Yazar Oşin Çilingir
Başlık Karıncaların Günbatımı
Yayın Agos Gazetesi
Tarih 18.12.1998

Yaklaşık iki yıl önce Çilingir Sofrası'nda yayınlanan 'Alternatif bir fabl' başlıklı yazımda, La Fontaine'in, mesajını oldum olası pek insafsızca bulduğum ünlü 'Karınca ile Ağustosböceği' adlı fablını değiştirmiş, öyküye insani bir boyut katmaya çalışmıştım. Çünkü karıncanın ağustosböceğini açlığa mahkum eden tutumunda, daha da önemlisi bu tutumun dayandığı yaşam felsefesinde hep bir kuruluk, acımasızlık ve duygusuzluk bulmuşumdur. İşin ilginç yanı, La Fontaine'in öyküsüne müdahale fikrini evde eşim ve kızım geliştirmiş, bana yalnızca öyküyü yazmak kalmıştı.

Ailece geliştirdiğimiz fablda karınca ile ağustosböceğine değişik bir öykü uydurmuş, son sözü de ağustosböceğine vermiştik: "Ne yalnızca şarkı söyleyerek yaşanabilir ne de yalnızca çalışarak. Evet çocuklar, en güzeli hem şarkı söylemek hem de çalışmak!" Bu fablımızla hiç kuşkusuz alternatif bir yaşam felsefesini de dile getirmiş oluyorduk.
Zaven Biberyan'ın 'Babam Aşkale'ye Gitmedi" adlı romanının ana fikri karınca ile ağustosböceğine dair alternatif fablımızın ana fikriyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu nedenle de romanı büyük keyifle ve bir solukta okudum. İşin ilginç yanı, romanın özgün adının 'Karıncaların Günbatımı' oluşudur. Övgüye değer bir titizlikle Türkçe'ye çevrilen ve özenle yayına hazırlanan roman için, özgün adı dururken neden yeni bir ad arayışına girilmiş olduğunu doğrusu anlayamadım. Biberyan'ın, romanına en uygun adı bulduğuna inanıyorum. Çünkü çok yönlü fikri çatısına karşın, romanın derinden derine işlediği ana fikir, karıncaların dünyasına öykünen her türden yaşam biçimini ve felsefesini kökten eleştirmesidir.
Romanın kahramanı Baret, olağanüstü duyarlı ve tedirgin bir insandır. Yaşamı sorgulamakta, kendisiyle sürekli hesaplaşmakta, var oluşuna felsefi bir temel aramaktadır. Romanı okurken Baret'in karakter yapısında yer yer Dostoyevski, yer yer Albert Camus, yer yer Zola ve yer yer de Maupassant'ın kahramanlarının çizgilerini görür gibi oldum. Baret sanki bütün bu yazarların karakter çizgilerinin bileşkesi gibi. Ama biz bu bileşkede esas olarak 'tedirgin bir ruh'a tanık oluyoruz.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında, tam üç buçuk yıl askerlik yapan Baret terhis olur olmaz İstanbul'a, evine döner.
Roman, Baret'in İstanbul'a gelişinin ilk gününden başlar. Nafia'da geçen üç buçuk yıl Baret'in zaten tedirgin olan ruhunda derin izler bırakmıştır.
