Yazar Nazmiye Güçlü
Başlık Kum Saatinde Kumkapı
Yayın Pazartesi Gazetesi
Tarih 01.11.2000

"Hani geçmişimizde çok özel insanlar ve olaylar vardır. Zamanla hafızamızın belli bir yerinde kalırlar. Ben hafızamı yenilemek için o insanları ve olayları bir kum saatine yerleştirdim, çevirip çevirip akıtıyorum."

 


Aras Yayıncılık'tan çıkan ilk kitabı Kum Saatinde Kumkapı'nın adını böyle açıklıyor Jaklin Çelik. Hepimizin vardır ya bizi biz yapan öyküleri, Jaklin'i de Jaklin yapan öyküler var bu kitapta.

İlk öykü "Kiralık Ev", çocukluğunun geçtiği evi kiralamaya gittikleri ilk günü anlatıyor. Huysuz ev sahibinin gözüne girmek için tembihlenmiş çocuk, hiç unutmuyor ev sahibi Azat'la ilk karşılaşmasını. Öykünün sonunda ikinci bir kişilik (anlatıcı) olarak karşımıza çıkıyor Jaklin. Böylece öyküye farklı bir lezzet katmış oluyor.

"Küçük çocuk, sesin sahibi yaşlı kadınla göz göze geldiğinde, sesi gibi yüz ifadesi de hiç hoşuna gitmedi. (…) O sıra küçük kız cebinden mendilini çıkarıp akmayan burnunu sildi."

İstasyon Üçlemesi'nin ilk öyküsü "İstasyon'da Başladı Hayat" ile biraz daha tanıyoruz Jaklin'i, Jaklin'in Kumkapı'sını.

"Balipaşa Yokuşu'nun başındayım, gözlerim dosdoğru denize kenetli, kendimi aşağı koyuveriyorum. Elimde bir uçurtma, yokuşun bitiminde, ayaklarım birden yerden kesilecek gibi. Kesildi. Yine o bitiş korkusu, bunu düşündüğüm anda yeniyorum o korkuyu. Babamın soba sattığı dükkânın önünde buluyorum kendimi. İpini elimde sıkı sıkıya tutuğum uçurtmayı gökyüzüne salıyorum."

Kumkapı'ya alışma sürecini,

"Dükkâna girer girmez bir yabancılık sarıyor her yanımı. Gözlerimi kapatıp burnuma gelen kokulara hasret gideriyor, yabancılığı üstümden atmaya başlıyorum. Gözlerimi açıyorum. Gördüğüm her şey 'hoş geldin' dercesine tebessüm ediyor"

(…)

"Dokunamaz oluyorum insanlara. Duyuramaz oluyorum sesimi. Her şey, herkes hareket halinde, kimse beni fark etmiyor. Gökyüzüne bakıyorum. Uçurtmamın kuyruğu gözden kaybolmak üzere. Onu saldığım için pişmanlık duyuyorum."

Sonraları sokakta erkek çocuklarıyla misket oynayan haylaz bir çocuk oluyor Jaklin, artık alışmıştır Kumkapı'ya. Kumkapı da ona.

Öyle içten bir canlılıkla anlatıyor ki öykülerini Jaklin, "Diyarbakır-İstanbul Hattı" öyküsünü okurken ben de biniyordum o trene. Hazal'ı büyük umutlarla İstanbul'a götüren trende Diyarbakır'ın sıcaklığını, çocukların çığlıklarını duyuyordum.

Kalabalık trenin vagonlarındaki kadınların çocukları yaramazlık yapınca geriliyor, dedikoduları dinleyip eğleniyordum.

"Üç Kısa Kokulu Nefes…" adlı öykünün kahramanı olan ev balyoz darbeleriyle yok edilirken, çıkan toz bulutu gözümü yaşartıordu.

Takvor amca ile Anahid teyze, sevgiye olan inancımı tazeliyordu:

"Takvor amca elleri kolları dolu geldiğinde, ipli çıngırağa dokunmadan, bir ıslıkla nasıl açtırırdı kapıyı Anahid teyzeye. Kapıyla birlikte açılan sanki yüreğiydi; kanatları gökyüzüne, aşkı yüreğinin derinliklerine, sevgisi sonsuza…"

"Yaradanla Hesaplaşma" öyküsünde olduğu gibi zaman zaman şaşırtıyor bizi Jaklin. Öykülerine ait unutamadığı görüntülerden bazılarını, yaşadığı evi, okuduğu okulu ve Kumkapı'daki hayatının başladığı istasyonu, kitabın sonunda paylaşıyor bizimle.

Kitabını, annesi Mari Çelik'e adamasının nedenini şöyle açıklıyor: "Evimizin terasında, babamın her gün suladığı zakkumlar vardı. Yıllar sonra annem tamir için gittiğinde o eve, işçilere şöyle diyordu: 'Bu zakkumlar, biz olmadan bir yudum suya hasret direniyorlar.' O an annemle duygu ve düşüncelerimizin ortaklığını fark ettim. Bu yüzden yazdığım her satırın da ortağıydı."