Yazar Engin Esen Ulaş Emre
Başlık Tespihin İmamesi Diyarbakır
Yayın Evrensel Gazetesi
Tarih 01.12.2000

Türkiye'deki Ermeni edebiyatının önde gelen isimlerinden Mıgırdiç Margosyan'ın son kitabı "Tespih Taneleri" Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı.

Margosyan bu kitabında da, doğup büyüdüğü Diyarbakır'ın Hançepek Mahallesi'nden (Gâvur Mahallesi) yola çıkıyor. Yazar, "anadilini iyice öğrenmesi ve adam olması" için geldiği İstanbul'daki anılarını, babası Dişçi Sarkis, Deli Ferho, Yahudi Yunus gibi Diyarbakırlıların portreleriyle harmanlıyor. Hepsi birer "tespih tanesi" olan bu kişilerin dillerinden dökülen Türkçenin Diyarbakır ağzıyla, Diyarbakır veya İstanbul Ermenicesiyle veya Kürtçe cümleler 50 yıl öncesinin kah neşeli, kah trajik günlerine götürüyor okuru.
"Tespih Taneleri", kitabınızda hepsi bir yana dağılmış kişileri temsil ediyor. Kitabınızın adının hikâyesini anlatır mısınız?
Uzun bir müddet bu kitabın adı ne olur diye düşünmedim değil. Son anda Tespih Taneleri'nde karar kıldım. Bunun bir nedeni şu 1915 olaylarından sonra (Osmanlı hükümetinin kararıyla Ermenilerin zorunlu göçe tabi tutulması) biliyorsunuz bazı insanlar yaşamlarını daha zor şartlar altında sürdürdüler. Onların hepsini birer tespih tanesi gibi düşündüm. Her birinin yaşamlarını anlatırken birer tespih tanesi gibi algıladım.
Kitabı okuyanlar göreceklerdir babam kış geceleri Diyarbakır'daki Ermenilerin sayılarını, nereden geldiklerini, kaç kişi olduklarını tespih çekerek sayardı. Oyuna dönüştürmüştü bunu, kendisi gibi diğer "kılıç artıklarıyla" beraber... Diyarbakır'da hangi mahallede kaç ev var ya da Gâvur Mahallesi'nde kaç ev var tespih çekerek sayardı.
Kitabınızda birçok anı, birçok insan portresi var. Bazıları 3-4 yaşındayken tanık olduğunuz anılar. Bunlar nasıl hafızanıza bu kadar derinlemesine kazındı?
Bu soru bana hep soruluyor. Sadece Tespih Taneleri'nde değil, bundan önceki kitaplarımda da Diyarbakır'ı anlatışımla ilgili olarak. 15 yaşıma kadar Diyarbakır' da yaşadım. Tabiri caizse bir kamera gibi, farkında olmadan kaydetmişim yaşadıklarımı. Bunları yaparken, ileride yazar olurum, bunları yazarım diye bir şey düşünmedim. 15 yaşındayken İstanbul'a "postalanmam", biletimin buraya kesilmesi sebebiyle çocukluğumu tam orada yaşayamadım. Diyarbakır özlemiyle, çağrışımlar hep diri kaldı kafamda.
Romanınız, 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla sona eriyor. Bunun devamı gelecek mi?
Buna devam eder miyim, şu anda bilemiyorum. 6–7 Eylül olaylarıyla bağlayışımın nedeni de şu bunlar maalesef bu coğrafyada halkımız tarafından sık sık yaşanan acı olaylar. 6-7 Eylül, 1942'deki Varlık Vergisi, 1915'teki tehcir... 6–7 Eylül bu olaylardan biri ve bir dönüm noktası.
Romanınızda ayrıntılarıyla anlattığınız Diyarbakır'a hâlâ gidip geliyorsunuz. O zamandan bu zamana ne gibi değişimler oldu Diyarbakır'da?
Diyarbakır'a sık sık gidiyorum. Nitekim bir hafta önce Diyarbakır'daydım. 1950'lerin Diyarbakır'ıyla şimdiki Diyarbakır arasında korkunç bir fark var.
