Yazar Ahmet Örs
Başlık Balık Ustasından Balıkçılık Dersi
Yayın Sabah Gazetesi
Tarih 09.04.2006



Karekin Deveciyan'ın 1915 yılında eski yazıyla kaleme aldığı "Türkiye'de Balık ve Balıkçılık" adlı eserinin Türkçesi yeniden basıldı.
Çocukluğum Kadıköy Mühürdar ve Bostancı Tan Sokak'ta geçti. İlk balık tutma denemelerimi, doldurulup üzerinde kanalizasyon pompalama tesisi kurulan Kadıköy'ün Mühürdar'a çıkan kesiminde, yıllarca kum takalarının yanaştığı küçük Zağarof İskelesi'nde yaptım. Benim ilkel oltama tek tük istavrit, izmarit, çoğunlukla çurçur balığı takılırken buraya her gün kamış oltasıyla gelen biri kova ile zargana balığı tutup götürürdü. Yılanı andıran incecik zargana balıklarına o gün bugündür hiç ısınamadım.  Biraz daha büyüdüğümde, ilkokul çağımda Tan Sokak'taki komşumuz, bembeyaz sakallı ihtiyar balıkçı dede, hemen sahile bağlı sandalı ile balığa çıkarken beni de beraberinde götürürdü. Ayvansaray yapımı, incecik sandalın küreklerine asılır, açılırdık. Kıyıda sadece kendisinin bildiği belirli kerteriz noktalarının kesiştiği yerlere ulaştığımızda çaparisini, oltasını sallandırır, akşamüstü saatlerinden güneş bakıncaya kadar livar dolardı. Esas nevalemiz istavrit olmakla birlikte, muhteşem kırlangıçlar, iskorpitler ve barbunyalarla döndüğümüz günleri hatırlarım. Yaşlı balıkçı komşumuzun bir parmağı kıvrılamaz durumdaydı eklemleri kaynamıştı. Gençliğinde Kumkapı açıklarında avlanırken, dikkatsizlik nedeniyle "varsam" adlı zehirli bir balığın çarptığını, aylarca büyük acılar çektikten sonra parmağının kullanılamaz hale geldiğini söylemişti. Bu balığı ne gördüm ne de geçtiğimiz günlere dek hakkında yazılmış bir yazıyla karşılaştım. Ta ki İstanbul Balıkhanesi Eski Müdürü Karekin Deveciyan'ın "Türkiye'de Balıkçılık" adlı 1915 yılında eski harflerle yazdığı görkemli eserinin bugünün Türkçesiyle yeni basımı elime geçinceye kadar. Buradan boyu 5-6 santimi geçmeyen varsamın "denizlerdeki zehirli balıkların en korkuncu" olduğunu okudum ve yıllardır belleğimden silinmiş balıkçı dedeyi tekrar hatırladım..
