Yazar Nihat Ateş
Başlık İstanbul'un Taşına Bak
Yayın Eski Dergisi
Tarih 01.01.2003

Bir yılı daha bitiriyoruz, Seviyorum "yeni" gelen yılları...

Ve şimdi bu satırları Aralık ayının bir yarı gecesinde, saat 2.30 sularında yazıyorum. Bir yıl daha bitiyor demek. Olsun. Yenisi başlıyor. Dergimizin Mart 2002 sayısında paylaşmaya çalışmıştım sizlerle bu duygularımı. Daha çok da yaşadığım bir ajanda pazarlığını anlatarak. Zaman geçiyor. Geçerken birikiyor ve tarih oluyor. Belki de son on yılın olup olmadığı, yaşanıp yaşanmadığı en tartışılan kavramı "tarih" yaşadığımız son on yılın sonunda geri dönüyor. Tarih dönerken, işlevini yerine getiriyor ve postmodernizmin hayhuyu içinde unuttuğumuz zamanı bize hatırlatıyor...
Bir yıl bitiyor... Kafka, dünyanın en büyük sorununu, onun "köhnemişliği"nde buluyordu. Köhnemiş bir dünyanın kopyasını yaratmayı amaçlamıştı. Bu köhnemişliğini ona göstererek intikam almayı düşündü. Çocukların oynadığı ya da çocukken hepimizin oynadığı garip bir oyun vardır. Karşımızdakinin hareketlerini ve sözlerini yansılar, onunla dalga geçeriz. Kafka, yarattığı acı ve köhne dünyayı, dünyaya tutarak onu yansılarken, ne büyük bir acıyı buruk bir ironiye çeviriyordu. O, gerçek bir köhne dünyaya, yine gerçek başka bir köhne dünya yarattı ve ona gülemiyoruz. Kafka'nın "köhne"ye karşı koyuş yöntemi buydu... Bir yıl bitiyor, ben Kafka'yı düşünüyorum. Kafka'nın yarattığı tarihi...
Gece bitiyor. Sabaha doğru evriliyor. Kafka'dan çok farklı bir coğrafyada, iliklerine dek bir aydınlanmacı büyük şair, belki de 1901 gecesinin sabaha dönen sularında, başka bir köhnemişliğe karşı çığlıklarını fırlatıyor, içindeki öfkesiyle birlikte, insanın güzel geleceğine inancını diri tutmaya çalışıyordu. Onun yöntemi Kafkanınki ile benzeşmese de, attıkları çığlıkların tonları hemen hemen aynıydı. "Sis", köhnemiş bir kentin üzerine alabildiğine abanmış, kent ve üzerine abanan sis öylesine birbirine sarılmış. Sanki birbirlerini yıllarca görmemiş iki sevgili gibi hasretle kucaklaşmış olmaları şairi çileden çıkarıyordu. Sis de köhneydi, kent de...
Ey şatafatın, gösterişin beşiği ve mezarı
Doğu'nun öncesiz alımlı kraliçesi
Ey kanlı sevgileri tiksinip titremeden
Zevke düşkün göğsünde besleyip büyüten
Ey, Marmara'nın mavi kucağında
Ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı kitle…
Ey köhne Bizans, ey koca bunak büyücü,
Ey bin kocadan artakalan el değmemiş dul…
Tanrım diyorum bu kadar cisimleşebilir mi bir acı? Bir yıl bitiyor ve benim odama tarih geri dönüyor. Kafka ve Tevfik Fikret ile birlikte.
Sonra kitaplığıma dönüyor bakışlarım. Sanatçılar içinde bulundukları dünyaya, köhnemişliğe karşı çıkarken "yeni"yi özlüyorlardı. Ama akan zamana onlar kadar dulular dünyasından bakmayıp, dolaylarını bir hale gibi örtüp giden zamana gözlerini tıpkı şimdi benim kütüphaneme diktiğim gibi dikmiş, an an bakan "tarihçileri" düşünüyorum. O soğukkanlı bakışlarına imreniyorum. Onların büyük bir sabırla insanların işleyip yarattığı tarihe bakışlarındaki eleştirel uzaklığa, mesafeye imreniyorum.
İçimden öyle geliyor. Elim, büyük Ermeni tarihçisi Kevork Pamukciyan'ın kitabı İstanbul Yazıları'na gidiyor. O, bütün bu köhnemişlik içinde, kentine, insanına, halkına bakıyor. Kitabının üst başlığı "Ermeni Kaynaklarından Tarihe Katkılar" adını taşıyor. Pamukciyan, bu toprakların görüp göreceği belki de en büyük aydın kırımını nasıl anlatıyor: "Balkan Savaş'ında (1912–1913) (Tevfik Fikret'in Sis'i yazmasının üzerinden henüz on bir yıl geçmiş, şair bilinci olabilir mi? N. A) ilk defa Ermeniler de askere alınmışlardır. 1915'te (Fikret bu yıl ölmüştü!) Alman hükümetinin direktifi ile Ermeni tehcirinin başlamasından birkaç ay önce 24 Nisan gecesi, 250 kadar Ermeni fikir adamı ve sanatkâr tevkif edilerek Sirkeci'ye gönderilmiş ve oradan bir gemiye bindirilerek İzmit'e naklolunmuşlardır. Buradan da trene bindirilerek Çankırı'ya ve Ayaş'a sürülmüşlerdir. Bunlardan bazıları bilhassa halife Abdülmecit Efendi'nin şefaati ile geri dönmüşlerdir. Diğerlerinin akıbeti meçhul kalmıştır. (s. 9)"
Şiddet, yaşandığı zaman dilimi içinde kalıp biter mi? Yoksa kuşaktan kuşağa geçer ve tarihin bir aşamasında yaşanan şiddet yüzyıllar sonra acısını daha çok mu duyurur? Bence ikincisi. Pamukciyan'ın soğukkanlılığına bakıyorum onun gözleriyle. O bir tarihçi.
Akıbeti bilinmeyen ama ne olduğu çok iyi bilinen bu sanatkârlardan birinin öykülerine uzanıyorum… Kirkor Zohrab Efendi'nin öykülerine. Acı Tevfik Fikret'in şiirindeki kadar cisimleşiyor, içimde ikinci bir ben oluyor. İstanbul Yazıları'na dönüyorum sonra. Ermeni tarihçilerinin biriktirip Pamukvciyan'a kadar aktardıklarını okuyorum onun kaleminden… Galata Kulesi'nin altındaki Cenvizlerin açtıkları dehlizleri izliyorum. (s.53) Bu dehlizlerdeki odaların içlerini geziyorum. Ve hâlâ bu köhne kentin eski bir semtinde yapılan her kazıdan onun için bir sır, bizim içinse yepyeni bir kapıyı aralayan bir bilginin ipucu olarak yepyeni bir kalıntının buluşunu daha iyi hissedip anlıyorum.
Bir yıl bitiyor odamda…
Tarih geri dönüyor, ne güzel!