Kitap / Kirk
Tarih 01.11.2008

'Fresno'da Doğmak' isimli, anılarla örülü makalesinde, Saroyan, 2 yaşından kalan tuhaf, özel anılarının dışında, 8 yaşından önceki Fresno yıllarına dair bir şey hatırlamadığını söyler. O tuhaf, özel anılar, bir at arabasındaki maaile göçlerinden görüntülerdir. "Bütün bir aile" diye, özellikle vurgular Saroyan; belki de, çocukluğunda ve yetişkinliğinde ailenin tamamı çok az bir arada olabildiği için. Önde babası Armenak ve annesi Takuhi vardır. Arkada ise, içinde yatakların, ev ve mutfak eşyalarının olduğu denkler ve kutular ve bu kutuların üzerinde çocuklar: Bitlis'te doğan Cozette ve Zabe, yolda Erzurum'da doğan Henry, ve yeni vatanda, Fresno'da doğan Will, ya da Willie... Ve anılarında, küçük Willie arabaya koşulu atın melankolik adımlarını hâlâ duyar; "babasının Amerika'da bir başka yenilgi ya da başarısızlık hikâyesiyle kavgada olduğunu" hisseder. "Çünkü çocuklar hisseder" diye açıklar bunu.

Ama anıları çok daha eskilere, henüz hayatta olmadığı yıllara da uzanır Saroyan'ın. 1964 mayısında İstanbul'dan Bedros Zobyan ve Ara Altunyan eşliğinde yola çıkarak yaptığı ilk ve tek Bitlis ziyaretinde, babasının köyü Sapkor'a girerken, direksiyonda, tüm coşkusuyla, kollarını iki yana açıp "Bitlis, Bitlis, Bitlis" diye haykırışında ve babasının köyünde gezerken "Her şeyi tanıyorum. Şu ihtiyar ağaçları tanıyorum. Bitlisliyim ben! Babam bu yollarda yürüdü" deyişinde, Saroyan'ın hemen hemen bütün öykülerinde görülen, insanın sürekliliği ve kalabalıklığı vardır. Onun hayatı atalarıyla (ondan önce yaşayanlarla) başlar ve torunlarıyla (ondan sonra yaşayanlarla) devam eder: "Bugün hem babamın hem benim yaşadığımız ve benim bedenimde insanlığın bütün geçmişinin toplandığı doğru değil mi?" der 'Ben, Dünyada' adlı öyküsünde. Bir başka öyküsünde ise, ninesinden öğrendiği Ermeniceyi nasıl kolayca kavradığını şöyle açıklar: "Dili çok geçmeden kavradım, çünkü zaten içimde hatırlanmayı bekliyordu."

Yıllardan 1916'ya gidip Fresno'ya dönersek, orada yeniden William Saroyan'la karşılaşırız. Artık 8 yaşındadır. Babası, 1911 yılında, atlı bir ambulansla hastaneye götürülürken ölmüştür. Kardeşleriyle beraber, 5 yıl Oakland'da bir yetimhanede kaldıktan sonra Fresno'ya ikinci yolculuğunu yapar; aile yeniden bir araya gelir (baba eksiktir) ve Saroyan, Fresno'da, eserlerinde önemli yer tutan iki izlekle karşılaşır: Ermeni olmak ve kutsal hayat.

Fresno, o dönemde, Amerika'da Ermenilerin en yoğun olduğu yerleşimdir. Saroyanlardan çok daha büyük olan ailesini, Ermenileri tanır küçük Willie, onlardan biri olduğunu fark eder ve bunu gururla sahiplenir. 'Nereye Gidersen Git, Çığlığında Memleket' öyküsünde şöyle anlatır bu keşfi: "Türkçe, yüksek sesle söyleyen, iskambil kâğıtlarını karıştıran, dağıtan ve hızla masanın üzerine vuran bu kalabalıkta beni çeken bir şey vardı; benim için çok değerli, varlığıma anlam ve önem katan bir şey…" O "koca gözlü, kara bıyıklı yabancılara" bakan ve kendini hem onların yanında hem de uzağında hisseden çocuk Willie, bütün büyük şairler gibi, şu cümleyi kurar: "Hoşlansam da hoşlanmasam da o yaşlı adamlar bendim. Ve Ermenistan başka ne olabilir ki, Ermenistan da bendim."