Diyarbakır surlarla çevrili eski, tarihi bir kent. Şimdi o Diyarbakır'ın dışında, belki yirmi, otuz defa Diyarbakır'ı katlayacak bir yapılanma var. Son zamanlarda yapılan turistik binaları, yüksek, kaloriferli apartmanları düşünecek olursanız bu anlamda çok gelişmiş. Ama bu benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Ben Diyarbakır'ı hep o sur içindeki eski kadim şehir, bin yıllar öncesinden kalan Diyarbakır olarak düşünüyorum. Ama bizim sur içindeki bazalt taşlı evlerimizin hemen hepsi yıkılmış. Son derece sefalet var. Mesela, benim çocukluğumda Diyarbakır sokaklarında mor menekşe satılırdı. "Mor menevşe" denirdi. Demek ki o yıllarda menekşeye talep vardı. İnsanlar bir demet menekşe almayı istiyordu. Herkes kapısının önünü süpürüp yıkıyordu. Şimdi bırakın menekşeyi filan, Diyarbakır sokaklarında yürümek bile çok zorlaşmış. Bu göç bu anlamda Diyarbakır'ı maalesef çok perişan etmiş. Halkın büyük çoğunluğu da fakir olduğu için Diyarbakır'ın eski evlerinde belki bir evde beş altı aile barınmak durumunda kalmışlar. Diyarbakır bu anlamda çok kötü.
Kültürel ve etnik çeşitlilik açısından ne gibi değişimler var?
O açıdan da Diyarbakır maalesef daha yoksul. Bizim mahallemizin ismi Gâvur Mahallesiydi. Bir kitabımın adı Gâvur Mahallesi olduğu için soruyorlar, niye bu adı taktığımı. Bu adı ben koymadım ki! Bildim bileli burası Gâvur Mahallesiydi… Şimdi ise Gavur Mahallesi'nin sadece ismi kalmış. Ermeni kimse yok. O 500 yıllık tarihi kilise perişan olmuş.
Diyarbakır etnik anlamda da, çok kültürlülük anlamında da hemen hemen iflas etmiş. Birkaç Süryani, bir iki Keldani aile var sadece.
Türkiye'deki Ermeni edebiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Maalesef son yıllarda yayınlanmış Ermenice roman yok. Çünkü artık anadilimizi öğrenme konusunda problemlerimiz var. Eskiden, yani 50 yıl kadar önce okullarımızda yetişen öğrencilerin büyük bir çoğunluğu anadillerini daha rahat konuşuyorlardı, daha rahat yazabiliyorlardı. Fakat zamanla okullarımızdaki düzey çok düştü. Bunun nedenlerinin başında, Ermenilerin büyük çoğunluğunun çocuklarını kolejlere göndermesi geliyor. Ekonomik bakımdan bunu yapamayanlar, "Nasılsa Ermeni okulumuz var" diyerek çocuğunu gönderiyor.
Bunda şunun da etkisi var Vakıflar Genel Müdürlüğü ile problemlerimiz var. Okullarımızın gelirlerinin büyük çoğunluğu Ermeni vakıflarının yardımlarından geliyordu. Vakıfların malvarlıklarının bir kısmına el konuldu. Okullarda ekonomik bakımdan çöküş olunca, zaten başka problemler de varken, eğitimin kalitesi düştü. Kaliteli öğretmenler bulamadık, yeni öğretmenler yetişmedi.
Maalesef okullarımızdan mezun olanların büyük çoğunluğu Ermenice mektup yazmaktan aciz durumdalar. Ermenice bilmeyenlerin Ermenice edebiyatla ilgilenmesi hayal olabilir ancak. Neredeyse 40–50 senedir 3–5 kitap yayınlanmıştır.
Dünyadaki Ermeni edebiyatının durumu nasıl?
Ermenistan'daki edebiyat gelişmiş. Çok sayıda Ermeni'nin yaşadığı Beyrut'ta bazen şiir ve edebiyat kitapları yayınlanıyor. Onun dışındaki diasporada durum Türkiye'deki gibi. Ama Ermenistan'da okuma oranı yüksek ve edebiyat gelişkin.