Kahramanımızı bunalımlı günler beklemektedir. İkinci Dünya Savaşı ve Varlık Vergisi'ni yaşayan tüm ailelerde gözlenen sosyal çöküntü, onun ailesini de vurmuştur. Bu 'taş yıllar'da çok şeyler değişmiş, insanların maddi ve manevi dünyaları tam anlamıyla altüst olmuştur. Bu altüstlüğü hiç kuşkusuz tüm Türkiye yaşamıştır ama Varlık Vergisi gibi genellikle azınlıklara özgü uygulamalar, Ermeni cemaatinde bir deprem etkisi yaratmış, sosyal statülerde köklü değişim ve dönüşümlere neden olmuştur. Bu değişimin adı mutlak anlamda yoksullaşmadır. İnsanlar yılların birikimini bir günde yitirmiş, güne zengin başlayanlar akşam iki çula muhtaç hale gelmişlerdir. Ellerinde avuçlarında ne varsa tümünü vermelerine karşın, biçilen vergiyi yine de denkleştiremedikleri için Aşkale'ye, sürgünde taş kırmaya gönderilmişlerdir. Varlık Vergisi ve savaş yıllarının Ermeni cemaatinde neden olduğu yıkım, kendini asıl manevi alanda gösterir. Maddi açıdan yaşanan yoksulluk kısa zamanda aşılır ama bu yoksulluğun neden olduğu manevi bunalım, aile bireylerinde ve onların birbirleriyle ilişkilerinde derin çatlaklar, onarılmaz kırgınlık1ar yaratır. Baret, üç buçuk yıl sonra eve ilk adım atışında sosyal depremin yol açtığı maddi ve manevi yıkımı bütün benliğiyle duyumsar. Babası Aşkale 'ye gitmemiştir ama her şeyini yitirmiştir. Ne var ki Baret'i asıl etkileyen, anne, baba ve ablasında gözlediği yabancılaşma ve ruhsal çöküntüdür. Aile bireyleri arasında yaşana gelen saygı ve dayanışma, yerini hırçın ve birbirini tüketen ilişkilere bırakmıştır. Baret'in annesi Arus ile ablası Hilda, sonu gelmez serzenişleriyle baba Diran'ı yıpratmakta, ailenin yoksullaşmasından onu sorumlu tutmaktadırlar. Karakter yapısı bakımından Diran'a benzeyen Baret, babasını sürekli imalarla yiyip bitiren anne ve ablasına içten içe kızmaktadır. Baret tümüyle içine kapanır, ailesiyle ilişkilerini asgariye indirir, onlarla konuşmaktan kaçınır, evde durmak istemez ve her fırsatta kendini sokağa atar. Bitip tükenmez bir sorgulamayı sürdürerek yaşamını irdeler. Aslında o geçmişte kalan ve bir daha geri gelmesi mümkün olmayan yitik cennetini aramaktadır. Bu arayış, onu daha da mutsuz kılar.
Baret, mutsuz günlerinden birinde gittiği sinemada gençlik aşkı Alis'le karşılaşınca aradığı cennetin öyle pek de uzakta olmadığını anımsar. Nostaljiyi bu denli yakınında duyumsamak Baret'i hem şaşırtır hem de derinden etkiler.
Biberyan, romanının en çarpıcı ve usta işi betimlemelerinden birini, sinema fuayesinde geçmişini sorgulayan Baret'in düşüncelerinde yansıtır: "Savaş öncesine ait her şey uzaktı. 1940 keskin bir çizgiyle ayrılmıştı. Beş yıl geçmişti, ancak bu beş yıl beş gün gibiydi. Beş yıl öncesi ve beş gün öncesinin hiçbir farkı yoktu. 1940'dan geriye doğru gittiğinde bir adım, bin adım oluyordu. Sanki birden bir sisin içine düşüyordu. Savaştan önceki beş yıl, beş asırdı. Masal gibi. Gerçek dışı, fakat berrak. Hatta 'büyüme' çağında onca şey yaşadığı bu sinemada da öyleydi. Müzikler, isimler, olaylar, aşklar, sevgililer, gerçeklerden daha büyük, gerçeklerden daha güçlü. Artık sadece bir idealin anısı. İmkansız bir idealin."
Baret evrensel bir dramı yaşar. Onun aradığı belki de yaşamını anlamlı kılacak yeni bir koordinat sistemidir. Yaşamın karşısındaki duruşunu tanımlamak, bir sıfır başlangıcına göre yeni bir apsis ve ordinat belirlemek ister. Bu salt Baret'in değil, İkinci Dünya Savaşı'nın acısını yakından yaşamış tüm aydınların, dahası tüm insanlığın dramıdır. Biberyan'ın ustalığı, özgül bir yaşam deneyinde, evrensel bir insanlık durumunu yakalayabilmesi yani Baret'in kişiliğinde bir büyük savaşın acısını yaşamış olan insanlığın dramını dile getirmesidir. Baret'in, var oluşunu anlamlı kılacak yeni bir yaşam felsefesi arayışına yakın çevresinden bi'tek amcası Dırtad duyarlılık gösterir. Dırtad, 'karıncalar'ı ve onların salt 'iş'ten ibaret saçma ve mutsuz dünyalarını terk etmiş, kendi kabuğuna çekilerek Büyükada'da ailesinden kalan evde tek başına yaşamayı seçmiştir. Günlerini balık tutarak geçirir. Ona eşlik eden iki can dostu köpeği Lulu ile topal martısı Quasimodo'dur. (Sait Faik'in, Ermeni bir balıkçıyla topal martının dostluğunu dile getiren o ölümsüz öyküsü sanki Dırtad'la Quasimodo'yu anlatır gibidir.)