Bahsi geçen makalesinde, 8 yaşındayken Fresno'ya döndüğünde "yetimhanedeki düzen ve disiplinle Fresno'daki baştan sona özgür ve bağımsız yaşam tarzı arasındaki tezatı şaşkınlıkla fark ettiğinden" bahseder Saroyan. Ve bir gün başını alıp San Fransisco'ya gittiği 18 yaşına kadar, kendi deyimiyle "hayatının muhtemelen en belirleyici on yılını" yaşar. Halkının hüznünü ve neşesini tanıyıp paylaşırken, kendisinin, arzularının ve kişiliğinin farkına varırken, yaşamanın büyüsünü de fark eder; artık, hayat onun için kutsaldır. 'Onca İnsan' adlı öyküsünde, sabah erkenden uyanıveren, aynı yaşlarda bir çocuğun yaşama keyfini anlatır: "Aylardan hazirandı ve çevrede birçok şey sonsuzluğa karışmasına rağmen, o bir haziran daha görmüş olduğu, hâlâ dünyanın orasında burasında gezinebildiği için tarifsiz bir mutluluk duyuyordu."

İki dünya savaşını ve Ermeni trajedisini yaşamış bir Ermeni yazar olarak tüm varlığıyla karşı durduğu savaş da önemli izleklerdendir eserlerinde. "İğrenç 1918 savaşı geçmişte kaldı" diye başlar bir öyküsü. "On bin Hun (Alman) öldürüldü" diye bağıran gazete müvezzii çocuğun acısını anlatır bir başkasında. 'Üçüncü Sınıfın Minik Vatandaşları' adlı öyküsünde, dünyanın öteki ucundaki bir savaş yüzünden aynı sınıfta birbirine düşman kesilen İtalyan ve Afrika kökenli çocuklardan ve onları barıştırmaya çalışan idealist öğretmenin çaresizliğinden bahseder. Ama savaşın kendisidir nefretle andığı; ona karışan, sürüklenen insanlar değil.

Saroyan, bütün büyük sanatçılar gibi, tek başına kalabalık olmayı başarabilenlerdendir; bütün insanlığın acısını içinde hissedip, neşesini paylaşabilenlerden. Tüm yazdıklarında, hayatın çok daha güzel, çok daha adil olabileceğini vurgular. Öyküleriyle, yaşanan hiçbir şeyin boşuna olmadığını, gündelik hayatın şiirini anlatır. Hayata bir yerinden katılıyor olmanın tarifsiz hazzını paylaşır bizimle: "Bu çirkinliğin ve ihtişamın bir parçası olduğuma, incir ağacına tırmanan, dua etmeyen ama neşeyle dinine bağlı çocuğu hatırlayabildiğime, dünyaya, zamana, kutsal olsun ya da olmasın hayatın sonsuzluğuna, hiçliğe karıştığıma, öyle veya böyle ölümsüz olduğuma memnunum. Burada olmaktan çılgıncasına mutluyum. Öyle veya böyle, ölüm yok, asla olamaz."

Bu yıl, ölüme inanmayan bu ölümsüz yazarın doğumunun yüzüncü yılı. Ben de bu satırları ölüme inanmayan bir ölümsüz okur olarak yazıyorum. Dolayısıyla, sevgili okurların, her satırı Anadolu kokan, yüzüne bıyıklarıyla 'Ben Ermeni'yim yazan' bu ölümsüz yazarı, ölümsüz bir okuru olarak kucaklamamı mazur göreceklerini düşünüyorum. Ölüme inanmayan ölümsüz bir yazarın doğumgününü kutlamaktan daha keyifli ne olabilir ki zaten? Şimdi, izninizle, kendim ve bu satırların okurları adına, bu koca Ermeni çınarını, Anadolululara özgü tarzımızla yanaklarından öpüyorum: İyi ki doğdun Willie!