Yazar Saadet Özen
Başlık Babam Aşkale'ye Gitmezse…
Yayın Vatan Gazetesi
Tarih 20.02.2008

Babasının Aşkale'ye gitmemesi bir çocuğun hayatında nasıl bir anlam taşır, neleri değiştirebilir? Ya da adının Kirkor değil de Aret olması? "Babam Aşkale'ye Gitmedi" Zaven Biberyan'ın, 1970'de "Mırçunnerü Verçaluysı" (Karıncaların Günbatımı) adıyla Ermenice olarak tefrika edilmiş bir kitabının Türkçe baskısının adı. Aret ise aynı yazarın 1959'da çıkmış olan "Lıgırdadzı"sının (Sürtük) bir kahramanı onun ilk olarak 1966'da, Payel Yayınevi tarafından yayımlanmış olan Türkçesinin adı ise ''Yalnızlar'' her iki kitap da Aras Yayıncılık tarafından 1990'lardan sonra tekrar basıldı. 


Yazar Zaven Biberyan, 1921 'de doğdu, 1984'te öldü. Yani, ne anlattığı hikâyeler, ne hayatı bugüne çok uzak. Fakat adına ders kitaplarında da, edebiyat derlemelerinde, ansiklopedilerinin çoğunda da rastlanmıyor. 1950'lerden itibaren Türkiye edebiyat tarihinin birer parçası saydığımız pek çok yazarla aynı yazınsal ve siyasi ortamdan beslendiği halde, sanki hiç yaşamamış, dahası yazmamış gibi, o tarihin içinde kendine bir türlü kalıcı bir yer bulamıyor. Onunkisi bir resmi tarih meselesi: Bütün eşitlik demagojilerinin ya da hülyalarının ardında, hırsla ötekileştirilen cemaatlerden birine mensup olduğu için oluyor bunlar, çünkü tarihsel olarak kıyıda bırakılanların edebiyatları da ayın kıyıda büyür ve Türkiye'de okuyan azınlığın bile çoğunluğu bir tür yerleşmiş, doğallaşmış güdüyle Biberyan'ın adına bir "Ermeni yazar" ibaresi yapıştırmadan edemez.
Bunun kendi içinde bir tutarlılığı var elbette: Onun ve mensup olduğu topluluğun yaşadıkları çoğunluğunkinden "farklıdır" adeta, bundan kendine üstünlük payı çıkaranlar için olduğu kadar, bazen herkesin birlikte yan yana yaşama imkânını iyimserlikle sorgulayanlar için de. Çünkü "onlar" uzun süre konuşulmamış, sanki ülke tarihine değil, onun yanı başında akan başka bir damara ait tarihsel süreçlerin içinden geçmişlerdir: Varlık Vergisi ya hiç olmamıştır, ya da sanki biz olmayan birilerinin tezgâhladığı, biz olmayan birilerinin başından geçmiş bir şeydir 6–7 Eylül'de talan edilen dükkanlar ise başka bir ülkenin bir bulvarında dizilmişlerdir Biberyan'ın tarihte, edebiyatta üstlendiği rolü tarif etmek de, sanki ancak bu alanlarla değil kendiliğiyle, onu ayrı yapan şeyle ilişkili bir kategoriye hapsedilmesiyle mümkündür. Ermeni olmasıyla. Dolayısıyla yaptığı edebiyat da bir Ermeni'nin edebiyatıdır, anlattığı hikaye sanki nerede olduğu belirsiz bir Ermeni dünyasına aittir. İşte bu yüzden, bir babanın Aşkale'ye gitmemesinin anlamını kavramak zordur, çünkü çoğunluk için Aşkale, iyimser bir tahminle bir nostalji bulutunun ardından, uzun yıllar sonra kendini göstermiş bir hayalet, oraya gitmek ya da gitmemek ise günlük hayatta karşılığı olmayan, gündelik pratikten öğrenilenler arasında yer almayan kavramlardır.
Bir zamanlar kardeştik!
