Yazar Şebnem Atılgan
Başlık Beni Etkileyen Yalnızca Mekânlar
Yayın ...
Tarih 01.10.2000

Kumkapı'nın eski gençlerinden biri Jaklin Çelik. Genç yazarın edebiyata tutkusunda Kumkapı'nın payı büyük. İlk öykülerini hep Kumkapı'da yaşamış Jaklin. Bu yüzden kağıda dökülen 'ilk öyküleri' de Kumkapı'yı, Kumkapı'nın insanları ve daha da çok mekanlarını anlatıyor.

Jaklin'in ilk edebiyat denemeleri önce Öküz'ün sayfalarında okuyucuyla tanışır. Bu tanışıklıktan her iki taraf da memnun kalır ki Jaklin sürdürür yazmayı.

Yazdıklarının içinde en çok anılar yer tutar satırlarında. Önce anı, sonra öyküleşen anılar...

Yazmak, başlı başına bir maceradır. Sizde nasıl başladı bu macera?

Maceranın başlangıcında etrafımdaki birtakım insanların etkisi oldukça fazla... Ben, yazmaya teşvik edildim... Aslında tiyatro oyuncusu olmak gibi bir isteğim vardı. Eğitimimi yarım bırakmıştım gerçi... ilkokul sıralarında, en çok da üçüncü sınıftayken ciddi bir skeç yazarıydım. Skeç yazar, üstelik yazmakla da kalmaz, başrolünde de ben oynardım... Daha sonraları buna yetenek diyorsak eğer, skeç yazmayı sürdürmedim. Tiyatro yazarlığım çocuk yaşımla, oralarda kilitlendi kaldı. Uzun bir süre sonra Agos gazetesinin basın-yayın sayfasının editörlüğünü yapmaya başladım. Gazetede "Keman Çalan Balıklar" adında bir köşem vardı.

"Keman Çalan Balıklar"; ne güzel bir sayfa adı...

Evet. Bu adı Cezmi Ersöz bulmuştu. Bir yıl boyunca yazdım Agos'ta...

Ne yazıyordunuz "Keman Çalan Balıklar"da?

Mizah...

İçinde mizah olan öyküler mi?

Öykü değil aslında yazdıklarım. Belki köşe yazısı... Ama insanların hoşuna gidiyordu. Haftada bir çıkan bir gazetede, adı "Keman Çalan Balıklar" olan bir köşede, lay lay lom yazılardı onlar... Daha çok Diyarbakır şivesini kullanıyor, sokaklarda gördüklerimi bir ucundan tutup, çimdikliyordum. Yazdıklarımın hepsi hayatın içinde vardı. Belki de bu yüzden insanların hoşuna gidiyordu. Bu böyle, bir yıl devam etti. Sonra birkaç dergide daha yazdım. Bu arada Cumhuriyet Dergi'ye de röportajlar hazırlıyordum.

Bu hızla çalışırken katıldığınız bir öykü yarışması da vardı, değil mi?

Evet. Aslında çalışırken değil de ara verdiğim bir dönemde yarışmaya katılmıştım. Öykülerim vardı ve yazmaya devam ediyordum. Ancak öykülerin 'kitap' olması çok da kolay değildi. Ne yaparım, ne ederim diye düşünürken, "Bu kitabın çıkacağı yok. En iyisi bunları bir yarışmaya göndereyim. En azından öyküler kitap formatına bürünür," diye düşünmüştüm. Dereceye girip, girmemek çok önemli değildi. Çünkü asıl istediğim, yarışmanın kitap çalışmamı hızlandırmasıydı. Sonra Varlık Dergisi'nin düzenlediği yarışmaya katıldım ve "Dikkate Değer" seçildim. Kısa bir süre sonra da öykülerim Aras Yayınları'ndan basıldı.

"Dikkate Değer" seçilmek, geçekten de dikkate değer... (Gülüyoruz) Kısa bir yazı aşamasından sonra öyküleriniz ile öne çıkmayı başarmıştınız. Nasıl oldu bu? Bu arada ne yaptınız kendinize? (Gülüyoruz)

Aslında diğer yazdıklarımla -anı ya da röportajlar- birlikte devam eden bir süreçti öykücülüğüm... Ayrıca bu konuda çok da verimli olmadığımı söylemeliyim. Öyküleri, etrafımı iyice duyumsamadan, birtakım anıları yedeklemeden ya da kafamdakiler iyice demlenmeden yazamam. Bu yüzden neredeyse bir senedir beklettiğim öykülerim var. Kesinlikle, iş olsun ya da yazmış olayım diye, birtakım noktalardan hareket ederek yazamıyorum ya da bitiremiyorum öykülerimi... Dolayısıyla da bir öyküyü bitirmem hiç de kolay olmuyor. Öyle, ha deyince, öykü yazamıyorum ben... Belki de Agos'ta yazdıklarım, öykü formatına uygun yazılardı ve öykücü yönümün gelişmesini sağlamıştı.

