Yazar Gül Dirican
Başlık Zenginlerin Gökyüzü Yolu
Yayın Radikal Gazetesi
Tarih 06.12.1998

Arapça bayındırlık işleri anlamında kullanılan Nafia, eskiden Türkiye'de Bayındırlık Bakanlığı'nın kısaltılmış hali olarak sıkça kullanılırmış. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise bu sözcük yeni bir anlam kazanır; gayrimüslim vatandaşların büyük bir çoğunluğu, özel kahverengi bir üniformalarıyla diğer askerlerden ayrılırlar. Onlar, yol yapımı, taş kırma gibi işlerde çalıştırılacak olan Nafia askerleridir. 

İkinci Dünya Savaşı başlayalı beş buçuk yıl olmuştur. Karneler dönemidir. Gayrimüslimler Varlık'tan çıkmış, gidenler Aşkale'den dönmüştür. Etrafta yeni parti söylentileri dolaşmaktadır. Zaven Biberyan'ın romanı Mırçünneru Verçaluysı (Karıncaların Günbatımı) ya da Türkçe baskısındaki adıyla 'Babam Aşkale'ye Gitmedi'si, o günlerin İstanbul'unda başlıyor Kitabın kahramanı Baret de tıpkı yazar Zaven Biberyan gibi Nafia'da üçöbuçuk yıl askerlik yapar. Döndüğünde beklemediği bir İstanbul'la karşılaşır. Artık evleri Mühürdar'da değil, Kuşdili'ndedir. Kahverengi üniformayı çıkarınca 'her şeyin eskisi gibi olmayacağı açıktır. Harbi Umumuyi Mütareke'yi yıllarca anlatan babasına, Nafia'da 'neler çektiğinden tek kelime edemeyecektir, "Ekmek karnesi Baret'in dönüşünden daha önemli bir konudur."
O yokken Varlık, ailesini çökertir. Bir babası Aşkale'ye gitmekten kurtulmuş ve vergisini ödeyebilmiştir. Baret için bu önemli bir tesellidir, ama annesi hiç böyle düşünmez. "Başkaları her şeyini vermedi. Aşkale'ye de gittiler, geldiler; şimdi öncekinden iyiler. Baban neyi var, neyi yoksa ilk günden verdi" der. Baret'in babası, Diran yeni duruma ayak uyduramayıp, sınıf düşer. Evin içindeki derin düşmanlığın hedefidir. O sindikçe, evin iki kadını anne Arus ve kızları Hilda'nın kini bilenir.
Zaven Biberyan'ın 1970 yılında Jamanak Gazetesi'nde tefrika edilen bu yap 1984'te yazarın ölümünden kısa bir süre önce ilk kez yayımlanmış. Aras Yayınları'ndan Sirvart Malhasyan'ın çevirisiyle ilk kez Türkçe'de çıktı. Biberyan 1921 doğumlu. 1941'de o da Nafia hizmetine verilmiş. Gittikleri Akhisar'da kendi gibi Nafia askeri olan Jamanak Gazetesi yöneticisi Ara Koçunyan'la tanışmış. Üç buçuk yıl süren askerlikten döndükten sonra çeşitli Ermeni gazetelerinde çalışmış. 1946 yılında yoğunlaşan baskılar dolayısıyla Beyrut'a yerleşen Biberyan 1953'te tekrar İstanbul'a dönmüş. Türkiye İşçi Partisi'nde faal görev yapan Biberyan, Ermeni edebiyatının önemli yazarları arasında yer alıyor. En önemli yapıtı olarak nitelenen Babam Aşkale'ye Gitmedi'ye ölümünden sonra Paris'te Eliz Kavukçu Ödülü verilmiş.
Kitap boyunca bıkmadan usanmadan evin içinde yapılan kavgalara, isterik feryatlara tanık oluyorsunuz. Küçük hesaplar, paranoyalar, sonsuz yaltaklanma, Baret'in daha da suskunlaşmasından ve vazgeçmesinden başka işe yaramıyor. Yetenekleri, bilgisi ve akraba yardımları sayesinde kolayca iş bulur ama hayatı normal gibi yaşamak için belki de artık çok geçtir. Ne inzivaya çekilmek, ne hırslanmak, tutunmak için yeterli olmaz. Çevresinde dönen yaşam utanç verici bir rezilliktir sadece. Kendini görünmez kılmak için kıyasıya çabalar ama hep kontrol altında olduğunu, kendi düzenlerinin bir parçası olması için gizli yardımlar yapıldığını fark eder. Baret dibe vurmanın da uzun bir süreç olduğunu anlar.
Biberyan kitapta "Gökyüzü Yolu"ndan bahseder; "Kadıköy Mühürdardan Marmara Denizi'ne bakıldığında, denizin bitip göğün başladığı, göğe giriş yapılıyor gibi gözüken ufuk çizgisinin" adıdır. Ancak dönemin zenginlerinin oturduğu Mühürdar'dan görünebilen bu yol Baret'in geçmişinde vardır, şimdi yoksullaşsa bile çevresindekiler nereden geldiğini bilirler.
Biberyan'ın bu eseri bir terk etmenin öyküsü olarak olağanüstü. Hiçbir süslü paragraf, hiçbir duygunun geniş tasviri yok. Yalın anlatımıyla boğuntuyu derinleştiriyor. Babam Aşkale'ye Gitmedi, İkinci Dünya Savaşı ortamıyla başlayıp yaklaşan Kıbrıs Sorunu ile son buluyor. Baret'in annesi kâbuslar görüp, her şeyi saklamaya başlar, "Kıbrıs Sorunu'nun onların da başına patlayacağını düşünür. Çünkü henüz bilinmese de 6–7 Eylül kapıdadır. Biberyan'ın anlatımı biraz Nahit Sırrı Örik'e benziyor. Belki de ikisinin de tefrika geçmişleri beni yanıltıyor. İkisinin de romanlarındaki mutsuz ve histerik insanları, çıkarcılık bilgisini aktarışları onları birbirlerine çok yaklaştırıyor. Babam Aşkale'ye Gitmedi yabana atılmayacak kitaplardan biri. Hiçbir abartıya gitmeden, alabildiğine eleştirel, yutulması kolay olmayan bir lokma ve bir o kadar da geç bir buluşma.