Yazar Oşin Çilingir
Başlık Vahan Totovents'in 'Amarcord'u: Yitik Evin Varisleri
Yayın Agos Gazetesi
Tarih 24.01.2003

Vahan Totovents'in çocukluk anılarını anlattığı Yitik Evin Varisleri, bir 'dönem kitabı' olarak tanımlanabilir. Totovents, doğup çocukluğunu geçirdiği 19.yy sonlarıyla 20.yy'ın ilk yıllarının Harput'undan (Mezre, Mezra) bir kesit sunuyor, bir dönemin toplumsal yaşamına tanıklık ediyor. Bu tanıklık, edebi olduğu kadar tarihseldir de.

Totovents'in 'anı parçacıkları'nı okuduğumuzda hem edebi bir zevk alıyor hem de Elazığ ve yöresinin yaklaşık yüz yıl öncesinin toplumsal yaşamını yansıtan, belgesel bir filmi izler gibi oluyoruz.  Kevork Bardakjian'ın da altını çizdiği gibi bu kitap, tümüyle yok olmuş bir yaşam biçimine tanıklık etmesi açısından tarihsel bir değer taşımaktadır.
Yitik Evin Varisleri, bize ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini'nin Amarcord'unu anımsattı. Fellini bu filminde çocukluk anılarından yola çıkarak doyumsuz bir 'dönem filmi' yapmış, 1930'lu yıllardan itibaren İtalya'nın yakın tarihinin genel bir panoramasını çizmiştir. Arka planda İtalya'nın yaklaşık elli yıllık tarihinin anlatıldığı filmde Fellini'nin özellikle kendi çocukluğunu anlattığı sahnelerde kullandığı ironik sinema dili benzersizdir.
Amarcord'u benzersiz bir sanat eseri yapan hiç kuşkusuz Fellini'nin bu filmde evrenselliği yakalamış olmasıdır. Filmi her izleyen onda kendi çocukluğundan bir şeyler bulmakta, unuttuğunu sandığı bazı olayları anımsamakta, adeta bilinçaltının hareketlendiğini duyumsamaktadır. Sanıyorum Fellini de Amarcord'da bunu gerçekleştirmek istemiş, İtalyan halkının toplumsal belleğin i canlandırmayı amaçlamıştır.
Vahan Totovents de tıpkı Fellini gibi kendi çocukluğundan yola çıkarak Anadolu'nun bir dönemine tanıklık etmiş, yirminci yüzyılın eşiğinden geçerken doğup büyüdüğü Elazığ ve yöresinin doyumsuz bir panoramasını çizmiştir. Bu panoramada biz Harput'u toplumsal, ekonomik, siyasal (kısmen), kültürel, folklorik, kısaca tüm veçheleriyle öğreniyor, çok değil 5–10 yıl sonra yaşanacak olan 1915 trajedisinin yerle bir ettiği bu Ermeni yerleşmesindeki yaşamın çok renkliliğine tanık oluyoruz.
Yirminci yüzyılın başlarında Anadolu'da bir uygarlık adası gibi parıldayan Harput, hemen yakınında Mezre'nin -bugünkü Elazığ- gelişmesi ve asıl 1915'in etkisiyle kısa sürede tam bir hayalet kente dönüşmüş, bir daha eski günlerdeki canlılığına kavuşamamıştır. İşte Totovents, eseriyle Harput'a ve Harputlulara tanıklık ediyor, toplumsal belleğimize sesleniyor, bize bir şeyleri anımsatmaya, Harput'ta kaybolan cenneti yeniden canlandırmaya çalışıyor.
Yitik Evin Varisleri'ne 'edebi eser' özelliği kazandıran asıl gerçek, Totovents'in kahramanlarını
-özellikle de aile bireylerini- alabildiğine canlı betimlemesi ve belki de bundan daha önemlisi kahramanlarını birer 'tip' olarak çizebilmiş olmasıdır.
Fellini'nin Amarcord'u ile Totovents'in anıları arasında bu bakımdan da bir koşutluk vardır. Fellini'nin kahramanları ne kadar İtalyan'sa, Totovents'in kahramanları da o oranda Ermeni'dir. Her iki sanatçı da kahramanlarına ruh kazandırmayı, onları ulusal kimlikleriyle anlatmayı başarabilmiş, bununla da yetinmeyerek bu kahramanları birer 'tip insan'a dönüştürerek evrensel kılabilmişlerdir.
