Yazar Nur Çintay A.
Başlık Ramazana Tahammülü Yok ama Bayram Onun Bayramı!
Yayın Radikal Gazetesi
Tarih 04.11.2005



Ben kısaca 'iyi' ve 'şeker' diyorum. Yani 'Bayramınız mübarek olsun' ya da 'kutlu olsun' değil 'İyi bayramlar'.
Hangi bayram peki? Doğrusu Şeker Bayramı'na alışığım, Ramazan Bayramı'na değil. Ama aradaki bağlantıyı yok sayacak kadar da delirmedim.
Bir ahbabımız var, bazı mevzularda fazlaca köşeli sağ olsun. Mesela ramazana tahammülü yok. Oruç tutmak/tutmamak dışında bir şeyden bahsediyorum, ramazan hiç olmasın istiyor, yasaklansın! Öyle komik bir düşmanlık. Gülünç. Geri. Hoşgörüsüz.
Fakat konuşma esnasında ortaya çıktı ki, Şeker/Ramazan Bayramı'nı delice önemsemekte bu arkadaş!
Kaçıncı gün kim kime gidecek... İlk günün akşamı evde verdiği yemeğe kaç kişi gelecek... Bak falanca geçen bayramda onu hiç aramamış!..
Yahu bu ne perhiz, bu ne bayram tatlısı. Ramazandan bu kadar tiksiniyorsan, bayramı da reddedersin. Yok bayramın nimetlerini, lokumundan sosyalleşmesine, hepsi dahil talep ediyorsan, o zaman da ramazana en azından zarafetle yaklaşmayı denersin.Herkese iyi bayramlar.
'İyilik' her zaman 'faydalı' mıdır?
Lars von Trier'in ilk kez filmekimi'nde gösterilen 'Manderlay'i vizyona giriyor.Bu üçlünün ilki olan 'Dogville' hayatta beni en sallamış filmlerdendir. Onu izlemiş olanlar için 'Manderlay', o ilk tokat kadar sarsıcı gelmeyebilir. Ama gene de bayram tatilinde şehirde olanlar için, iki saatlik dilim hiç acımadan buraya kaydırılır. Geçen seferden alışık olduğumuz o tiyatromsu tatta, 1930'ların başında, Dogville kasabasından çıkıp güneye doğru ilerlemekte olan Grace (Nicole Kidman yerine Bryce Dallas Howard var bu defa, yönetmen Ron Howard'ın kızı, doğrusu bir miktar Kidman'ı arıyor gönül, nitekim üçlemenin son ayağı 'Washington'da yine o olacak) ile babası (James Caan'ın yerinde de Willem Dafoe'yu görüyoruz), Alabama eyaletinde, ıssızlığın göbeğinde, Manderlay isminde bir köyde dururlar. Kölelik hiç kalkmamış gibi yaşayan beyaz sahipler ve zenci köleleri gören Grace, derhal bir özgürleştirme operasyonuna girişir. Akabinde, iyi, doğru, fayda, özgürlük, demokrasi, alışkanlık, düzen, önyargı, vs, pek çok şey birbirine girer, ezberler dağılır. 'Dogville' kadar altüst edici değil. Ama 'Manderlay'de farklı ve cool bir mizah bile var.
Likörle imtihan
Likör, gerçi şimdi çok çeşidi ve meraklısı var ama bana fazla bir şey demez. Bir tek yazın sakız liköründen, o da tadından ziyade imajı açısından hoşlanırım!
Bir de bazı lokantalarda yemekten sonra kahvenin yanında getiriyorlar, ne getirseler götürecek seviyede oluyorum, arada kaynıyor. Genellikle nane. Halbuki acısını çıkartma yönünde bir ilişkim olmasını beklerim likörle, körlemesine bir bağlılık. Çünkü bir dolu çocukluk bayramım, bu defa kaynayabilir miyiz arada diye bir heves uzatmaya yeltendiğim elimin, bizimkilerin kaş göz etmesi sonucu kös kös dizimin üstüne geri geldiği keder yüklü bayram gezmeleriyle geçti!
