Yazar Leyla İpekçi
Başlık Kalbin 'İlahi Zamanı'
Yayın Taraf Gazetesi
Tarih 09.09.2008

İnsan gençken çok da fark edemiyor dünyaya bütüncül bakmanın ne anlama geldiğini... Yıllar geçtikçe kendi hayatının yaşamından daha fazla ettiğini görmeye başlayabiliyor. Belki de hiç adım atmadığı bir yerde, dünyanın öbür ucunda, bilmediği bir toprak parçasında bulabiliyor gerçeğinin aşkınlığını.

Yabancısı olduğu bir coğrafyada, kendi köklerini halen sulayan insanların varlığını düşleyerek gündelik hayatına somut göndermelerin ötesinde bir varoluş imkânı katabiliyor. Güney Kore'deki hiç görmediği annesine elli yıl sonra kavuşabilen Kuzey Koreli bir kadının 'görünmez bağlar'la hiç tanımadığı birine nasıl bağlandığını mesela, tahayyül edebiliyoruz bu sayede.

UNESCO tarafından doğumunun yüzüncü yılı vesilesiyle 2008'in William Saroyan yılı olarak ilan edildiğini geçtiğimiz günlerde Markar Esayan'ın yazısından okudum. Saroyan'ın hiç görmediği memleketi Bitlis'e yıllar sonra geldiğinde, şu sözleri tam da ifade etmeye çalıştığım aşkın gerçekliği dile getiriyordu:

"Bir Amerikalıyım ama Bitlisli olduğumu hiçbir zaman unutmadım." Yabancısı olduğumuz bir yerin, bir kültürün pekala 'kendi' kültürümüz, kendi köklerimiz, kısacası kendi gerçeğimiz olabileceğini kalpten bir sezgiyle hissedebiliyoruz. İşte bu tam olarak tanımlanamayan, kimseden öğrenilemeyen ama içimizde gerçekleşen deneyim sayesinde ötekinde kendimizi, kendimizde ötekileri bulabiliyor, bütünsel bakabiliyoruz her türlü farklılıklara.

Türkiye Ermenistan maçı için Erivan'a giden gazetecilerden Hasan Cemal, kadınlı erkekli çok genç yaşlardaki Ermeni gazetecilerle konuşurken onlara nereli olduklarını sormuş. Erzurum, Muş, Van, Bayburt, İran, Kilikya-İskenderun, Kars gibi yanıtlar art arda sıralanmış.

Bir diğer gazeteci Cengiz Çandar, aralarında söyleştiklerini anlatıyor bu durumla ilgili olarak: "İşte Ermeni sorunu bir yanıyla bu. Bu kadar basit. Kökler..." Kendimizi ait hissettiğimiz halde, yaşamadığımız, büyümediğimiz ama düşlerini kurarak hayatımızın içinde somut bir gerçekliğe büründürdüğümüz yer de memlekettir. Dilini konuşmasanız da, kültürüne katkıda bulunmasanız da, kuşaktan kuşağa aktarılan, kolektif bilinçaltlarında kesintisiz bir dua gibi fısıldanmakta olan canlı bir hakikattir bu. Hayal edilerek yaşanılır. Bekleyerek. Umarak. İnsan bilmediği bir yeri de sevebilir, özleyebilir.

Saroyan, doğduğu yer olan Fresno'da gömülmüş 1981 yılında kanserden öldüğünde. Fakat vasiyeti üzerine, kalbinin bir kısmı Van Gölü'ne ve ailesinin anavatanı olan Bitlis'e uzak olmayan Ağrı (Ararat) Dağı'nın eteklerine, bir kısmı da Yerevan'daki Ünlüler Panteonu'na gömülmüş.

Hani bir yeri çok sevip de kendimizi oraya ait hissettiğimizde "kalbimin bir kısmı burada kaldı" deriz ya. Bu deyişin gerçekleşmiş hali gibi. Ama hiç gidilmeden. Bir bakıma, yaşamıyla ait olamadığı toprağa, ölümüyle kendini ait kılmak istemiş olmalıydı ünlü yazar.

Kalp, yaşamı da ölümü de içeren, geçmişi de geleceği de, korkuyu da umudu da barındıran, aklı ise hiç dışlamayan bir mahal aslında. Yokluğun da bir varoluş biçimi olduğunu sözcüklere gereksinmeden biliyor. Zamanı ve mekânı kucaklayabiliyor, birleştirebiliyor.

Yazar Karin Karakaşlı, "sanki geçmişe de, geleceğe de hükmeden ilahi bir şimdiki zamandayım. Türkiye Ermenisi olmak bu kadar mı müthiş bir şeymiş Yarabbi" diye yazmıştı maçtan evvel: "Düşünsenize kim gol atsa haykırabilirim avazım çıktığı kadar. Kim öne geçse, sevinen yine ben. Esas golü ilişkisizliğin kalesine atmışız dostlar. Hamasi söylemlerin, sığ siyasetlerin ağlarını delmiş şu bizim umut topu. Bu maçın mutlak galibi benim anlayacağınız. Kim gol atsa değişmiyor yürek skoru."