Yazar Osman Köker
Başlık Aşkale'ye Gidenler-Gitmeyenler
Yayın Toplumsal Tarih Dergisi
Tarih 01.12.1999

Yılmaz Karakoyunlu'nun aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan ve bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi film, erkek oyuncu, müzik, kurgu ve sanat yönetmeni ödüllerini toplayan Salkım Hanımın Taneleri nihayet gösterime girdi. II. Dünya Savaşı yıllarında çıkarılan Varlık Vergisi yoluyla piyasanın gayrimüslimlerden nasıl arındırıldığını anlatan film yakın tarihimizin en önemli olaylarından birini tartışmaya açıyor. Aslında Toplumsal Tarih okurları (en azından 69. sayımızda yer alan iki yazıyı: Ayhan Aktar'ın Varlık Vergisi uygulamasını İstanbul tapu kayıtlarından analiz eden makalesini ve Gülay Dinçel'in aktardığı, Aşkale'ye sürgün vermiş bir sanayici ailenin öyküsünü okumuş olanlar), konu hakkında etraflı bilgiye sahiptir yine de filmin galasına katılanların önemli bir kısmının bile, Varlık Vergisini ödeyemeyenlerin Aşkale'de çalışma kampına sürüldüklerinden ancak filmi izledikten sonra haberdar olduklarını (bkz. Radikal, 17 Kasım 1999) dikkate alırsak, dönemin bir film yoluyla bilince çıkarılmasının önemini teslim etmek zorunda kalırız. 

Bir tarih dergisinde filmi sanatsal yönden eleştirecek değilim. Zaten yazmaya kalksam da oldukça başarılı ve etkileyici bulduğumu belirtirdim. Ancak bir iki nokta var ki, onlara değinmeden geçmek olmaz.
Romanların sinemaya uyarlanması konusunda, "iyi romandan iyi film çıkmaz" denir. Genel olarak doğrudur, büyük romanlar, senarist ve yönetmeni o derece etkisi altına alır ki, onu sinema dilinde yeniden kurmak mümkün olmaz. Zaten okuyucu/seyirci de buna müsaade etmez. Sıradan romanları ise sinemacılar istediği gibi eğip bükebilirler. Niyetim Karakoyunlu'nun edebi yönünü küçümsemek değil ama sinemacıların onun romanını tam bir ham materyal gibi istedikleri ölçüde değiştirdiklerini itiraf etmeliyim. Bir yandan romandaki kahramanların ve olayların sayısı azaltılırken, diğer yandan cinayet ve yeni aşklarla izleyiciye çengeller atılmış.
Değişiklikler arasında bana en ilginç geleni, romanın başkahramanlarından Yahudi Bayan Nora ve kardeşi Mösyö Lui'nin filmde Ermenileştirilmesidir. Lui'nin adının Levon haline gelmesinin Ohannes-Orhan, Dimitri-Demir, Ani-Anı gibi Müslümanlaştırma-Türkleştirme bağlamında ad değişikliklerini hatırlatması bir yana, bu isim ve din değişimi, anlatılan dönemin "tipik olan"ının yerine yaşadığımız dönemin "tipik olan "ının ikame edilmesi gibi, bir tarihsel bilinç kaymasını da yansıtmaktadır.
Nasıl, dönemin siyasal kadrosunun ve basınının gözünde tipik "kan emici muhtekir" (vurguncu) tipi Yahudi tüccarsa, bunun sonucu olarak Varlık Vergisi'nin tipik mağduru da Yahudi zenginidir. Günümüzde ise azınlıklara ayrımcı muamele denince ilk akla gelen Ermenilerdir (eski İçişleri Bakanı Meral Akşener'in ağzından dökülen küfür, bunun tipik bir dışa vurumu olarak, hatırlansın). Ayrıca, 500. yıl etkinliklerinde çok açık görüldüğü gibi Yahudi cemaatinde ana eğilim, "resmi tarih"lerini "500 yıllık Türk misafirperverliği"ne dayandırmak ve Cumhuriyet döneminde azınlık karşıtı politikalardan mağdur olduklarını gizlemek yönündedir. Ermeni cemaatinin önemli bir kesiminin ise bu tarihi gerçeklerin açığa çıkarılmasından rahatsızlık duymadığı, hatta kendi yayınlarında da bu sorunları işlediği açıktır. Yani Lui'nin Levon olması için ortada bir consensus vardır. Nora ise bu konuda daha şanslıdır hem Yahudi hem de Ermeniler tarafından kullanıldığı için isim değiştirmeye gerek yoktur.