Baret, ailede yalnızca Dırtad'ı sevmekte, onu kendine yakın bulmaktadır. Dırtad'ın yaşam felsefesi Baret'i etkilemektedir. Bu felsefe baştan aşağı 'aykırı'dır. Sadece o günkü Ermeni cemaatinin yaygın değer yargılarına değil, ama aynı zamanda evrensel değerlere de 'aykırı'dır. Biberyan, Dırtad'ın kişiliğinde bir kez daha özgül bir kişilikten yola çıkarak evrensel bir insanlık sorunsalını gündeme getirerek tartışmaya açmaktadır.
Dırtad, Baret'le diyalogunda 'aykırı' fikirlerini birbiri peşi sıra dile getirir. Biz bu düşüncelerde aynı zamanda toplumsal değer yargılarına yöneltilmiş köklü bir eleştiriye tanık oluruz:
"Bizim toplum filozofları sevmez, karıncaları sever (...) intense (yoğun) yaşamayı açıklamak için Ermenice bir kelime bulamıyorum. Belki biz Ermeniler intense yaşamayı bilmiyoruz da ondan. Belki de dünyanın en karınca milletiyiz (...) Karııcaları hep mükemmel örnek diye gösteriyorlar... İnsanı karıncaya dönüştürmek istiyorlar. Başarıyorlar da. Tüm sevimsiz ve çirkin şeyleri insanların tapacağı, hayranlık duyacağı araçlara dönüştürmekte çok ustayız. Ben karıncadan nefret ediyorum. Hayatını boyunca ne karınca olmak istedim, ne de olabildim. Çalış, çabala, taşı, depola, kışın ye, sonra yeniden çalış çabala, taşı, depola. Koca bir hayat. Sonra da öl… Piramitler yap, şehirler kur, biinalar, fabrikalar, makineler, sanayi, uygarlık. Bütün bunlara hizmet et. Koca bir hayat. Sonra da öl... Kim için? Ne için?"
Baret, amcası Dırtad'ı kendine ne kadar yakın buluyorsa, dayısı Suren'i aynı oranda uzak bulmaktadır. Dırtad'ın olumsuzladığı yaşam tarzı, Suren'in yaşam felsefesiyle tıpatıp örtüşmektedir. Dırtad, içinde yaşadığı düzenin ve cemaatin yaygın değer yargılarına göre bir 'haybe hâsıl' yani bir 'serseri', Suren ise 'muteber' bir insandır. Cemaat, Suren ve onun gibileri onaylamakta, baş tacı etmektedir.
Biberyan, Suren tiplemesinde de gerçekçidir. Suren, Dırtad'ın nefret ettiği 'karınca'lardan biri, daha doğrusu bir 'karıncabaşı'dır. Yaşamı, salt 'iş'ten ibarettir. Varlık Vergisi'nin yol açtığı yıkımdan 'arkadaş hakkı' yiyerek kısa zamanda sıyrılmayı bilmiş, İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı 'fırsat'lardan yararlanarak hızla büyümüş, zenginleşmiştir.
Suren aynı zamanda bir 'amira'dır. Ermeni cemaatini yöneten ve yönlendiren bir avuç insandan biridir. Cemaat içindeki duruşu ve edindiği ayrıcalığı 'para'ya tahvil etmekte olağanüstü beceri gösterir. Suren, Varlık Vergisi'yle tarihte ikinci kez kırılan, ancak yeniden yükselişe geçmesini bilen Ermeni burjuvazisini temsil etmektedir. Ne var ki, bu burjuvazi köksüz ve kültürsüzdür! Bu yozluğu Baret'le diyalogunda açıkça görüyoruz.
