Yazar Gül Dirican
Başlık Unutulmayacak Bir Kitap
Yayın Milliyet Gazetesi
Tarih 23.02.1999
Zaven Biberyan'ın "Babam Aşkale'ye Gitmedi" adlı kitabı, az rastlanır bir netlikte…

Geçen aylarda kapkara bir roman yayınlandı. İlk yazılışının üstünden onlarca yıl geçmiş, yeni Türkçeye çevrilen bu roman, Türkiye'de yazılmışlar arasında ayrıcalıklı bir yere sahip.
"Babam Aşkale'ye Gitmedi", özgün adıyla "Karıncaların Günbatımı" kritiklere göre Zaven Biberyan'ın en önemli eseri. Paris'te Eliz Kavukçuyan ödülü verilen bu yapıt 1970'te İstanbul'da 294 gün Jamanak Gazetesi'nde tefrika edilmiş.
Tefrikalar ne önemlidir. Her gün bir kez döndüğünüz, zamanın dışına taşan garip bir duygudaşlık. "Babam Aşkale'ye Gitmedi"yi tefrika edilirken okumuş olsaydık, neredeyse bir yıl boyunca canımız kitabın kahramanı Baret'le birlikte yanacaktı. Ölümlerden ölüm beğenmek gerekirse, roman halinde okumayı tercih ederim. Biberyan'ın bu romanı öyle kolay kolay üstünden atlanır bir şey değil. Muhakkak okumalısınız çünkü bu kadar "net" bir kitap insanın eline çok az geçiyor. Biraz şöyle, dikkatini hiç çekmemiş, kimse de bağırtı koparmamış ya da size göre kıyıda köşede kalmış bir kitapla karşılaşırsınız, o sizin bir daha unutamayacaklarınız arasına girer. Bu kitap da aynen öyle. Bir kere romanın kahramanlarıyla yan yana durmak kolay becerilir bir şey değil. İkinci Dünya Savaşı'nın beş buçuk yılı geride kalmış, gayrimüslümler Varlık Vergisi'nden çıkmış, Aşkale'yi yaşamış, gençler ise azınlıklara uygulanan Nafya askerliğinden dönmeye başlamış. Savaşa ve değişen değerlere hızla ayak uydurabilenler ve uyduramayanlar vardır. Biberyan yırtıcı olmayı bilmeyen, tırnaklarını savaşmak için kullanamayanların tarafını seçiyor. Romanın kahramanı Baret'in babası Aşkale'ye gitmeyip vergisini ödüyor. Uyanık davranmak aklından bile geçmiyor. Kendiyle birlikte ailesini de bir daha geri dönülemez mutlu yılların anılarına mahkum ediyor. Evin kadınları bir suçlu bulmanın rahatlığıyla gittikçe yırtıcılaşıyorlar. Nafya'dan dönen Baret'in gözlerinden sefaleti, sefaletin getirdiği sevgisizliği, ilenmeyi izletiyor. Baret'in savaş öncesindeki "donanımı", eğitimi, okudukları, sevdikleri, inandıkları artık gereğinden fazla. Önce bir anlamda "sınıfı"na geri dönmeye, her şeyin eskisi gibi olmasına "öykünüyor". Arus anasının fakirleştikçe çevreye saçtığı kötülükten, kız kardeşinin hesapçılığından, babasının vazgeçmişliğinden utanıyor. Çekiliyor. Hayattan çekilmenin, hayatta kalmaktan çok daha zor olan yoluna giriyor. Upuzun ve çok acılı bir serüven bu. Arka sokaklar, bekar odaları, onun gibiler, acıyanlar, bildikleri yollan gösterenler, sessizce kol kanat germeye çalışanlar... Büyük bir çember çizecek Baret, dokunduğunu kavuracak, inançsızlığı o kadar doğru ki Baret'in çevresindeki ''yanlış'' umutların içini boşaltacak. Çünkü çaresizliği, tekliği, yaşanan zamanı çok iyi tanıyor. Yumuşatmıyor, sadece anlatmanın, bir kez hatırlatmanın yeterli olacağı biliyor. Romanda 6 - 7 Eylül'ün kapıda olduğunu anlıyoruz. Gidebilecekler için gidişin hayli yaklaştığını. İyi ve keyifli olana yüz vermiyor Biberyan, çirkinliği abartmıyor ama görmeyi tercih etmediklerimizin tam karşısına itiyor okuru. Hafızamızın bir yerlerine kazınmış korkularımızı hatırlatıyor.