Yazar Sennur Sezer
Başlık Kum Saatinde Kumkapı
Yayın Varlık Dergisi
Tarih 01.11.2000

Jaklin Çelik'in öyküleri, kitabın adının da çağrışımıyla "bir semtin öyküleri" ya da "bir semtin değişiminin öyküleri" tanımıyla özetlenebilir. İlk bakışta doğru tanım gibi gözüken bu özetleme, yanlış değilse bile eksiktir. İstanbul'un bir semtinin iç ve dış göçlerle değişen insan nüfusu, yapıların yıkımlarla yenilenişi bir semtin tarihinden daha büyük olayları, örneğin o semtin içinde olduğu şehrin hatta bir ülkenin değişimini anlatabilmektedir. Jaklin, Kumkapı'da geçirdiği çocukluğunu anlatıyor öykülerinde. Bu çocukluk, komşuluklar, ölümler, yabancı ülkelere göçlerle damgalı. Öykülerin kahramanlarından biri kısa saçları ve beden yapısı yüzünden erkek sanılan zayıf bir kız çocuğu. Erkek sanılması onu çok sarsmıyor ya da üzmüyor belki. Ama kimi zaman büyükler, onun anlamadığı sorular soruyorlar, tanımlamalar yapıyorlar: Kürt, Ermeni, Süryani. Bu sözcüklerin hangisi kendisini tanımlıyor bilemiyor. Kendisiyle ilgili doğru şeyi söylediğinde anasından çimdiği yiyor:

"Adam çocuğun başını okşamaya başladı. Kadına döndü.

"Bacım İstanbul'da kimız var?"

"İstanbul'da oturuyoruz. Diyarbakır'a annemi ziyarete gitmiştik."

Adam merakını gidermiş görünüyordu. Tekrar çocuğun kafasını okşamaya koyuldu. Çocuğun korkusu geçmemişti. Adam çocuğun kafasını "Kürdo, Kürdo... " diyerek okşuyordu. Çocuk kafasını kaldırdı, iri gözlerini adama dikti.

"Ben Kürt değilim, ben Ermeniyim!" dedi.

Kadın panikledi, gözlerini açtı, çocuğun kaba etini iki parmağıyla sıktığında bir "ıkk!" sesi çıktı. Çocuğun ağzından dökülen bu sözleri, adamın yüreğinden kopup gelen bir kahkaha kucakladı. (...) Çocuk kıçına atılan çimdiğin acı merakıyla annesine sordu.

"Anne, Kürt nedir, Ermeni nedir?" (Diyarbakır-İstanbul Hattı)

Kumkapı'da oturan, Diyarbakır kökenli bu ana-kıza, Kumkapı'da ev ararlarken de rastlamıştık. Soru Ermeni ev sahibinden gelmişti bu kez:

Kayane bu cevabı aldıktan sonra genç kadına:

"Haysınız?" diye sordu. Şaşalayarak sorusunu düzeltmeye koyuldu hemen. "Yani Ermeni misiniz, demek istedim... "

Genç kadın bu sorudan biraz sıkılmış gibiydi:

"Kocam Hay, ben Süryaniyim."

Bu defa iki yaşlı kadının gözleri faltaşı gibi açıldı. Şaşkın bakan iki çift göz genç kadına dikildi.

Kayane:

"Siz de vaftiz oluyorsunuz?" diye sordu. Genç kadın şaşırmıştı:

"Tabii ki, bütün Hıristiyanlar gibi."

Evi kiralamaya gelen bu genç kadın anlam veremediği bu soruya şaşırmış, bu iki yaşlı kadına bakıyordu.

(Kiralık Ev)

Kumkapı'nın bu yoksulları arasında mezhep ya da din farklılıkları vardır yalnızca. Diyarbakır-İstanbul Hattı öyküsündeki fark gibi. Diyarbakırlı kadın, küçük kızın annesine sorar "Baci, İstanbul'un neresinde oturisiz?" "Kumkapı'da" yanıtıyla da heyecanlanır "Biz de, biz de". Sonra açıklar:

"Doğrusi, biz ilk gidiyığ İstanbul'a. Benim herif Fahriye'nin kocasıyla ortağli iş yapi. O dediğin yerde de ev tutmişlar." Konuşma ilerledikçe, "ortaklık iş"in işportacılık olduğu anlaşılacak, küçük kızın annesi, tüccar olduğunu sandığı kompartıman arkadaşlarına karşı rahat davranmaya başlayacaktır.

Jaklin Çelik'in öyküleri, küçük ilmiklerle birbirlerine bağlanıyor. Öykü kahramanlarını, bir cümle, bir davranışla bir başka öyküden tanımış olduğunuzu anımsıyorsunuz. İstanbul-Diyarbakır Hattı öyküsünün yaramaz erkek çocuklarından biridir kuşkusuz, Sirkeci-Halkalı Hattı'ndaki midye dolmacı delikanlı. Hem Kumkapı'da oturur, hem de Diyarbakır trenindeki Musto gibi ağzı bozuktur. Değişik bir lehçeyle söver. Ya midye dolması yapmasını nereden öğrenmiştir anası? Midye dolması izleğinde bulması çok zor değil: Mıgırdiç Usta'nın karısı Vartuhi'den kuşkusuz.