Totovents'in kahramanları da tıpkı Fellini'nin kahramanları gibi dünyanın bütün coğrafyalarında yaşayan insanlar gibidirler. Seven, âşık olan, kızan, bağırıp çağıran, saldıran, küfreden, cinayet işleyen, karıncayı ezmekten sakınan, ağlayan, sevinç gözyaşları döken, acı çeken, merhamet duyan, vicdanını karartan, kısacası ruh dünyalarında eksi sonsuzla artı sonsuz arasında salınan tüm insanlar gibi birer 'insan'dırlar. Ne eksik ne fazla, sıradan birer insan!.. İşte Totovents de bize bütün duyarlı ve usta yazarlar gibi 'insanlık durumları'nı anlatıyor, bizim için bu durumlar ı sorguluyor.
Bunun için de en iyi anlatım dili hiç kuşkusuz 'ironik dil'dir İnsan yaşamla ancak bu dille bağ kurabilir, yaşamı ancak bu dille algılayabilir.
Ben yaşamın yaratılıştan gelen 'ironik' bir karakter taşıdığı inancındayım.
Tanrı-insan ve insan-insan ilişkisi ancak bu dille algılanıp sorgulandığında tüm resmi, reel tanımların 'kasvetli' görünümünden sıyrılır, aynı anda hem 'insanca' hem 'Tanrıca' bir özellik kazanır. Totovents, bizimle Tanrı'nın ironik diliyle konuşuyor.
Vahan Totovents'in trajik sonu beni çok etkiledi. Kaderi iki katliam arasında salınmış 1915'i ıskalamış ama 1937'den kurtulamamış. Stalin'in sosyalizm adına başlattığı, sürgün ve kitlesel katliamlarla sonuçlanan kovuşturmaları sırasında tutuklanmış, bir süre hapishanede kalmış, daha sonra da kendisinden haber alınamamıştır. Bu arada son çalışması olan bin sayfalık tarihi romanının elyazmaları ve devlet basımevine teslim etmiş olduğu Dzirani Dzarı -Kayısı Ağacı- öykü derlemesi de basılmadan kaybolmuştur.
Totovents Harput'tan sonra önce İstanbul'a daha sonra yurtdışına çıkmış, 1909'da Paris'e ve New York'a gitmiş, İngilizce ve Fransızca öğrenmiş, edebiyat, tarih ve felsefe eğitimi almış, 1922'de de Sovyet Ermenistan'ına yerleşmiştir. Onun Ermenistan'a yerleşmesinin temel nedeni sosyalist düşünce ve ahlakına yatkın bir ruh dünyasına sahip olması ve Batı'da edindiği entelektüel birikimini halkıyla paylaşma isteğidir.
Totovents'in sosyalist dünya görüşüne yatkınlığı Yitik Evin Varisleri'ndeki çocukluk anılarında rahatlıkla görülebilmektedir. Bu anılara sinmiş olan hümanizm, bu gerçeğin bir kanıtı sayılmalıdır. Bu hümanizm, özellikle bir 'Allah insanı' olarak betimlediği annesini anlattığı bölümlerde doruğa çıkmaktadır. Öte yandan, anılarında 'külhanbeyi' olarak adlandırdığı 'ayak takımı'ndan insanları anlatırken onlardan derin bir hoşgörü ve sevecenlikle söz etmektedir. Totovents, Yitik Evin Varisleri'ni 'içsel ışık'la yani derin bir merhamet duygusuyla, vicdanının sesiyle yazmış.
Totovents'in anıları ana kucağından başlıyor. Hayal meyal 'Aydede'li bir gecede başını annesinin memelerine gömüşünü, uzun uzun emzirişini bir yaz gecesi kırlangıçların alacakaranlıktaki dansını ve bu dansa öykündüğünü anımsayabiliyor.
Nietzsche, "İlk ve son Hıristiyan İsa'ydı, o da çarmıhta öldü" derken Hıristiyanlığın gerçek koordinatının altını çizmiştir. Totovents ise İsa'nın yanı sıra annesini de ekliyor: "Bugüne dek dünyaya iki gerçek Hıristiyan'ın geldiğine inanıyorum:
Birincisi bir Yahudi, İsa Mesih, diğeri ise bir Ermeni, annem Markırit." Totovents, annesinin İncil'i elinden bırakmadığını, bütün gün İncil'in gereklerini yerine getirmek için uğraştığını, fakirlerle sofrasını paylaştığını, sevap işlediğini, yaptığı iyilikleri kimsenin bilmesini istemediğini yazmaktadır.
