Yazar Nazan Maksudyan
Başlık Ben Çocuktum, Sen Çocuktun, Biz Çocuktuk…
Yayın Virgül Dergisi
Tarih 01.09.2002

İnsan çocukluğuna dönüp baktığında neler anlatacağını, daha doğrusu nereden başlayacağını pek kestiremiyor. İlk akla gelenler elbette annemiz, babamız, kardeş(ler)imiz, belki birkaç uzak akrabamız, evimiz, sokağımız, komşularımız ve daha bunun gibi birçok şey oluyor. Bunları anlatmaya kovulunca insan hem yaşananların o masum, çocuksu ruhunu yitirmemeye dair bir korku duyuyor hem de çocukluk denen döneme bugünden bakınca gözlerinin önüne gelip yerleşen büyülü perdeyi aslında hiç kaldıramıyor. 

 Çocukluğun böylesi bir "asrısaadet" olarak resmedilmesi şüphesiz mutlu büyümüş çocuklara özgü bir ayrıcalık. Ancak yine de içinde yaşadığımız dünyanın değer yargıları göz önüne alındığında çocukluk, saflık ve koşulsuz mutluluk çağrışımları ile beraber düşünülüyor.
Vahan Totovents'in Yitik Evin Varisleri adıyla bir anı-romanı çıktı. Vahan Torovents, 1889'da Mezre'de (Elazığ) doğdu. Ermeni taşra edebiyatının ustalarından Harputlu Tılgadintsi'nin ve yine taşra edebiyatı yazarlarından Siverekli Rupen Zararyan'ın öğrencisi oldu. Onların yanı sıra Ermeni edebiyatında yenilikçi okulu temsil eden Misak Medzarents'ten ve Bedros Turyan'dan etkilendi, ABD'de üniversite eğitimi aldıktan sonra Sovyet Ermenistanı'na yerleşti, Roman, öykü, şiir, oyun türlerinde pek çok eser verdi. Ülkenin önde gelen yazarlarından ve fikir adamlarından biri olarak kabul gördü.
Yitik Evin Varisleri'nde yazar, kültürel ve sosyal köklerinin uç verdiği, kişiliğini biçimlendiren çocukluğunu, ailesini, yakın çevresini anlatırken, Anadolu coğrafyasındaki günlük yaşantıyı ve Anadolu insanının ruh halini hatırlayarak, yaşadığı zamanı daha iyi anlamanın yollarını arıyor. Kitap, XX. yüzyıl başlarının tümüyle yok olmuş bir hayat biçimini kaydetmiş olması açısından tarihsel bir değer taşırken, aynı zamanda, insan hayatındaki kasvet ve güzelliği arayan samimi bir seyyahın yaptığı içsel ve coğrafi bir yolculuğu yansıtıyor.
Yazarın kitabı sunuş tarzındaki çocuksu tavır, kitaptaki diğer karakterlerin de bu yönlerinin vurgulanmasına sebep olmuş gibi gözüküyor. Kitaptaki bütün kişiler bir noktada insanı gülümsetiyor. Bu öyle bir gülümseme ki insan, sebebini bilememekle beraber, ilk adımlarını atmakta zorlanan bir bebeğin yalpalayışlarını seyrederken hissettiği umut dolu heyecanı yaşıyor adeta.
Hikâyenin başında anlatılan baba, sağlığında kendi tabutunu ince eleyip sık dokuyarak yaptıran, işine "eyeri gümüş yıldızlarla süslü" bir eşekle giden, daha ilk satırlarda matrak olduğu hissedilen bir figür. Annenin anlatılışı da, meme emme anının en başta vurgulanmasından mıdır bilinmez, okuyucunun burnunda neredeyse aralıksız bir süt kokusu bırakacak kadar masumane. İnek sağmaya gitmişken çocuğunu doğuruveren, gelinine Âdem ile Havva'yı anlatırken "Laf aramızda, Havva namussuz bir kadınmış!" diyen anne Markırit, hayata dair kaygılarını dindarlığıyla eriten, ev işlerine kocasından gizli yardım eden (çünkü kocası bir "arisrokrat"). İlerleyen yaşlarında bile on üç yaşında ilk çocuğunu doğurduğundaki kadar çocuk bir kadın.