"Ha, yine okuyor musun? Artık bırak okumayı da biraz işe bak (...) Bak, babanın durumu iyi değil. Çok okumuştur, çok şey bilir. Neye yaradı? İşadamı olamadı (...) Bu işler kitap okumakla, gezmekle, para yemekle olmaz oğlum (…) Sen de okudun ne oldu? Bak, iş arıyorsun? Ne yapabilirsin? Hiç! (...) Paran yoksa hiçbir şeyin yoktur (…) Dünyada her şey parayla olur. Her şeyin babası para. Önce para…"
Suren'in yaşam felsefesi günümüzde farklı renklerle sürmekte, ama Surenlerin toplumsal işlevleri ve yaşam tarzları özü bakımından aynı kalmaktadır. Bu öz, La Fontaine'in 'iş'ten başka bir şey düşünmeyen acımasız ve duygusuz karıncasının dünyasından başka bir şey değildir.
Suren'in kişiliğinde temsil edilen 'amira'lar ile cemaati ta Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri temsil edegelen kilise arasındaki ilişki, tarihin her döneminde hep aynı tarzda işlemiştir. Amiralar kiliseyi, kilise de amiraları beslemiştir. Bu geleneksel işleyiş, boyutu değişse de günümüzde de sürmektedir.
Biberyan, amira-kilise ilişkisine dair 1950'li yıllardan bir kesiti, romanının ikincil kahramanlarından yaşlı Aznif Hanım'a betimletir: "Bizim toplum, formasyon sahibi politikacılardan hoşlanmamıştır. Onun için de bizim milletin işleri hep bakkal hesabıyla yürümüştür (...) Bir zamanlar, bir kiliseden yola çıkar, milletin omuzlarına basarak yükselir, saray adamı olur, zengin olurlardı. Şimdi, yine bir kiliseden yola çıkıp toplumun omuzlarına basarak parti adamı olup para diziyorlar. Her türlü pislikleri de yüz karası olarak gelip millete yapışıyor tabii; ama bu milletin aynaya bakma alışkanlığı yoktur."
Baret'in uzun süren işsizlik dönemi, Dırtad'ın ona bulduğu işle noktalanır. Bu iş, onun askerlik sonrası yaşamının ikinci durağıdır. Ne var ki ilk durakta, evinde tanık olduğu huzursuzluğu bu durakta da yaşar. Yeni bir yaşam ortamına girer ama ruhundaki tedirginlik dinmek bilmez. Yeni bir çevre, yeni yüzler, yeni profiller, hiçbiri ama hiçbiri onu yaşadığı derin bunalımdan kurtaramaz. Mösyö Baltacı, Jermen Hanım, Vincent, Necla Hanım, Mösyö Kazal ve içten içe sıcaklık duyduğu Tonietta, kısacası yakın ilişkide bulunduğu iş arkadaşları, tıpkı sinema perdesine yansıyan ve sonra da yitip giden birer sanal görüntüden öteye geçmez. Baret'in duyumsadığı huzursuzluk artık ikilenmiş, evdeki huzursuzluğuna yenisi, işyerindeki huzursuzluk da eklenmiştir.
Baret gün geçtikçe yalnızlaşır. Zaten düşük yoğunluklu olan yaşama sevinci, yerini yaşamın anlamsızlığına dair derin sıkıntılara bırakır. Amcası Dırtad'ın yalnızlığına öykünür. Dırtad'ın yaşam karşısındaki radikal duruşu, onu etkilemektedir. Ne var ki Baret onun kadar güçlü değildir. Dırtad, yalnızlığı yine yalnızlıkla aşmasını bilmiş, kalabalıklardan kaçarak inzivaya çekilmiş, yapayalnız bir yaşamı seçmiştir: "Esas yalnızlık, insanların arasındayken hissettiğindir. Ben, biraz da bu yalnızlıktan kaçtım. Yapayalnız yaşayarak bu yalnızlıktan kurtuldum. Yapayalnız olduğun zaman ancak kendinle baş başa kalır, her bakımdan kendinle arkadaş olursun. Ve dünyadaki her şey canlanır, seninle beraber yaşar, sen de her şeyin yaşadığını intense şekilde hissedersin, görürsün; ayağının altındaki taştan denizdeki kuşa, kırdaki böceğe, bahçendeki ota varıncaya kadar."
