Yazar Cengiz Gündoğdu
Başlık Yıldız Güncesi
Yayın İnsancıl Dergisi
Tarih 16.08.1998

"Karakteristik bir gülüşün var, bizim köylerdeki gelinlerinki gibi, dudaklar kısılıdır, birden parıldayıp sönüverir hani, koyuverilmez o gülüş..." Mıntzuri, böyle demiş Mıgırdiç Margosyan için. Öyle mi diye hemen Margosyan'ın fotoğraflarına baktım. Kitapta iki fotoğrafı var. Biri şimdiki, öbürü çocukluk fotoğrafı. İkisinde de Mıntzuri'nin dediği gibi gülmüş Margosyan. Koyuverilmez bir gülüş... dudaklar kısılı.

Mıgırdiç Margosyan'ın sarsıcı bir kişiliği var. En azından benim için.
Belki de bu benim, insan yüzünde tarih arayışımdan kaynaklanıyor. Bir insanın yüz çizgilerinde... gözlerinde, çay içişinde, oturuşunda hep tarih ararım.
Mıgırdiç Margosyan'la ilk kez karşılaştık Özgür Üniversite'de... Konuşurken, ben uzaktan ona bakıyordum. O konuşuyordu. Birden sarsıldığımı hissettim. Ders vermesi istenmişti ondan. O, sorunu pek güzel anlatıyordu... Kelimeler birikim yüklüydü... Her kelime yerine oturuyor... Önceki, sonraki kelimeyle ilişki kuruyordu.
İşte şimdi bu Mıgırdiç Margosyan'ın Biletimiz İstanbul'a Kesildi adlı öykü kitabını anlatacağım size.
Önce şunu söyleyeyim. Türkiye'de öykü sıkıntılı, bunalımlı bir durumda. Bunun temel nedeni şu. Öykü yazarlarının büyük bir çoğunluğu, özneli insanileştiremiyor. Belki buna çalışıyor ama çoğu birikimsiz olduğu için, öznel kişiselde kalıyor, öyküler özel bir anı defterine dönüşüyor. Bu tür öykülerin dedikoducular dışında kimseyi ilgilendirmemesi gerekirken, bu öyküler okunuyor, çünkü biz dedikoduyu severiz.
Tabii dedikodu sanat değildir.
Margosyan'a gelince... Margosyan, özneli insanileştirmiş öykülerinde. Çocuğun annesiyle, babasıyla, öbür çocuklarla ilişkisi... Çocuğun annesinin zoruyla çarşıya gidişi... Gidiş gelişin anlatılışı... Kaybolan çorabın aranışı... Hiçbiri kişiselde kalmıyor, insanileşiyor.
Nasıl böyle oluyor bu. Mıgırdiç Margosyan, zihni kurgulardan, kuruntulardan yola çıkmıyor gerçeklikten, hayattan yola çıkıyor, bu birinci nokta. İkinci noktaya gelince... Margosyan insani birikimi edinmiş... Zayıf, sıska fırıncı, o fırında kalmıyor, canlanıyor, karşımıza dikiliyor. Fırıncı "Kimin sırası şimdi" diye sorunca, insan "sıra benim" diyecek nerdeyse...
Montaigne şöyle der, "Dünya durmayan bir salıncaktır. Orada her şey toprak, Kafkas'ın kayalıkları, Mısır'ın ehramları, hem çevresiyle birlikte hem de kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir."
Türkiye'de birçok yazar unuttu bunu. Unuttukları içinde dünyaya, hayata durağan baktılar. Hayatın çeşitliliğini, hayatın çelişkisini göremediler. Mıgırdiç Margosyan, hayatın çeşitliliğini, hayatın çelişkisini görebilen bir yazar. Bir örnek: Papaz Arsen, akşam ayininden sonra Yusuf Dayı'nın dükkânında, tezgâh arkasında kurulu, "yufkalı, pideli, saç örgülü otlu peynirli, domatesli, hıyar ve acı biber turşulu çilingir sofrasında" ev yapımı nefis şarapları tas tas içer ama kilisede Tekel'in Marmara şarabını kullanır.
İsa peygamberin kanını böyle ucuz şarapla simgelemek günah mıdır değil midir...
Mıgırdiç Margosyan, hayatın çelişkilerini görebildiği için öyküler hayatın içinde dolanıyor.
Biletimiz İstanbul'a Kesildi, hayatın ateşini bilincinde yaşayan, bu ateşi öbür insana aktaran bir yazarın, Mıgırdiç Margosyan'ın son derece başarılı bir öykü kitabı.
Biletimiz İstanbul'a Kesildi'de durmadan yanan bu ateş, Anadolu'nun zenginliğini de gösteriyor. Bana öyle geliyor ki, biz, kör gözleri böyle ateşlerle açabiliriz.