Yazarın ninesinin, huysuz kocasının inadını yenmek için aslında istediği sedirin tam tersinde diretmesi ve bu sayede istediklerini yaptırması, Kevork'un hastalığının iyileşip iyileşmediğini anlamak için yapılan "kuru üzüm testi" ya da ağabey Levon'un atı Maran'a duyduğu sınırsız aşk, ilk bakışta insana gerçek olamayacak kadar masalsı geliyor. İçinde yuvarlandığımız bilim, ölçüm, hesap kitap, akılcı kararlar dünyasından bakınca, Totovents'in resmettiği karakterler hem okuyucuyu heyecanlandıracak ölçüde renkli hem de aşırılıktan uzak ve içten. Yalınayak hacca giden Külhanbeyi Ali'den, yürümemekte inat edip kervandan kopan devesinin başında nöbet tutan ve kar yağınca gözyaşlarını tutamayan deveciye, "altmış beş mart ayını erkeksiz" geçirmiş yaşlı haladan, sinirlenince "rahatlasın diye" köye, karısının yanına yollanan hizmetkâr Koko'ya herkes bir yanıyla "acayip."
Freud sonrası zamanlarda ilkel benlik içinde varsayılan cinsellik ve şiddet de son derece hayatın içinden resmedilmiş ve en ufak bir bastırma ihtiyacı hissedilmemiş. İki kardeşin paylaşamadıkları Veronika'yı çekiştire çekiştire parçalamaları, Hacı Soğomon'un gerdek odasının penceresi altında toplanıp şakalar yapan çocuklara sinirlenince dışarı çıkıp içlerinden birini tekmeleyerek öldürmesi, Hovsep'in, babasının karısını iki saat boyunca duvara vurması okuyucuda dehşet uyandırsa da bu sahneler en ufak bir yorum katılmaksızın, doğal bir dille anlatılır. Benzer şekilde cinsellik de çok yalın bir şekilde vurgulanıyor. Annenin sıcak meme uçlarından başlayan cinsellikle ilintili temalar, ahırdaki ineğin azmasının anlatılışındaki gibi komik bir üslup alabiliyor, ya da Kristine'nin saçlarını koklarken duyulan aşka benzer sıcaklığa yaklaşıyor. Hem cinselliğin hem şiddetin "pervasız" ve alabildiğine olağan bir dille anlatılması bizim şimdi bastırmaya koşullandığımız bazı içgüdülerin serbest bırakılmışlığını açığa vuruyor. Muhtemelen günümüz toplumunda sadece çocukların bu tür davranışları mazur görüldüğünden (çünkü onların süper egoları henüz biz yetişkinler kadar buyurgan olamıyor) insanda tüm karakterlerin çocukça bir yanı varmış hissi uyanıyor.
Parantez açmak gerekir ki yazı boyunca çocukça dediğim, çocuksuluk diye anlattığım tutum ve davranışlar benim ve daha genel anlamda yaşadığımız dünyanın hâlihazırda çocuklara ve çocukluğa atfettiği birtakım önyargılardan ibarettir.
Çocukluk zaman içinde şekillendirilen, dolayısıyla değişen, bazı özellikleri barındırırken bazılarını haiz olması mümkün görülmeyen, yakıştırılan sıfatların haliyle sınırlı olduğu, tamamen toplumsal yapı içinde tanımlanmış, zaman ve mekândan bağımsız bir tarifi yapılamayacak bir kavramdır. Yaşadığımız "modern zamanlar"da çocuk, istisnaları olmakla beraber, duygular ve duygusallıkla daha ilintiliyken, rasyonalite ve düşünmeye mesafeli, kendi başının çaresine bakmaktan çoğu zaman aciz görüldüğü için ailesine muhtaç ve koruma altında, yetişkinlere nazaran hayalperest ve özgür, davranışlarını ölçüp tartma kaygısı olmadığı için kimi zaman tutarsız bir varlık olarak algılanmaktadır.
Her ne kadar yazar çocukluğunu çocuk gözüyle anlatıyor ve tüm karakterlerin de çocukça taraflarını vurguluyor desem de bu tamamen benim çocuklukla ilgili ön kabullerimle ilgilidir. Yazarın belki de böyle bir kaygısı yoktur ve anlattıkları hayatın doğal akışından başka bir şey değildir. Belki de yaşadığımız çağ insanlığın (ne yazık ki) "büyümesine" sebep olmuştur ve içimizde az da olsa kalan, şimdilerde çocuksuluk dediğimiz duygular, nesilden nesle yitirdiğimiz kendimizdir, bizizdir.