Bu şu anlama mı geliyor; yaşadıklarınızı yazıyorsunuz... Kitabınızda yazdığınız öyküleriniz hepsi birer anı ya da hepsi yaşadıklarınız, tanıdığınız insanlar, evler, sokaklar... Öykücülüğünüzden söz eder misiniz?

Evet. Yaşamadan yazamıyorum ben... Yazabilmem için mutlaka yaşanmış olması gerekli... Benim ya da bir başkasının yaşaması çok önemli değil. Önemli olan 'yaşanmış' olması... Eğer yaşanmamışsa ve yazmak istiyorsam kendimi 'yaşamaya' zorluyorum. Örneğin evin bahçesinde ya da sokakta geçen bir olayı yazmak istiyorum ama üzerinden yıllar geçmiş. Olayın ayrıntıları ya da yaşanan mekânı çok fazla hatırlamıyorum, unutmuşum... Mutlaka o sokağa tekrar giderim. Gider, sokağın kokusunu yeniden alır, hatırladıklarımı yenilemeye çalışırım.

Öyküyü yazmayı planladığınız mekâna tekrar gidiyorsunuz? Öyle mi?

Evet, mutlaka giderim. Öykücülüğümde böyle bir yöntemim var. Gitmeden, tekrar görmeden rahat edemiyorum çünkü...

'Kurgu' üzerinde durduğunuzu pek söyleyemeyiz öyleyse...

Bir kurgum yok. Daha doğrusu yazmaya kurgusuz başlıyorum; bir iskelet oluşturmuyorum. Öykünün sonunun nasıl bitebileceğini kestirmeden ve düşünmeden başlıyorum yazmaya... "Kiralık Ev"de böyle oldu. Öyküyü okuttuğum herkes "Neden daha uzun bir öykü haline getirmiyorsun?" dedi. Çoğunluk bu şekilde düşününce ben de "Acaba öykü eksik mi oldu?" diye telaşlandım. Aslında okuyucularım öykünün iyi bir konusu olduğunu ve bir "roman"a başlangıç olabileceğini söylüyorlardı. Ama "Kiralık Ev" öykü olarak kaldı. Daha sonra öykünün sonuna italik harflerle "Kimse ileride olacaklardan haberdar değildi" sözünü ekledim.

Bir de öykülerim bittiğinde, bazen de üzerlerinde çalışırken etrafımdaki insanlara okutmayı seviyorum; insanların öykülerim hakkında fikirlerini alıyorum. Ama hiçbir şekilde kurgu yapmıyorum. Her şey kendiliğinden gelişiyor.

Bu daha zor bir yöntem sanırım. Belki daha sonra kurgu yöntemini de deneyebilirsiniz. Yaşadıklarınız tükendiğinde, hayal gücünüzü daha fazla çalıştırıp kendinize yeni karakterler yaratmaya başlayabilirsiniz.

Kitaptaki son öykü, böyle bir öykü işte... Tamamen hayal gücüm ile ürettiğim bir öykü oldu o. Aslında yine de gerçeğe dayanan bir yönü var; bir gün, bir arkadaşım babasının ilerleyen yaşına rağmen evlenmek istediğini söylemişti. Oysa kendisinin bunu istemediğini ve babasına itiraz ettiğini anlatmıştı. Ben de bir süre sonra bu konuyu öykü haline getirdim. Yaşamda bu tür şeyler olabiliyor. Yazarken gizli kapaklı konuları açmak daha çok hoşuma gidiyor; onları -olanları- çıplaklaştırmak ve insanların odak noktası haline getirmek. Öyle değil mi? içinde yaşadığımız her şey çıplak değil mi? Bu gözle görebilmek, ifade edebilmek, gösterebilmek... "Taze Gelin"in çıkış noktası bunlar işte.

Benim "Kum Saatinde Kumkapı" da sevdiğim iki öyküden biriydi "Taze Gelin". Diğeri de "Kiralık Ev"di... Öykü kitabınızda bir de üçlemeniz var ki bütün öyküleriniz ağırlıkla mekân olarak Kumkapı'da geçse de bu üçlemenin hem Kumkapı hem de sizinle ve yaşadığınız çevre ile ilgisi oldukça fazla... Sanırım kitapta anıların en yoğun kullanıldığı öykü bu. Kumkapı Tren İstansyonu, Diyarbakır Tren istasyonu ve Eminönü Tren istasyonu; aynı insanların değişik, ilerleyen dönemleri... Bu arada öykülerinizde Ermeniceyi de kullanıyorsunuz. Ermenice sözler, öykülerinize başka bir tat vermiş. Bu da bilerek, özellikle seçtiğiniz bir yazı tarzı değil mi?