Bir servet niteliğinde
"Türkiye'de Balık ve Balıkçılık", balıkla ilgilenen herkes için bir başyapıt. Eser 1925 yılında Deveciyan tarafından Fransızca olarak da yayınlanmış. Ne var ki, aradan geçen zaman içinde eserin orijinal baskıları koleksiyoncular tarafından bir servet ödenerek el değiştirir, balık ve balıkçılık hakkında böylesine zengin bir eserin büyük eksikliği duyulurken kimsenin aklına bu kitabı yeniden basıp yayınlamak gelmemiş. Hakkını yemeyeyim, sevgili dostum, rahmetli Ali Pasiner, Deveciyan'ın bıraktığı boşluğu yazdığı kitaplar ve balıkçılıkla ilgili sayısız gazete ve dergi yazısıyla büyük ölçüde doldurdu. Ama çok değil, bir yüzyıldan daha kısa bir süreç içinde denizlerimizde balık ve balıkçılığın nereden nereye geldiğini, ne hazin durumda olduğumuzu göstermesi açısından "Türkiye'de Balık ve Balıkçılık" bugün hala güncelliğini koruyor. Sadece çok sayıda hemcinsleriyle birlikte Boğaz ve Marmara'da izi kalmamış varsam gibi balıklar değil, bugün hala varlıklarıyla bizi mutlu eden, doyuran cinsler hakkında da her türlü bilgiyi bulabiliyorsunuz eserde. Örneğin palamut.. Deveciyan baştan okuru uyarıyor palamut ve toriğin iki ayrı tür olduğunu iddia edenlerin bu düşüncesinin kesinlikle yanlış olduğunu, palamut, torik, sivri, altıparmak ve pişotanın hepsinin aynı tür balıklar olduğunu, büyüdükçe isimlerinin değiştiğini söylüyor. Sonra balıkların tarifine geçiyor, avlanma yöntemlerini ayrıntılı biçimde veriyor. Kitapta eylül başından itibaren uygun havalarda Boğaz kıyılarında oltayla da palamut ve torik avlandığını okumak, insana bugün masal gibi geliyor. Nedendir bilinmez, palamut ve torik çift çift satılır. Dolayısıyla o günlerde balıkhaneye yılda getirilen palamut miktarını da Deveciyan 2 ila 3 milyon çift, yani yılda 6 milyon adet olarak açıklıyor. Ne zenginlik!.
Torik lakerdası sevenlere
Devciyan hayatında hiç balık avlamamış birine hangi oltayı nasıl kullanacağının bilgilerini de verirken, bir yandan da örneğin toriğin karnıyarık şeklinde tuzlanmasını ve dilimlenmiş halde lakerdasının yapılmasını da okurlarına öğretiyor. Bununla da yetinmiyor, palamudu tütsülenmiş halde saklayıp yemek isteyenlere de yolunu öğretiyor. Marmaramızın son prenslerinden lüfer için de Deveciyan, "İstanbul sularında yakalanan lüferin eti, başka yerlerdekilerle kıyaslanmayacak kadar üstündür", diyor. Boylarına göre aldıkları adları şöyle sıralıyor: "25 ila 40 tanesi 1 kilo gelen küçük lüferlere 'defne yaprağı' 16 ila 20 tanesi 1 kilo gelen lüferlere 'çinekop', 10 ila 14 tanesi 1 kilo gelenlere 'sarıkanat' 2 ila 8 tanesi 1 kilo gelenlere 'lüfer' tanesi 1 kilo ve daha fazla olan lüferlere de 'kofana' denilir." Bu büyük balık ustası, denizlerimizin hangi noktalarında, hangi tarihlerde, hangi tür olta ve yem ile lüfer avlayabileceklerini de en küçük detayına kadar veriyor.
Deveciyan 103 yıl yaşadı
Harput'ta, çeşitli görevlerin ardından 1910'da İstanbul Balıkhanesi'ne atanan Deveciyan 1927'de 60 yaşında uzun emekli hayatına başlamış. Kayıtlara göre 103 yıllık ömrünü 8 Ocak 1964'te noktalamış. Ünlü tarihçi Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi adlı eserinde Balık ve Balıkçılık'tan şöyle söz ediyor: "İstanbul Balıkhanesi eski merkez müdürlerinden Karakin Bey Deveciyan tarafından telif edilmiş milli kütüphanemizin ölümsüz büyük eserlerinden biridir.. Benzerine ender rastlanan muazzam eserlerdendir kendi mevzuunda ise tek eserdir. İstanbul sahaflarında kolay bulunmaz. Elden düşme olarak mesela 1937'de bir nüshasının 15 liraya satın alındığı ve akabinde ikinci bir nüshasının 50 liraya aranıp da bulunamadığı görülmüştür. Bu eserin yeni bir baskısının yapılması ve 1915'den bu yana Türk balıkçılığı üzerine 45 yıllık boşluğun doldurulması çok hayırlı bir iş olur." Reşat Ekrem Koçu bu satırları 1960'da yazmış. Onun bu temennisinin gerçekleşmesi için aradan bir 45 yılın daha geçmesi gerekmiş.