Yazar Yeliz Kızılarslan
Başlık Amerika'da Bitlisli Bir Nar Tanesi
Yayın Agos Kitap / Kirk
Tarih 01.11.2008

Bitlis'ten Amerika'ya göç eden Ermeni bir ailenin oğlu olarak Kaliforniya'da doğan Amerikalı yazar William Saroyan'ın asıl adı Aram Karaoğlanyan'dır. Göçmenliğin getirdiği köksüzlüğünü, özgürlüğü kutsayan yazınıyla ifade eden Saroyan, insan olmanın varoluşsal trajedisini, insanlık idealleri ve sevgisiyle tinsel bir anarşizm halinde yazar. Otobiyografik unsurlar taşıyan eserlerinde, Ermeni göçmenlerin dünyasını özgürlük, kardeşlik sevgisi ve umut temalarıyla anlatan Saroyan'ın en tanınmış eseri olan Benim Adım Aram (My Name is Aram, 1940), genç bir erkeğin 'Amerikan rüyasını' anlattığı kısa öykülerden oluşur.

Amerika'nın 'Büyük Kriz' döneminin yoksulluğunu temel alan eserin adı, yazarın, edebi yaşamında kullandığı William Saroyan adının ötesinde gizli Ermeni kimliğini, örtük bir biçimde kitabına yansıttığı bir simgedir. Türkçeye Aram Derler Adıma başlığıyla çevrilen ve Kasım 1953'te, ilk defa Varlık Yayınları tarafından yayımlanan kitaba, bugün ne yazık ki sahaflar dışında rastlanmıyor. Eleştirmenler tarafından "Herkesin en iyi dostu ve gerçek düşmanı" olarak tanımlanan yazar, isyankâr ve çoğulcu edebiyatını, evrensel bir yazar olarak bütün dünyaya kabul ettirir. Realistik, alegorik ve deneysel anlatısının gücüyle Dostoyevski'yi anımsatan Saroyan, edebiyatına yansıyan iyi adam ve yaratıcı kötülük imgesiyle, modern dünyanın kaosuna insancıl bir yaklaşım getirir. Yaşamı boyunca okurlarına neşeli bir edebiyatçı portresi çizen yazar, atak, cesur ve iyimser bir hava yaratan üslubuyla tanınır. Ancak, Saroyan'ın eserleri ve edebi kişiliği üstüne kapsamlı bir kitaba imza atan eleştirmen Harry Keyishian'ın 'Saroyan'ın Karanlık Yüzü' başlıklı makalesinde, yazarın fazla değinilmeyen bir yönü açığa çıkar. Okurlarına göstermeyi seçmediği bu yanıyla, Saroyan, karanlık, hüzünlü ve bulanık sularda yüzen bir ringa balığına benzer. Yaşamının ve geçmişinin muğlak kalan yanlarını edebi ifadenin, yaratıcı ve iyimser yanıyla değiştirmeyi başarmış bir yazar olan Saroyan'ın diyalektik yazınında umut ve hüzün, istekler ve korkular, neşe ve trajedi arasında salınan bir varoluş ortaya çıkar.

Bu yönüyle, med-cezirli dünyasının gerilimlerini değil, karamsarlıktan iyimserliğe geçişlerini, telaşlı ama emin adımlarla edebiyatına yansıtan bir savaşçıdır Saroyan. 'Uçan Trapezdeki Cüretkâr Genç Adam' (1934) hikâyesinden itibaren 'Aram' olarak, karamsar bir tavırla yola çıksa da, eğlenceli ve cesur anlatımıyla 'Saroyanesk' denen özgün üslubunu artık oluşturmuştur.

Saroyanesk karanlık

Ancak, 1950'lerden sonra yazdıklarında karanlık yönü yeniden ağır basar. Özellikle Yetmiş Bin Süryani'de (1934) başlayan ve Wagram Kayası (1951) ile Gülme Meselesi (1953) adlı eserlerinde belirginleşen, insanın yaşam karşısındaki evrensel ve trajik yenilgisi, kayıp duygusu ve yaşamın sonluluğu temaları güçlü bir biçimde görülür. Ölümlü olmanın getirdiği acılı idrak, ilk gençliğine dair hafızasızlığını, çocuklarıyla kurduğu ilişkide onarma yoluna götürür Saroyan'ı. Mesela, bisiklete binmek gibi basit bir eylemi anlatmaya başlar. Edebi benliğinin karamsar ve karanlık tarafına iyileştirici bir etki yapan, bu sıradan ama usta işi teknikler, gerçek yaşamını da etkiler, ve yazar, Aram adındaki oğluyla Paris'e gider. Burada hem kumar oynayan hem de yazan Saroyan, bir yandan ölümsüzlük meselesiyle uğraşırken, diğer yandan da kendi ölümüne takıntılı olduğu için yaşadığı depresyonu anlatır yazdıklarında. Bu dönemdeki davranışları yüzünden oğlu tarafından eleştirilir ve şu soruyla karşılaşır: "Nasıl iyi bir adam olduğuna inanabilirsin?" Saroyan, oğlunun bu sorusunu " Sadece yazı yazarken, işlenmemiş bir kumaşa benzeyen yüzümün değiştiğini ve inceldiğini görüyorum" diyerek yanıtlar. Yazı yazarken iyi biri olduğunu, çünkü yazının iyi insanlar tarafından yazıldığını söyleyen Saroyan, yazmanın hem depresyonu hem de ölüm içgüdüsünü aşmasına iyi geldiğini bilir.

Paris gezisi sonrasında yazmayı bırakan Saroyan, bir süre sonra fikir değiştirir ve ailesine bakmak için para kazanması gerektiğinden, bir tiyatro oyunu yazacağını söyler. Böyle bir kaotik ruh hali ve gelgitlerle yazan Saroyan, 1976'da yazdığı Oğlanlar Gelip Geçici, Anneler Daima Kalıcı adlı kitabında, içindeki şeytanı nasıl kovduğunu anlatır. Uygarlaşmamış, karanlık yönünü itici bir güç olarak kullanan Saroyan, "Ben daima gülen biriyim, sadece yıkıcı insanlar gülmez" diyerek, gelgitli yaşamının karanlığını kahkahaya dönüştürür yazın serüveninde.

Saroyan'ın, ilk defa Benim Adım Aram kitabında kendini gösteren, yaşam, ölüm ve yazı arasındaki salınımları, ölümlülüğün reddedilmeyen gerçeği ile yaşamın enerjisi arasındaki gerilimleri açığa çıkarırken, 1983'te yazdığı Benim Adım Saroyan adlı kitabıyla bir nevi sonuca ulaşır. Saroyan'ın içsel mücadelesinin ürünü olan bu çelişkiler, bir edebiyat devini ve onun muhteşem edebiyatını yaratır. Saroyan'ın karamsarlık ile iyimserlik arasında gidip gelen bu çelişkili ve karanlık yönü, onun yazınını anlamlandırmak için bir kilit noktadır. Bu karanlık yön, sadece edebiyatına yüklenecek tek anlamlılıkta değil, esas olarak, yaşamın içinde karşılaştığı sırlarında ve geçmişinde saklıdır.