Yazar Şehmus Diken
Başlık Jaklin Çelik'le Diyarbakır'dan Kumkapı'ya
Yayın Yeni Gündem Gazetesi
Tarih 02.12.2000

Jaklın Çelik'i ilk Altay Martı'nın çıkardığı Fesat dergisindeki imza ve öykülerden tanımıştım. Telefonda anlatmıştı, Diyarbakırlı güzel öyküler yazan Ermeni hemşerimiz, Jaklin'i, sonraları sıkça Agos'ta okudum. Yakın zamanda Yaşar Nabi Nayır ödülü alan ve Aras Yayınları'ndan çıkan puslu bir Ara Güler fotoğrafının üzerine yazılan Kum Saatinde Kumkapı kitabı.

Jaklin'in öyküleri; topraklarından gidişin ve yerleşilen yerlerde tükenişe karşı direnmenin ve hüznün öyküleri... Öykülerin hemen tümü aynı tatta olmakla birlikte özellikle iki öykü; Kiralık Ev ve Taze Gelin, insanı derinden etkileyen, geçmişle hesaplaşmaya götüren öyküler.

Kiralık Ev'de kızı Kayane'nin küçük sorduğu, aslında herkesin bir başkasına ve dönerek kendisine sorması gereken sorudur; "Ben ölürsem, beni unutur musun?" Kayane'nin öldükten sonra sevenleri tarafından unutulmadığının yanıtını fazlasıyla alması, sorulan soruya verilen en okkalı yanıltır, belki de.

Peki Kayane'nin hiç değilse öldükten sonra unutulmadığının, alınan yanıtını bizler verebilir miyiz? Toplum olarak bir zamanlar yaşantılarını bizlerle paylaşanların bir anda yaşantımızdan ve dünyamızdan çekilip gitmelerini ve sanki bizlerle birlikte hiç yaşamamışlar gibi onlardan kalan izleri bile silme gayreti içinde olduğumuzun derin hüznünü ve de ayıbını kimlere, nasıl anlatacağız? Ne kadar kolay kullanılan kavramlar! Bizler ve Onlar. Oysa birlikte yaşarken hiç bu aynını düşünmemiştik.

Jaklin'in Diyarbakır'dan ayrıldığı 1960'lı yılların sonunda benim de ilk ve ortaokuldan Ermeni arkadaşlarım vardı, onlar da ayrıldılar. O hüznü hep yaşadım, yaşarım.

Bırakıp gidilen evlerin utancını nasıl ve kime anlatmalı?.. Yine Jaklin'in yazdıklarıyla yanıtlamak gerekir, belki de. Evler de yaşayan canlı varlıklardır. Hele dinler ve kültürler mozaiği, beş bin yıllık Diyarbakır evleri... Diyarbakır evlerinin de dili vardır. Geçmiş kültürlerin izinden yürüyen bütün tarih ve kültür kentleri gibi.

Susan ve konuşamayan, dili olduğu için de, tanıklıklarından ve tanıklıkların söze dönüşmemesinden utanır, Diyarbakır evleri. Ve evler, şairce dizeye dönüşür: "Utanırım, utanırım./ Ele güne karşı çıplak" İşte tam bu noktada, Jaklin'le dile gelir evler ve der ki; "Sadece insanlar utanır, utanılmaması gereken çıplaklık1ardan, evler utanmaz mı acaba?" Elbette utanır sevgili Jaklin. Sizleri yeterince değil, hiç sahiplenemedik. Bir başına ve uzak kaldınız. Ne büyük ayıp. Kendi evlerinizde yaşantınızı sürdürmenizde eksik davrandık. Bu eksiklik ve ayıp derin yaradır, Jaklin. Bu ayıp bize yeter.

Ya Suren amca! Taze gelin öyküsündeki Suren amcanın uzaklardan, Fransa'daki Azniv'e söylediği derin ironiye ne demeli? Herkes görmediği yerleri bir halt sanır. Kimin kıçı yer tutmuş ki, yer tutmuyor, doğru da, eninde sonunda topak giden insanı gittiği yerde yalayıp, yutuyor. Süren amcadan Azniv'e söylenenler biraz da bu hüznün trajedisidir.

"Bak sen gidebilirsin yaban ellere, Azniv. Ama başkalarını zorlamaya hakkın yok. Fransızca öğren ki, belki bir gün onlardan biri olursun. Olmasan bile, öldüğünde Fransızların gittiği cennette zorluk çekmezsin." Suren, gitmeyecek ve ölümden korkmadığını, ölümün kendisinden korkması gerektiğini söyleyecek. Ye Suren öldüğünde, kendi topraklarında gömülmesini isteyecek. Arzusu, ayaklan dibinde Muş Ovası, başucunda dut ağacı ve her rüzgâr estikçe, yapraklar gelen-geçen kuşları selamlayacak. Ye şarkıdaki gibi, "Çüme diyare Muş'a şeviti. Li bin dar e" Meyremhan'ın dilinde, yanmış, yıkılmış, Muş'ta bir ağaç dibinde, ağıta dönüşecek.

Suren'in Daron'a, Muş'a düşkünlüğü, aslında yerinden, yurdundan olan her sürgünün hem hasleti, hem de hasretidir. Surem amcanın doğduğu ve bebek denecek yaşta ayrıldığı, bir daha hiç görmediği Muş ve diğer Muş'lar, her ayrılan için bir gizli güçtür. Ye herkesin doğduğu şehre benzemesi özdeyişinden hareketle, Suren'in de Muş hırçınlığına benzemesinden daha doğal ne olabilir ki, Jaklin. Ye herkesin özleminin, topraklarından ayrılmasıyla birlikte geride bıraktıklarıyla büyümesi ve bu özlemin, Muş gerçeğinde, Suren'de, defalarca büyümesi, yadırganabilir mi?

Suren amca Muş Ovası'nda değil, Balıklı mezarlığında. Geride bıraktığı ise kardeşi Dikran'ın tabiriyle; "Ben çalışıp çabalayıp servet yaptım çocuklarım aç açıkta kalmasınlar diye. Suren ise boktan bir şiir bıraktı geriye."

"Derler ki gözümden dökülür ateş nereye?

O ateş gözümden dökülür Ama bilmez döküldüğü yeri.

Ben de bildiğimi belli etmem

Sıyırır ağaç köklerini

Yakmadan akarım

Muş Ovası'na... "

Jaklin Çelik'le, binlerce yıllık kadim kentli Diyarbakırlılıktan ve yazdıklarından dolayı onur duyuyorum.