Anne Markırit'in gelinine anlattığı Âdem ve Havva'nın cennetten kovuluşu öyküsü olağanüstüdür. Markırit bu özgün öyküyle Âdem ye Havva'nın ilişkisine çağdaş bir yorum getirmektedir: "Havva evlenmeden önce hamile kalmış, bu durum Tanrı'nın hiç hoşuna gitmemiş, çünkü daha evlenmelerine izin vermemiş. Havva'nın sabretmeyip Âdem'in koynuna girmesine çok kızmış. Onları lanetlemiş, cennetten de kovmuş. Yılan, kadının içindeki ateştir kadın kuyruk sallamadan, erkeğin kadına el sürdüğü görülmüş müdür? Gözü kör olsun Havva'nın, evlenmeden Âdem'in koynuna girdi de hamile kaldı. Tüm kadınları da kendiyle beraber ateşe attı. Biraz sabredeydi, Tanrı evlenmelerine izin verirdi, o zaman kocasının koynuna girerdi. Zaten dünyada bir kendi bir de Âdem vardı, onu elinden alacak başka kadın yoktu ki."
Totovents, anılarında mal mülk sahibi ve devlet memuru olduğunu belirttiği babasının benzersiz bir profilini çiziyor. Özellikle kendi ölümünü bir ay öncesinden öngören babasını anlattığı satırlarda trajediyle ironinin olağanüstü bir sentezini yapmaktadır: "Babam, kendi cenazesine, düğününü bekleyen bir damat adayı gibi hazırlandı."
Babası, dülger Markar'a tabutunda budaklı tahta ve çivi kullanmamasını istiyor ve dülger boyunu daha rahat ve doğru ölçsün diye de yere boylu boyunca uzanıyor. Tabut tamamlandığında babası dülgere hakkını ödedikten başka ona rakı ikram ediyor. Markar usta kadehini kaldırırken, "Hadi hayırlı ol." der gibi oluyor ama hemen susuyor, kadehi tutan eli havada kalıyor.
Babası dülgerin gafını hoşgörüyle karşılıyor, "Boş ver, hadi iç." diyor.
Romantizm, insanın vicdanıyla ilgilidir ve onun özgül bir tezahür biçimidir.
Bu ruh tespitim, Totovents'in karakter yapısıyla tam olarak örtüşmektedir.
Totovents'in sosyalist dünya görüşüne yatkınlığının temelinde de sözcüklerine sinen romantizm ve lirizmin temelinde de onun vicdanlı bir insan oluşu yatar. Özellikle Markar ustaya tabutunu yaptırışından bir ay sonra babasının 'öte dünya'ya göçüşünü hüzün dolu bir metaforla anlatışı dokunaklıdır:
"Yılbaşı gecesi, biz çocuklar Noel Baba'nın yeni yıl hediyelerini beklerken ölüm kapımızı çaldı, babamın elini tuttu. Dostça tokalaştılar. Evden kol kola çıktılar, bembeyaz karların üzerinde yürüyüp gözden kayboldular. Gittiler, bir daha da dönmediler."
Totovents'in annesiyle babasının ilişkilerini betimleyişi çok ustacadır.
Salt bu ilişkinin betimlenişinde bile Ermenice bir hava vardır: "İkisi de inatçıydı. Babam inatçı bir aristokrat. Annem inatçı bir demokrat. Ve sonuna kadar, ne babam annemin demokratlığıyla ne de annem babamın aristokratlığıyla uzlaşabildi."
Totovents dedesiyle ninesini anlattığı anı parçacığında da canlı profıller çizmektedir. Özellikle ninesinin dedesine iş yaptırırken izlediği 'hınzırca' yöntemi aktarırken bize halkın sağduyusundan damıtılmış Nasreddin Hoca fıkralarını anımsatmaktadır: "Bir gün dedem duvara bir şey asmak için merdivene çıkmış, çivi çakıyordu. Ninem çivinin sağlam çakılmasını istiyordu ama dedemin huyunu iyi bildiğinden çiviye çok sert vurmamasını söyledi.
Dedem zaten her zaman söylenenin tersini yapıyordu, çiviye bütün gücüyle vurdu, çivi duvara adeta gömüldü. Ninem istediğini yaptırmıştı, kıs kıs gülüyordu."
Totovents'in, memleketi Harput'tan çizdiği insan manzaraları, zengin ruh profılleriyle birer birer önümüzden geçtikçe 1915 ve benzeri trajedilerin farklı kimlikteki insan topluluklarının yüzyıllar boyu oluşturdukları bin bir renkteki zengin kültürel yapıları nasıl da yerle bir ettiklerini bir kez daha anlıyoruz. Çünkü bu trajedilerde katledilen salt beden değil, ruhtur! Totovents bize bu ruhtan kesitler sunuyor, yüzyıl önsesinin namuslu bir tanıklığını yapıyor.