Yetmişlerin sonu. Likör eski evlerde hâlâ modaydı galiba. Yanında genellikle madlen olurdu. Çikolatanın, o dönem en sınıflısı!
Likör ise vişne likörüydü.
Geçen yaz, üstüne votkayı basıp ufak bir girişimde bulunduk. Ama ömrü iki günmüş. İkinci gün, bakalım olmuş mu derken, olduğuna karar verdik!
Halbuki likör en erken, yapıldıktan iki ay sonra içilirmiş. İçine de sırf alkol, şeker, su değil, bir ordu katılırmış: Kabuk tarçın, karanfil, kakule, zencefil, bergamut, havlıcan, damla sakızı, muskat. Takuhi Tovmasyan'ın 'Sofranız Şen Olsun' isimli yemek/anı kitabında vişne likörüne ilişkin bir bölüm var, malzemeler oradan.
En iyi üç şekerpare
Bizim evin âdeti başkaydı. Kahve ve yanında çikolata, sonrasında da zamanında pastacılık kurslarına filan gitmiş halamın yaptığı o dillere destan şekerpare olurdu. Millet kafileler halinde bize şekerpareye gelirdi.
Fakat şimdinin şekerpare adı altında gazlanan anlamsız hamur tatlısıyla alakası olmayan bir şeydi. Pastaneleri hiç saymıyorum, tatlıcılarınki de yaramaz. Çoğu gevşek, vıcık. Tok ve yoğun olmaktan çok uzak.
İlk üç sırayı ise şunları veririm:
1. Tarabya'daki balıkçı Kıyı
2. Güneşli'deki Ağa Lokantası
3. Üsküdar'daki esnaf lokantası Kanaat
Çıldırtmadan okşar ruhları!
1674'te Londra'da yayımlanan anonim bir şiir, şarabı 'bizzat aklımızı ve ruhlarımızı boğan hain üzümün tatlı zehiri' diye tarif ediyor, birayı ise 'beyinlerimizi kuşatan bulanık ale' olarak tü kaka ilan ediyormuş.
Kahveye ise övgü dolu dizeler düzülmüş: "Ağırbaşlı ve yararlı likör/Mideye iyi gelir, kafayı çalıştırır/Rahatlatır belleği, hüznü dağıtır/Ve çıldırtmadan okşar ruhları" 'Mekanik Türk'ten hatırlayabileceğiniz Tom Standage'ın 'Altı Bardakta Dünya Tarihi' (Merkez Kitaplar, Çeviren: Ahmet Fethi) geçmişi ve hayatı bira, şarap, çay, kahve, kola ve damıtık içkiler üzerinden anlatıyor. Onun kahveli satırlarında ilerleyecek olursak, 'İslam'ın şarabı' denen kahvenin keşfiyle ilgili bazı romantik öykülerle karşılaşıyoruz: Etiyopyalı bir keçi çobanı, bir ağaçtaki kahverengi mor taneleri yiyen sürünün canlandığını fark eder. Kendisi de atıştırdığında, uyarıcı gücünü hisseder ve vaziyeti bulunduğu yerdeki imama bildirir. İmam da taneleri önce kurutup sonra suda kaynatarak, gece ibadetlerinde uyanık kalmak için başvurduğu sıcak bir içki üretir.
Başka bir hikâyeye göre, Ömer adında bir adam, Yemen'de, Arabistan Yarımadası'nın güney batısında yer alan Moha kentinin dışındaki çölde açlıktan ölüme mahkûm edilmiştir. Çölde gördüğü bir rüya onu bir kahve ağacına götürür, o da ağaçtaki tanelerden biraz yer. Bu ona Moha'ya geri dönme gücü verir. Aç kalmasına rağmen ölmeyip Moha'ya ulaşabilmesi, Allah'ın kahve bilgisini insanoğluna iletmek için onu bağışladığının işareti kabul edilir. Ve bundan sonra kahve Moha'da popüler bir içki olur!