Baret, salt yalnızlaşmakla kalmaz, kendinden de kaçmaya başlar. Çevresindeki herkese, başta annesi, babası ve ablası olmak üzere ilişkide olduğu tüm insanlara yabancılaşmıştır. Bu kaçış boşunadır. Bugüne dek hiç kimse kendinden kaçamamıştır. Giderek kendi olmaktan çıkan Baret, bambaşka bir kimliğe bürünür.
Baret'in dramı, artık belirli bir ülkede, belirli bir zaman diliminde yaşayan, belirli bir cemaatin üyesi bir bireyin kendine özgü dramı olmaktan çıkar, tümüyle evrenselleşir. Biberyan'ın ustalığı, işte bu evrenseli yakalayabilmesi, Baret'in kişiliğinde 20.yy aydınının bunalımını yansıtabilmesidir.
Baret'in dünyasında ne 'yarın' ne de 'yarına umut' vardır. Geçmişe özlem duyar, çünkü mutluluk esintisi bi'tek çocukluk günlerinden gelmektedir. Bunaldığı anlarda geçmişine sığınır. Onun en önemli gerçekliği, 'yaşadığı an'ın sıkıntısını duyumsamadaki olağanüstü duyarlılığıdır. 'Yaşadığı an'ı yarınlar için feda etmez, ama bu anı doyasıya yaşamasını da bilmez. Amcası Dırtad'dan ilk duyduğunda çarpıldığı ve pek sevdiği ironik yaşam anlayışı bile onun için anlamını yitirmiştir:
"Geleceği düşünen adamsan, ne yaparsın? Yarın için çalışırsın; yani bugünü yaşamaktan vazgeçersin. Bugünü yarına feda edersin. Yarın bugün olur, yarını da öteki gün için feda edersin. Böyle uzar gider bu zincir. Öbür günler gelip geçer, sen hala hayali bir yarın için bugünlerini feda edersin. Ulan hayatta bundan daha aptalca bir şey var mı?"
Baret babasının ölümüyle yıkılır. Bu olay, onu annesi ve ablasıyla ilişkilerinde yeni bir dönemin eşiğine getirir. Zaten zayıflamış olan aile bağı iyice incelir. Baret asıl kahredici gerçeği, babasının 'gelir-gider'ini günü gününe tuttuğu defterleri bulduğunda öğrenir. Bu defterler, birer hesap-kitap defteri olmaktan çok babasının çektiği acıların bir envanteri gibidir.
Baret, bu envanterde babasının bir kalp hastası olduğunu, ilaç alacak parayı bulmakta zorlandığını, yaşamının son döneminde ise artık ilaç için gerekli parayı sağlayamadığını öğrenir. Bu gerçek, bardağı taşıran son damla olur ve Baret, içten içe babasının ölümünden sorumlu tutuğu anne ve ablasını terk eder.
Baba Diran'ın cenaze töreni 'görkemli' olur. Biberyan, cenaze törenini betimlediği bölümde ustalığının doruklarında gezinir. Acının unutulduğu, ritüel ve gösterişin öne çıktığı, ölümde dahi sınıfsal gerçekliğin hüküm sürdüğü töreni dile getiren Biberyan, cenaze törenlerinde yaşanan ikiyüzlülüğü yansıtır. Bunu nutuk atarcasına değil, ustaca kurguladığı diyaloglarla gerçekleştirir:
"- Çok görkemli bir cenaze töreniydi, öyle değil mi?
— Evet güzeldi!
— O ne kalabalıktı! Bu kadarını beklemiyordum!
— Suren'in yaptığı unutulacak gibi değil. O olmasaydı rezil olacaktık. Biz ne yapabilirdik ki, kim bilir ne pahalıdır her şey! Tabut... Tabuta dikkat ettin mi? Harika bir tabuttu. Nur içinde yatsın. Hiç olmazsa şanına layık bir cenaze töreni oldu... "
Baba evini terk eden Baret, artık geri dönülmez bir çözülme sürecine girmiştir. Yeni bir yaşama çevresi arar ve bulmakta da gecikmez. Nafia'dan arkadaşları olan Çamur ve Haybeden'in hiç de sevimli olmayan dünyasına girer. Bu dünya özü bakımından lumpen bir dünyadır. Baret, sığındığı bu dünyaya da yabancıdır.
