Yazar Behçet Çelik
Başlık Sofra Sadece Sofra Değildir
Yayın Virgül Dergisi
Tarih 01.01.2005



İlk bakışta, Ermeni Mutfağı üzerine bir kitap intibaı uyandırıyor Takuhi Tovmasyan'ın kitabı. Oysa kitabı okudukça, Ermeni mutfağının nasıl olduğu, hangi yemeklerin Türklerle ortak, hangilerinin ayrı olduğu gibi konulardan başka şeyler de geliyor insanın aklına. Yemek hazırlamanın ve yemenin toplumsal önemini düşündürdü bana en çok. Sanırım, Anadolu halklarının çoğunda ortak ve ne yazık ki çoğunda giderek unutulan bir şey bu. Çekirdek ya da geniş ailenin bir araya gelme vesileleri hiçbir zaman yemeksiz olmuyor. Ritüel dediğimiz şey gündelik hayatta da var. Tinsel bir arı1amı yok gibi görünse de, belirli zamanlarda ya da durumlarda yinelenen benzer eylemler, insanın tinselliğinde bir genişleme, rahatlama yaratıyor olsa gerek.
Midesinde de…
Azınlıklara ilişkin konuşmaların bazılarında tanık olduğum bir şey var: Bir farklılık gibi anlatılan şeyin aslında farklı olmadığını, "bizde" de bulunduğunu -biraz aşırı yorumlara vardırmak pahasına- gösterme eğilimi. Bu, sanırım, bugünlerde çokça tartışılan "üst-kimlik" kavramının kolektif bilinçaltımızdaki karşılığı. Bu konuda beni en çok şaşırtan yorumlardan biri şu olmuştu. Bir arkadaşım, Kürtçede anne anlamına gelen kelimenin daye olduğunu söylediğinde, diğer bir arkadaşım hemen, "İşte, bak, bu da bizim 'dayı'dan geliyor," demişti. Sofranız Şen Olsun'u okurken benzer bir eşleştirme eğilimine girdiğimi fark ettim. Ama anlatılan yemeğin ya da ritüelin kökeninin hangi millete dayandığını bulmak, bundan bir üstünlük çıkarmak için değil. Benzerliklerin bende yarattığı doğal bir haldi bu. Kimi sayfalarda anlatılanlar, beni, unuttum sandığım yılların, unuttuğumu sandığım sahnelerine götürdü. Örnek vermek gerekirse, hamur açmaya girişmeden önce yapılan temizlik, saçın toplanması, örtülmesi... Tovmasyan'ın anlattığı sahne hayal meyal gözümün önüne geldi. Kimi sayfalarda anlatılan yemekler çok tanıdıktı, kimi zaman da hiç aklıma gelmeyecek şeylerin nasıl bir araya gelip bir yemek halini aldığını okudum. Kitabın tamamındaysa, babaannemin ya da anneannemin mutfaktaki halleri canlanıp durdu gözümün önünde. Dedim ya, yenen şeyler ya da şölen tarihleri aynı olmasa da, bu topraklardaki yemek hazırlama ve yeme kültüründe ortak bir yan var.
Sofranız Şen Olsun'un sonunda, Tovmasyan, "Bu kitabı ister anı diye okuyun, ister yemek kitabı niyetine," demiş. Bir başka gözle daha okunabilir bence: Ev içi hayatın belirli bir zamanda ve yerdeki hali. Aileye ilişkin araştırmalarda anı-yemek kitaplarının unutulmaması gerektiğini düşündüm. Tovmasyan, sadece geniş aileyi bir araya getiren "şölen" sofralarını değil, sıradan günlerde hazırlanan yemekleri de, hazırlandıkları günün atmosferiyle arı1atmış. Sahi, ne zor iş olsa gerek, "Yarın ne pişirsem?" sorusuna yanıt bulmak. Kimi zaman, yanıt hazırdır. Belirli gün1erde, aile efradının yemek için can attığı yemekler pişirilir. Peki, öbür gün1er? Sonuçta bir karar verilir, bu kararı etkileyen etmenler de, "ev hayatı" dediğimiz şeyle yakından bağlantılı. O gün evde büyük bir temizlik varsa, mutfakta fazla kalamazsınız, o zaman daha kolay hazırlanabilecek bir şey bulmak gerekir. Ya da zamanında birilerinin bulduğu yanıttan kopya çekersiniz. Tovmasyan'ın evinde temizlik günlerinde "fasulye paçası" yapılırmış, Tovmasyan aileden birinin uydurduğu bu yemeği kitaba almayı bile düşünmüyormuş, ne var ki bir gün, Masis Kürkçügil' den, çamaşır günlerinde onların evinde de bu yemeğin pişirildiğini işitince kitaba almaya karar vermiş. Gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken bir şey. Kendi ailemde kadınların bir araya geldiklerinde en çok konuştukları konunun yemek olması zaman zaman bana iletişim eksikliği gibi görünürdü. Oysa Sof ranız Şen Olsun'u okurken anladım ki aslında bu bir paylaşım; en azından, pratik bir çözümün, hayatı kolaylaştıran ya da tatlandıran bir yemeğin paylaşımı. Ne yemek yapılacağı sorusuna yanıt bulma işini üstlenen, ev içi emekleri sömürülüp duran kadınlar arasındaki bir tür emekçi dayanışması belki de...
Sofranız Şen Olsun, acıları ve sevinçleriyle bir ailenin tarihi aynı zamanda. Bu ailenin yaşadığı semtlerin de tarihi. Sadece bir zamanların İstanbul'unu merak edenler için bile ilginç olabilecek bölümler var. Beni en çok şaşırtanlardan birini yazayım. Yedikule'deki kır gazinosunda insanlar kadınlı erkekli, ilkbaharda "Yedikule'nin o meşhur göbekli, yağlı marulu" nu yerlermiş. Şaşırtıcı olan, elbette ki kır gazinosunda marul yenmesi değil, şehrin bugün göbeği sayılan yerlerde kırk elli yıl önce marul göbeklerinin yetiştiğini öğrenmek. Tovmasyan'ın tariflerinin insanın gözünü korkutan tarifler olmadığını, okuyanı yapmaya cesaretlendirecek, uygulanabilir tarifler olduğunu da belirteyim.