Jaklin Çelik, istasyon Üçlemesi'nin ilk öyküsü istasyonda Başladı Hayat'ta Kumkapı'ya inen bir yokuş boyunca, orada geçen çocukluğunu anımsayan bir genç kızı anlatıyor. Birinci şahıs ağzından anlatılan bu öykünün kahramanı da küçüklüğünde erkek sanılıyor. Özellikle babasının soba sattığı dükkânda durduğunda. Zaten bütün gün erkek çocuklarla bilye oynuyor. Bu erkek oyunu onun düşler kurmasını engellemiyor. "Gündüz düşleri" diye tanımlanabilecek düşler bunlar. Elma koçanının yere atılır atılmaz zümrüt bir yüzük oluşu gibi. Sonra bu düşleri kız arkadaşlarıyla paylaşıyor. Bir söylenceye çevirerek: "Adamın biri atalarından kalma bir yüzüğü kaybediyor ve bir asır sonra torununun çocuklarından biri bu yüzüğü buluyor. Hem de hiçbir zahmete girmeden. Tuhaf gelecek ama yüzük önüne çıkıyor." Bu çocuğun, öykücünün kendisi olduğunu düşünebilir miyiz? Belki...

Öyküler anlatmayı seven bir çocuk, çocukluğunun mahallesinde değişenleri anlatıyor. Kimini masallaştırıp, kimini alaya alarak. Duvarları sıva üstüne resimlenmiş boş bir evi yıkmaya gelen işçilerden biri, evin yıkımından sonra dünyaya başka türlü bakmaya başlar. Örneğin karısını memleketine götürmekten cayar. Karısının altınlarını satmaktan da. Çünkü, yıktığı evin duvarındaki resimlerden birinde güzel boyunlu bir kadın vardır.

Kısa saçları yüzünden erkek sanılan ve erkek olmak isteyen küçük kız hep ayakta işer. Bu öykü, genç kız büyüdüğünde, transvertislerin öyküsünü anlatmasına yol açacaktır belki de. Bu transvertisleri, taşralı kapıcı şöyle tanımlayacaktır: "Eskiden orospuydu şimdi ibne olmuş". Kapıcıyı şaşırtan yine bir ayakta işeme olayıdır.

Jaklin Çelik, tüm öyküleri böyle küçük anıştırmalarla bağlıyor birbirine. Transvertistin işediği yanık binanın geçmişi, Sıçan Kapanı öyküsünde örneğin.

Jaklin Çelik'in öyküsünün gücü, anlatımında zaman zaman su yüzüne çıkan gizli alaysılıktan geliyor. Bu alaysılık kimi zaman açık bir mizaha dönüşüyor. Ancak anlatım mizahın doruğuna ulaştığı an, hızlı bir değişimle yön değiştiriyor. Bir kahkahanın gözyaşlarına dönüşmesi gibi. Bu tür anlatım Deniz Mıgırdiç'in Gökyüzü Sarkis'in öyküsünün belkemiğini oluşturuyor. Taze Gelin öyküsündeyse grafik, hüzünle alaysılık arasında gidip geliyor. Kendinden genç biriyle evlenmeyi, parasına güvenerek gerçekleştiren Kirkor'un trajikomik öyküsü, Avrupa'ya göçüp daha rahat yaşamak isteyenlerle paralel anlatılıyor bu öyküde. Anadolu'nun bir ucundan İstanbul'a göçmenin verdiği gurbet duygusundan kurtulamayanların, dilini de adetlerini de bilmedikleri Avrupa'yı göze almamaları doğal. Ancak bu göçü gerçekleştirenlere anımsattıkları ölüm olgusu oldukça acımasız. Jaklin, bu iki öyküyü birlikte anlatmakla altını çizmek istediklerini gereğince güçlü anlatamamış bence. Kirkor'un evlendiği genç kadının sonunda Avrupa'ya gidişi bile bu öykülerin birleşmesini sağlamıyor. Keğam'ın Muş Ovası'nı anlattığı şiir, kahkahalarımızı boğuyor da, belki o yüzden: "Bir yiğidin ardına kim gider?/ Kim gider olsun deli Keğam/ Muş Ovası, Muş Ovası.../ Gidin sorun gardaşıma, var mı bir marazı?/ Derler ki gözümden dökülür ateş nereye?/ O ateş dökülür Muş Ovası'na.! Varın çevirin yolunu ırmak olmuş ateşin/ Sorun, tanır mı şu deli Keğam'ı?/ O ateş gözümden dökülür ama bilmez döküldüğü yeri./ Ben de bildiğimi belli etmem./ Altıma kızak eder, dolantr dururum ağaç diplerinde./ İsa bilir, Meryem de şahidim/ Sıyrılır ağaç köklerini, yakmadan akarım Muş Ovası'na... " Kum Saatinde Kumkapı, bir ilk kitap ve ilk kitaplarda sıkça görülen, seçme özensizliğini az da olsa taşıyor. Örneğin, Çengelliiğne öyküsü öykülerin genel akışı içinde, anlatımı başarılı da olsa, yerinin neresi olduğu belirsiz bir öykü. Yaradanla Hesaplaşma ise ancak Pervane ile birlikte okunduğunda, bir semtin ve İstanbul'un değişimini vurgulayacak nitelikte... Kadınlar Koğuşu, konusunun gerektirdiği sağlam omurgayı içermiyor. Bir röportaj olarak bile zayıf. Ancak kitap bütünüyle ele alındığında umut verici. Genellikle öyküler birbirlerine içten içe bağlandıkları kadar, kendi başlarına da ayakta durabiliyorlar. Jaklin Çelik, bize gözyaşıyla kahkaha arasındaki bıçak sırtından öyküler anlatmayı başarıyla sürdürecek, inanıyorum buna.