Yeni bir işe girmiştir ve sıradan bir işçidir. Atölyenin sahibi Keçeli kurnaz, para canlısı, girişimci bir Ermeni'dir. Kısa zamanda zengin olmuştur. O, bir amira olan Suren gibi büyük oynamayı yeğlemez. Politika ve cemaat işlerine uzak durur. Biberyan, Baret'in öyküsünü yeni işinde izlerken işçi dünyasına da eğilmeyi ihmal etmez. İş arkadaşı Mustafa hak arayışında duyarlı ve ataktır. Ne var ki örgütlü direnmeden çok başına buyruk bir asidir. Biberyan etnik ya da ulusal kimliklerin kapitalist üretim ilişkilerinde hiç de önemli olmadığını, bir kapitalistle bir işçinin ilişkisinin özü bakımından
emek-sermaye zıtlığınca biçimlendiğini, ulusal rengin bu ilişkide olsa olsa bir yanılsama kaynağı olduğunu simgesel bir anlatımla dile getirir.
Keçeli için Mustafa, İhsan ve Şükrü neyse Baret de odur: Artık değer yaratan bir işçi! Ulusal renkler ve değerler yani Baret'in bir Ermeni oluşu Keçeli için artı bir özellik değildir. Emek-sermaye çelişkisinin evrenselliği, bir yerel değer olan ulusallığı aşmaktadır.
Baba evini terk ettikten sonra yerleştiği Rum evinde Baret'in yaşamı yeni bir mecraya girer. Kader onu bu evde bir başka dramla yüz yüze getirecektir. Yatalak annesiyle yaşayan Lula, kiracısı Baret'e en çok gereksindiği zenginliği, sevgi ve şefkati sunar. Aslında Lula, sevgi ve şefkatin de ötesinde Baret için saflığın simgesidir.
Yaşamdan kopma noktasına geldiği bir anda Baret'in Lula gibi bir insanla karşılaşmış olması büyük bir şanstır. Ne var ki Baret yaşamın önüne serdiği mucizenin, saflık simgesi Lula'daki özverinin ayrımına varamaz. Lula'yı bunalımlı günlerinde geçici olarak sığınacağı bir liman gibi görür.
Baret'le karşılaşıncaya kadar Lula, küçücük dünyasına sıkışmış kalmıştır. Baret'de daha geniş dünyalara açılabilmenin, bir küçük dereyken büyük ırmaklara, oradan da denizlere dökülebilmenin umudunu yaşar. Baret'e sevdalanır ve ilk cinsel ilişkisini onunla yaşar. Biberyan için Baret'le Lula'nın ilişkisi, iki 'masum'un ilişkisidir. Bu yüzden dram, yerini trajediye bırakır. İki masumdan birinin yaşamdan çekilmesi kaçınılmaz olur ve Lula, Baret'in onu terk ettiğine inanarak kocakarı ilaçlarıyla çocuğunu düşürmeye çalışırken ölür. Baret, Lula'nın ölümünden kendini sorumlu tutar. Yıkılır. Tophaneli Mastori'nin batakhanesine sığınır ve kurtuluşu uyuşturucuların sanal dünyasına sığınmakta bulur. Baret'in Lula'nın ölümünü ilk öğrendiği gün yaşadığı 'halüsinasyon', Biberyan'ın insan ruhunun derinliklerinde gezinebilme ve bu derinliklerde olup biteni betimleyebilmesindeki ustalığı göstermektedir. Biz bu 'gerçeküstücü' satırlarda Baret karakterini bütün gerçekliğiyle bir kez daha tanışmaktayız.
Baret bu halüsinasyonda denizde sırtüstü yüzen annesi Arus'un askıları gevşemiş yün mayosundan ikide bir dışarı fırlayan göğüslerini görür:
"Baret uzanıp onları avuçlarına aldı. 'Lula' diye bağırdı. 'Lula sen misin?' Sırtüstü yüzen Lula'ydı. 'Ne zaman çıktın morgdan?' Göğüslerin taş gibi sert ve soğuk olduğunu hissetti. 'Orospu!' 'Evet, anana mı?' 'Evet... Hayır, Lula'ya... Orospu!' 'Anana mı?.' 'Evet... Hayır, Lula'ya' 'Lula öldü, sen öldürdün!' 'Ben öldürmedim' 'Anam öldürdün!' 'Ben öldürmedim...' 'Öldürdün!' 'Hayır, yalan!"
