Yazar Nihat Ateş
Başlık Memleketini Özleyen Yengeç
Yayın Sol Dergisi
Tarih 01.10.2000

Yervan Gobelyan'ı nereden hatırlıyorum diye düşündüm. "Memleketini Özleyen Yengeç" adlı öykü kitabını görünce. Bir yerlerden hatırlıyordum ama çıkaramıyordum. Öykü kitabını okumaya başladım. Ama kafamın içinde bir yerlerde hep o soru vardı. Bir yandan da durmadan onu düşünüyordum. Hani bazı insanlar da vardır böyle, alışkanlık mı desem, huy mu bilemiyorum unuttukları şeyi anımsayınca da peşini bırakmazlar. Ben de onlardan biriyim. Ve tutulduğum zaman tıpkı bir migren krizi gibi günlerce sürer. Bir de şöyle bir yan var. Bir edebiyatçıyla nasıl karşılaştığım da önemlidir benim için. Şairle, öykücüyle, romancıyla… Sözü fazla uzatmayayım. Sonuçta buldum Yervan Gobelyan'ı. Kesip bir dosyada biriktirdiğim gazete kupürleri arşivi içinde. 17 Mayıs 1998 Pazar tarihli Radikal gazetesinin eki İki'de Ermeni şairi Bedros Turyan'dan söz edilen bir yazıda Turyan'ın bir şiirinin bir çevirmeni olarak görmüşüm Gobelyan'ı. Etkilenmiştim: Yazı "Şair Öldü ve Gözyaşı Geri Döndü" adını taşıyordu. Ve orada bir Ermeni inanışından söz ediliyordu: "(…) Bir Ermeni inanışına göre bir şairin bu dünyayı şereflendirebilmesi için hiç olmazsa sokakların ve evlerin yıkanması, kuyuların, ıssızlıkların sulanması, sarmaşık güllerin ve mor zambakların paklanması gerekirdi. Yağmur sürerken Bağlarbaşı'nın Ermeni mahallesindeki arabacı Abraham'ın yoksul evinde heyecan ve telaş vardı. Abraham ve karısı Arusyak yıllardır bir çocukları olması için kilisede mum yakıp adak adamışlardı. Ve nihayet beklediği gün gelip çatmıştı. Yaşlı ebe Marakur, evdeki tek telaşsız insandı ve cumbanın önündeki sedirde oturmuş yağmuru seyrederken vaktinin erişmesini bekliyordu. Bebek ise çığlığını attığında ansızın sokakları bir sessizlik kapladı. Yağmur dindi. Bilge Marakur, 'Bu çocuk kesinlikle şair olacak' dedi. 'Çünkü yağmur kesildi ve gözyaşı artık göklerden indi." (Radikal İki, 17 Mayıs 1998, Ersin Malkan)

Ben "Memleketini Özleyen Yengeç"i sıcak bir haziran günü, çalıştığım iş yerinde, buram buram terlerken okuyorum. Hafif bir serinlik, hele yağmur için her şeyini veririm diye düşünüyorum. Böyle bir havada acaba hangi meslek erbabı doğar? Bence Yervant Gobelyan gibi çocukluğundan bu yana birçok iş yapmış ( bakkal çıraklığı, marangozluk, nikelajcılık… ) bir şair, öykücü doğar Gobelyan doğarken yağmurun yağıp yağmadını bilemiyorum ama öykülerinden çıkardığım sonuç, onun hayatın bir sürü yağmurunda ıslanmış sanatçılardan olduğu. Özyaşam öyküsünde şu satırlar dikkatimi çekiyor hemen: "Askerde, yeni Ermeni şiirinin öncülerinden Hayganuş Kalustyan'la tanıştı. Bir diğer öncü şair Garbis Cancikyan'la daha önce Samatya'da, üyelerin birçoğu Ermeni gençler olan Hilal Bandosu'nda tanışmış, dost olmuşlardı. 1940'larda İstanbul'da ilerici bir akım büyük bir hızla tüm edebiyat çevrelerini etkilemekteydi." 1940'larda İstanbul'da ileri bir akım deyince hemen TKP'nin yayımladığı "Edebiyat Gazatesi" ile Behice Boran'ın yayınladığı "Yeni Dünya" geliyor aklıma. Bu yayınlarla Türkiye'de toplumcu gerçekçilik, bir edebiyat ustalığı olarak ilk kez bütünlüklü, teorik bir altyapıyla karşısına çıkıyordu edebiyat dünyasının. Hele 40'ların sonunda Yervant Gobelyan'ın da içinde bulunduğu Aysor ( Bugün ) adlı haftalık gazetenin içindeki kalem arkadaşlarını okuyunca ( Aram Pehlivanyan, Zaven Biberyan… ) artık nasıl öyküler okuyacağım ortaya çıkmıştı "Memlektini Özleyen Yerngeç"te.