Evet. Bu öyküde anıların yoğunlukta olduğu doğru çünkü anlattıklarımın hepsini yaşadım. Ayrıca üç kültürü de Kürt, Ermeni ve Türk- çok iyi tanıdığımı zannediyorum; uzun yıllardır bu üç kültürle iç içe yaşıyorum çünkü. Aslında üçü de birbirinin içinde, birinin diğerinden farkı yok.

Ermenilerin yaşam şekli, konuşmaları, aralarındaki diyaloglar, birbirlerine karşı duydukları sevgi, saygı... Bunların bir öykü içinde, üstelik Ermenice birtakım sözler kullanılarak anlatılması bir okur olarak çok hoşuma gidiyor.

Aslında nasıl hissediyorsam, öyle yazacağım galiba... Kendimi sıkmadan, ortaya nasıl bir öykü çıkarsa...

Kumkapı'yı çok seviyorsunuz. Anılarınızda önemli bir yeri olmalı, kitabınıza böyle bir isim verdiğinize göre...

Sanırım herkes yaşadığı yerden etkilenir ya da ben böyle olduğunu düşünüyorum. Özellikle de bir dokusu varsa... Ben Kumkapı'dan çok etkilendim, Kumkapı'yı çok sevdim -hala da öyle- çocukluk dönemim tamamen Kumkapı'da geçti... Üstelik tam bir sokak çocuğuydum.

Evet, öykülerinde anlattığın o yaramaz kız çocuğu sizsiniz değil ml? (Gülüyoruz)

Doğru. Bütün gün sokaklarda gezen, yaramaz bir çocuktum ben... Sokakta olan her şeyi duyar, her şeyi görürdüm. Şimdi, tüm bu yaşadıklarımın benim için 'kâr' olduğunu düşünüyorum. Ama nostalji yapmayı sevmiyorum. Yazdıklarım da nostalji değil. Bunu özellikle vurguluyorum. Ama eğer bu bir duyarlılıksa, herkesin yaşadığı yere duyarlı olması gerekiyor. Bu ille de bir kitap yazmak değil tabii ki...

Kumkapı, sürekli göç alan bir yer, canlı bir yaşama mekânı... Geçmişte Ermeniler vardı, Rumlar vardı. Kumkapı, balıkçılığı ile ünlüdür. Balıkçılığı Rumlar yapardı. 1950'li yıllarda Ermeni dokusu devam ediyordu. 1980'lerin başına gelindiğinde ise pek çok Ermeni, Kumkapı'yı terk etmişti. Birçoğu ölmüş, geriye kalanlar ise İstanbul'un başka bölgelerine taşınmışlardı. Ermenilerin Kumkapı'yı terk edişleri benim çocukluk yıllarıma denk düşer; 1985'lerin sonu... Kumkapı daha sonra, en çok da 1980'lerin başından itibaren Kürtlere kucak açtı. Kürtlerin bölgeye gelmesi ile birlikte iş yerleri çoğaldı. Bu da semt sakinlerinin bölgeden daha çabuk uzaklaşmalarına neden oldu.

Siz de Kumkapı'dan göç eden Ermeni aileler arasındasınız. Şimdi Kumkapı'ya baktığınızda ne görüyorsunuz?

Kumkapı'da insanlar gittikten sonra geriye kalan tek şey mekânlar... Kumkapı'ya bakınca gördüklerim arasında beni en çok etkileyen de yalnızca mekânlar. Evler, merdivenler, açık kapılar, sokaklar... Geriye kalan evlerin rengârenk boyanması, kapının bir renk, çerçevenin başka bir renk olması ya da bir zamanlar itina ile kapatılan kapıların ardına kadar açık bırakılması... Sürekli açık olan bir kapıdan önce bir terliğin fırlaması, arkasından kıçını tutmuş bir çocuğun sesini veryansın ederek sokağa atlaması...

Kumkapı'nın ciddi bir kimlik değiştirdiği açık…

Bu değişim aslında kaçınılmazdı. Hepimiz bir şekilde yaşıyoruz ve değişiyoruz.

Kumkapı'nın değişmesi üzüyor mu sizi?

Elbette... Kumkapı'da her anı üzülerek geçiriyorum.