Totovents'in kaleminden kâğıda dökülen ruh ve davranış betimlemeleri benzersizdir. Hangisini sayalım ki? Ölü evinde, düğünlerde, kavga ve dedikoduların içinde, çarşıda, damda, çeşmede, bahçede, hasta başında, miras bölüşümünde, kısacası her yerde görülen kız kurusu yaşlı halayı mı?
Pazardan eve sebze ve et taşıyan, bahçeyle ilgilenen, kuyudan su çeken, hamama bohça taşıyan, kışın damdaki karları küren, gübreciyle pazarlık kesen, et döven, evin bütün işini yapan, tıpkı boğasını arayan evin kızışmış ineği gibi karısından uzun süre ayrı kaldığında 'kuduran ve gözleri çatal bakan' emektar hizmetçi Koko'yu mu?
Hurma ağacı görmemiş, toynakları güneyin sıcak kumlarına hiç değmemiş, 'sanki bulutların üzerinde uçuyor' denilen Maran adlı Arap atına sevdalı büyük abi Hagop'u mu?
Her didişmeyi sakinleştiren, daima gülümseyen, en sert kavgaları bile bitirip ortalığı sütliman yapan, 'iki şimşeğin arasına kılıçtan keskin şakalarıyla girerek' gerginlikleri yatıştıran evin asabi olmayan tek kişisi barışçıl abi Kevork'u mu?
Gözlerinde şimşekler çakan, vahşi bir hayvan gibi öfkelenen, 'orta yol'dan habersiz, gerektiğinde bıçağının parıltısını göstermekten çekinmeyen, öldürülürken bile yiğitçe karşı koyan, bazen de oyun oynadığı aşık kemiği elinden alınan küçük bir çocuk gibi ağlayan, bir güvercininki kadar temiz yürekli abi Lolo'yu mu?
Amerika'dan gelen altın dişli bir 'hırbo'yla evlenen bahtsız abla Hasig'i mi?... Başkalarını çatlatmaktan büyük haz duyan lafazan, güleç ama en az Hasig kadar bahtsız öteki kız kardeş Siranuş'u mu? Mavi gözleri, kara kaşları ve ok gibi kirpikleriyle evin en küçüğü güzeller güzeli Tzaynig'i mi? Arap çöllerine 'tehcir' edilen, alnına ve yanaklarına benler kazılan, kaderi yürekleri dağlayan teyze kızı Rebeka'yı mı? Yoksa saçlarının kokusu çiçeklerden derlenmiş güzelim Kristine'yi mı?...
Totovents, aile bireylerinin yanı sıra kentin diğer insanlarını betimlerken de benzersiz insan manzaraları çizer. 'Milletin parasıyla eşeğe binmek'le suçlanan matematik öğretmeni, bir 'maritsa'yla yakalanarak rezil rüsva olan Nigoğos ağa, aynı kıza âşık olan ve bunun için ölümcül bir kavgaya tutuşan Vahram'la Hıraç kardeşler, onu selamlayanlara salt gözlerinden birini kapatarak karşılık veren müzmin bekar Alek ağa ve onun evde kalmış kız kardeşi Isguhi, gerdek gecesi çoluk çocuğun alaycı gösterilerine maruz kalan ve kan döktüğü için aynı gece tutuklanarak evlenme şansını ömür boyu yitiren Hacı Soğomon, sırtındaki küfesinde evine kadın taşıyan Nişan ağa, kervanını terk ederek üç ay boyunca ayağa kalkmamakta direnen inatçı deve, kentin birbirinden ilginç delileri, din bezirganları, Amerikalı Protestan misyoner Jacop, kentte kolej kuran Alman Eimann, Amerika'dan gelip Ermeniceyi İngilizce gibi ağzını yayarak konuşan 'pezevengin evladı' eşek Ovannes, ayak takımından külhanbeyi Ali ve güvercin oynatıcı komşu kuşbaz Hagop...
Totovents'in yıllar sonra İstanbul'da ziyaret ettiği Misak Medzarents'in mezarının soğuk taşlarını öperken bu ölümsüz şairi betimleyişi benzersizdir:
"Renklerin bu eşsiz ozanı, renklerin olmadığı bir menzile varmıştı."
Misak Medzarents'in -genç yaşta ölmesine karşın- şanslı bir ozan olduğu kanısındayım. Totovents da Medzarents gibi aynı 'menzil'e vardığı halde bu menzili işaretleyen simge bir taşı, mezarı bile yok!