Onun öyküleri, sıradan insanların öyküleri, Ermeni mahallelerinde geçen bir çocukluğun, ikinci dünya savaşının dayattığı amansız bir yoksulluk içinde insanların hayat kavgaları, küçük mahalle dedikoduları, yamalı bir pantolonun küçücük bir çocuğun içinde açtığı yara, bir vapur seyahatinde edilen bir "mezar" sozcüğünün, sözü edilen ve edilenin dışında, dünyadaki insanları hangi düşüncelerden alıp, hangi düşüncelere sürüklediğinin öyküsü… Bütün bunlardan nasıl öykü çıkar diyebilir şimdi, idealist öykülerin arayıcıları? İşte 1940'larda Türkiye edebiyatında başarılan onların bir türlü anlamak istemedikleri de buydu. Bu incecik yaşam kırıntılarından öykü çıkarmak…

Bütün bu öyküleri okuyunca görülen şu: "Gobelyan da tıpkı kendi kuşağından öteki Ermeni öykücü ve şairler gibi maliyetçi bir açıdan değil, sınıfsal bir açıdan yaklaşıyor hayata." Bu öyküleri Adnan Özyalçıner, Orhan Kemal, Hakkı Özkan da yazsaydı böyle yazardı. Bütün öykülerde en ufak bir milliyetçi çağrışım yok. Türk, Kürt, Ermeni aynı sanatsal yapıda birlikte eziliyorlar. Gobelyan'ın öyküleri apaçık apaçık veriyor bunu ve bu sonuca ulaştırıyor. Böyle bakında da hem Ermeni öykücülüğünün nasıl bir gelenekten geldiğinin, hem de o geleneği inşa edenlerin –ki Gobelyan da onlardan biri- nasıl bir sınıfsal bilinci ortaya çıkardıkları çok daha net görülebiliyor.

"Memleketini Özleyen Yengeç" Gobelyan'ın Türkçe'ye çevrilen ilk eseri. Ama çeviride ufak tefek aksaklıklar görülmüyor değil. Şu cümleye bir bakalım: "Bunları arkadaşlarıma anlattığımda hepsi üstüme güldü." (s. 21) Türkçe'de "üstüne gelmek" diye bir deyim yoktur. "Yüze gülmek" vardır. Ama bu deyim Gobelyan'ın öyküsünde bu anlamda kullanılamaz. Öyleyse çevirmen "hepsi bana güldü" ya da "hepsi benimle dalga geçer gibi…" diye çevirseydi "üstüme güldü" gibi bir sonuç ortaya çıkmaz, öykü Türkçe'ye daha iyi taşınırdı. Bunun gibi daha birkaç örnek gösterilebilir ama yine de "Memleketini Özleyen Yengeç" ile Yervant Gobelyan gibi bir öykücüyü okumak önemli bir kazanım. En azından benim için öyle oldu. Eminim sizler için de öyle olacaktır.