Filmde Paşazade Halit Bey'in –romandaki gibi ödenebilir bir vergi yüküyle kurtulmuşken- dedesinin İzak adlı bir Yahudi olduğunun bir ihbar sonucu anlaşılması üzerine "Dönme" sınıfına sokularak vergi borcunun yükseltilmesi ve Aşkale'ye sürülmesinde de bir karışıklık var. Varlık Vergisi uygulaması sırasında "Dönme" grubunda mütalaa edilenler, birkaç kuşak önceki ataları din değiştirerek Müslüman olmuş kişiler değil belirli bir cemaatin üyeleri, Selaniklilerdir. (Sabetaycılar)
Romanın en olumsuz tipi, Varlık Vergisinden kısa bir süre önce Niğde'deki bağını, bahçesini, evini, eşyasını satıp İstanbul'a gelerek esnaflığa başlayan ve Varlık Vergisi uygulaması sırasında da bütün hırsını ortaya döküp gayrimüslimlerin mallarını yağmalayan Durmuş'tur. Filme aktarılırken, kahramanın bu kadar olumsuzluğu yetmemiş, daha da dramatize edilmiş: Beş parasız İstanbul'a geldiğinde, daha sonra bütün malına mülküne, hatta metresine sahip olacağı Halit Beyin hanında hamallıkla işe başlar, bir mutemedi öldürerek taşıdığı paraya el koyar ve esas olarak bu kanlı parayla Varlık Vergisi sırasında mal-mülk alır. Olayın böylesine dramatize edilmesi aslında sinema açısından başarılıdır, hızla yükselmekte olan Durmuş'un yolunun, cinayetin açığa çıkmasıyla kesilebileceği riski bile filme ayrı bir renk katmaktadır. Ancak bu durum, Varlık Vergisi'nden yararlanan kesimin sadece mücrimlerden oluştuğu gibi bir kanıya yol açıyorsa, burada bir sapma vardır. Eğer bir suçtan bahsediyorsak, bu suç toplumsaldır. Bugünün büyük Türk-Müslüman işadamlarının önemli bir kısmının babaları, gözü dönmüş cani ruhlu kişiler olmamalarına karşın, Varlık Vergisinden yararlanmışlardır. Verginin uygulaması sırasında büyük gayrimenkuller almamış olanların bile en azından azınlıklar piyasadan silindiği için önleri açılmış, kolayca gelişmişlerdir. Ayrıca Ayhan Aktar'ın yukarıda değindiğimiz makalesinde, tapu kayıtlarını araştırarak açıkça ortaya koyduğu gibi, Varlık Vergisi dolayısıyla gayrimüslimlerin elden çıkarmak zorunda kaldıkları gayrimenkullerin en değerli olanlarını kamu iktisadi teşekkülleri, milli bankalar, milli sigorta şirketleri, İstanbul Belediyesi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi resmi ve yarı resmi kuruluşlar satın almıştır.
Karakoyunlu'nun Salkım Hanımın Taneleri'nden başka, tarihi olayların yansıtıldığı iki romanı daha var: İstiklal Mahkemelerini konu edinen Üç Aliler Divanı ve 6/7 Eylül 1955 olayları sırasında yaşanan bir aşkı anlatan Güz Sancısı. Bu son romanın da aynı ekip (yapımcı, yönetmen ve senarist) tarafından filme aktarılması için çalışmalar yürütülüyor.
Son yıllarda yazılanlar Varlık Vergisi uygulamasının genel hattını, gayrimüslimlerin zenginliklerini kaybederken Türk-Müslüman unsurların nasıl yükseldiğini, vergiyi ödeyemeyenlerin hangi acıları çektiğini vb genel olarak ortaya koydu. Ancak Zaven Biberyan'ın romanını okurken bunun sadece tablonun bir yüzü olduğunu, Varlık Vergisi hakkında hâlâ çok az şey bildiğinizi fark ediyorsunuz.
Varlık Vergisi uygulaması gayrimüslim kesimin kendi içinde hangi çelişkileri yarattı verginin iptalinden sonra mağdurlar nasıl bir sosyal ortamın içine düştüler vb? Babam Aşkale'ye Gitmedi'de bunların ipuçları ortaya çıkıyor. Aşkale'ye gitmemek için vergi borcunu son kuruşuna kadar ödeyen ve Varlık Vergisi kaldırıldığında beş kuruşsuz ortada kalan Diran'ın, Aşkale'yi göze alarak servetinin bir kısmını elinde tutan ve vergi uygulaması sona erdikten sonra elindekini kullanarak yeniden piyasaya giren hısım akrabası karşısında düştüğü durum çok çarpıcı bir şekilde aktarılıyor. Diran'ı, karısı Arus'un bile sürekli olarak "Sen bencil adamın tekisin, çoluğunu çocuğunu düşünmezsin, Aşkale'ye bile gitmedin" diye aşağıladığını belirtirsek, sanırım işin bu yönünün de önemli olduğunu fark ederiz. 1970 yılında Jamanak gazetesinde tefrika edilen, 1984'te ise kitap halinde yayımlanan eserin orijinal adı Mırçünnere Verçaluysı yani "Karıncaların Günbatımı" imiş. Türkçe yayımlanırken bu çok çarpıcı adın yerine daha tanıtıma yönelik bir ad, Babam Aşkale'ye Gitmedi seçilmiş bence yazık olmuş.