Biberyan, romanının son bölümünde 'zaman' atlar. Biz kahramanımızın atlanan bu zaman aralığında neler yaptığını, hangi ruh hallerinden geçtiğini öğrenemeyiz. Baret uzun yıllar sonra kurtulmak için sığındığı Anadolu'dan geri döner. Annesinin son günlerine tanık olan Baret durulmuş, tedirgin ruhu uslanmış, yaşamı sorgulama gücünü yitirmiştir. Baret'in iç dünyası sanki her şeyi yerle bir eden bir kasırga sonrasının dinginliğini andırır. Biz bu dinginlikte, Baret'in yaşarken öldüğünü duyumsarız. Sanki Baret bir başka 'uzay-zaman'da, bir başka ruh dünyasında yaşamaktadır. Okur, Baret'ini yitirmiştir.
Romanın olay örgüsü -bazı önemsiz kopukluklara karşın- sağlam örülmüştür. Olayların ve karakterlerin zaman içindeki gelişmesinde okuru gerçeklik duygusundan uzaklaştıracak önemli bir olaya ya da aykırı bir karakter özelliğine yer verilmemiştir. Romanı değerli kılan başat özelliklerinden biri, Biberyan'ın çok ustaca yarattığı Baret karakteridir. Tedirgin bir ruh yapısına sahip olan bu karakter, kişiliğinde farklı ve çelişik eğilimleri barındırmaktadır. Bunun için de okur, Baret'i yüzeysel değil ruh derinliğiyle tanır. Ne var ki Baret salt bir karakter değil, aynı zamanda bir 'tip'tir. Okur, Baret'in her konuşmasında ve her davranışında onun hem iç dünyasını yakından tanır, hem de onu toplumsal sistemde yerli yerine oturtur. Bir 'tip' olarak Baret, bireysel ya da benzersiz değil, geneldir. İkinci Dünya Savaşı'nı doğrudan ya da dolaylı yaşamış aydınların ortak özelliklerini kendinde toplamıştır. Biberyan romanını üçüncü tekil kişinin ağzından yazmış olmasına karşın, okur, çoğu kez romandaki bakış açısının değiştiğini bile duyumsamadan doğrudan yazarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu, özellikle iç monolog tekniğinin kullanıldığı Baret'in kendi kendini sorguladığı bölümlerde açıkça görülmektedir.
Biberyan, anlattığı öykünün, olay örgüsünün ve yarattığı karakterlerin sorumluluğunun bilincindedir. Bunun için de hep işin içinde, baştan sona romanının hemen her satırında ve her sözcüğündedir. Başka bir deyişle yazar romanının hem nesnesi, hem de öznesidir. Çoğu kez biz Baret'in kişiliğinde sanki Biberyan'ı yaşar gibi oluruz. Bu öznelliğe karşın romandaki nesnel gerçekçi hava genel olarak korunmuştur.
Biberyan yaşamın yalnızca kendisiyle değil, anlamıyla da ilgilidir. Bunun için de olay örgüsünün arka planında içten içe işlenen derinlikli bir dünyaya tanık oluruz. Bu dünyada biz yaşamın olgusal karakterini değil, doğrudan doğruya anlamının sorgulandığını görürüz. Öyle ki, bu sorgulama zaman zaman arka plandan öne çıkar ve tüm çıplaklığıyla kendini ortaya koyar: "Babamın babası yaptırdı bu evi. Kendisi toprak oldu, babam toprak oldu, amcam toprak oldu. Bu toprakla, bu taşla yaptılar. Yıkılırsa yıkılsın. O da yeniden taş olsun, toprak olsun. Böyle kalsın, yıkılsın. Ama yıkılmayacak. Kalacak, dünyanın sonuna kadar kalacak. Bin sene sonra da buraya gelen, temellerini görecek, bak, burada bir ev varmış, insanlar yaşamış, diyecek. Duvarın içinde baca deliğini görecek, büyükannemin yaktığı odunun isini parmaklarıyla silecek. Bu bir piramit değil, bir karınca yuvası!"