Biberyan'ı okumak öncelikle bütün bu ayırıcı duvarların zayıflaması için önemli. Yakın tarihimize, o tarihin haksızlık yaptıklarına baktığımızda "bir zamanlar nasıl da kardeş gibi yaşardık" gibi içi boş, şık düşünceler geliştirmenin, bütün Ermenileri tüccar, bütün Rumları meyhaneci, bütün gayrimüslimleri zengin sanmanın ötesine geçmek, mesela İstanbul'u sahiden nasıl paylaştığımızı anlamak için okunmalı Biberyan. Edebiyat tarih yazmayı hedeflemese de, tarihçinin başka "tarafsız" belgelerde bulamadığı zengin insanın malzemesini, bireylere ait duygulan taşıyabilir. Bir ortamda, bir devirde insanların neler düşündüğünü, konuştuğunu, dahası neleri konuşamadığını, küçük, insani hınçları, bazen sevinçleri hatırlatabilir yekpare tarihsel tanımların boğduğu insan manzaralarını alttan alta taşıyabilir. Fakat Biberyan'ı sadece edebiyatın bu "işlevine" olan katkısı için okumayı önermek, onun karakter yaratmadaki başarısını, ayrıntılara dikkat eden, anlık duyguları ve ruh hallerini yakalayan üslubunu ve yeteneğini bir kenara atmak, Türkiye edebiyatının tarihini bu zengin dilden, derin anlayıştan mahrum bırakmak olur. "Babam Aşkale'ye Gitmedi"de Biberyan, Varlık Vergisi'nden başlayıp 1955 yılının eylülüne kadar süren bir dönemde, bir Ermeni ailenin hikâyesini anlatır. Zenginlerin ve fakirlerin, küçük hesapların ve büyük arayışların, hayata farklı bakışların olduğu, çekişmelerin hüküm sürdüğü bir ailedir bu, bütün aileler gibi. Tarhanyanların oğlu Baret, dünya savaşının başlarında Nafya hizmetinde askere alınmış, geri geldiğinde, beklenebileceği üzere bıraktığı hiçbir şeyi yerinde bulamamıştır, Fakat Biberyan'ın kaleminde Baret sadece yitirilmiş servetle değil, dünyayla olan ilişkileriyle, duygularıyla bir hesaplaşmaya girer. Giderek suskunlaşır, giderek kaçma isteği artar, fakat sancılı tarihin bir alegorisini canlandırırcasına, eskiyen elbiseleriyle birlikte giderek sefilleşmenin, acı çekmekle gelen kötülüğün bir resmine dönüşür.
Şimdilik bu kadar
Biberyan ''Yalnızlar"da ise 50'lerde hayatımıza giren Marshall teknisyenlerinin, NATO subaylarının, araba markalarının arasında sınıf atlamaya özlem duyan Ali'li, Mısta Bey'li, Yeranik'li, Aret'li bir dünyayı anlatır çatlaklar içindeki ayaklarıyla evlatlık olduğunu hatırlatan, bedeninin üst tarafıyla ise özendiği artistlerin dünyasına girmeye heves eden bir Gülgün çizer. Biberyan'ın Türkçedeki eserleri şimdilik bu kadar fakat Aras Yayınları çok yakında onun dergilerde, gazetelerde yayımlanmış öykülerinden de bir derleme yapacak. Zaven Biberyan, Türkiye edebiyatına dâhil olamamış yazarlardan sadece bir tanesi. Bundan sonraki yazıda daha geriye giderek Tanzimat Edebiyatı başka türlü okunabilir mi, onu anlamaya çalışacağız: Osmanlı topraklarında 19. yüzyılda Türkçe, Rumca, Ermenice, Fransızca, İtalyanca yazan, fakat aynı mekânları paylaşan, aynı siyasi havayı soluyan yazarlar nasıl bir edebi ortam yaratmışlardı? Birbirlerinden etkilenmişler miydi mesela, yoksa, bütün nostaljik hikayelerde anlatılanların aksine, farklı diller onları kalın duvarlarla birbirinden ayırmış, ötekileştirmiş miydi? Belki o yazının boyutunu aşacak, fakat esas solu şu ki, içlerinden biri "Babam Aşkale'ye Gitmedi" dediğinde, cümlenin bütün insani boyutunu çözmeye muktedir miydi diğerleri, yoksa öyle bir mazi cenneti hiçbir zaman var olmadı mı?