Yazar Oşin Çilingir
Başlık Saroyan'dan 'Merhamet'li Öyküler!..
Yayın Agos Gazetesi
Tarih 23.03.2001

Saroyan'ın Aras Yayınları'ndan çıkan 'Ödlekler Cesurdur' adlı öykü kitabını bir solukta okudum. İlginçtir, kitapta yer alan bazı öykülerin teması bir süreden beri kafamda evirip çevirdiğim belalı bir konuyla örtüşüyordu. Gerçekten de son zamanlarda beni meşgul eden tek konu, insanı kendi özüne, cevherine yaklaştıran 'merhamet' duygusuydu. Amacım, vicdanımızın tezahürü olan bu iç değerimizin diyalektiğini irdelemekti.

Saroyan'ın öykülerinin insanı saran en önemli özelliği hemen daima -başta çocuklar olmak üzere- sade ve saf insanları konu alması, onların iyilik ve merhamet dolu dünyalarında gezinmesidir. O, kahramanlarının kaderini içtenlikle paylaşan, sanki onlardan biriymişçesine yazdığı her satıra ruhunu nakşeden bir sanatçıdır. Diyalogları gerçekçi, doğal ve gerçekten de nahif bir ironiyle yüklüdür. Bu doyumsuz diyaloglarında Saroyan, sanki kahramanları aracılığıyla okurlarıyla konuşur gibidir. Öykülerinde sıkça başvurduğu 'çocuk bakış açısı', saflığın ve sadeliğin bir göstergesi olduğu kadar dürüst ve namuslu edebiyatçı kişiliğinin de bir yansımasıdır.

Saroyan'ı ilk, lise yıllarında okudum. Varlık Yayınları'ndan çıkan 'Aram Derler Adıma', Saroyan'ın sanıyorum Türkçe'deki ilk yapıtıydı. Doğrusu çok etkilenmiştim. Çünkü Saroyan'ı ben Çehov, Pirandello, Gogol, Guy de Maupassant, O. Henry ve Sait Faik gibi her biri ayrı bir doruk olan edebiyatçılardan çok sonra tanıdım. Özellikle günümüzde dahi aşılmadığına inandığım Çehov, benim için ayrı bir yerde duruyordu. Kısa öykünün şahikası sayılan 'Memurun Ölümü'nü belki on kez okumuştum.

Saroyan'ı bütün bu devlerden sonra okuduğum halde beni büyülemiş olması onun da bu devler kadar yetkin bir edebiyatçı olduğunu gösteriyordu. Konuşma diliyle yarattığı kişiliklerin canlılığına hayran olmuştum. Kahramanları açlık, yoksulluk ve güvensizlik içinde bile yaşama sevinçlerini koruyorlardı.

Saroyan'ın öykücülüğü öylesine özgün, dili öylesine akıcı ve iğneleyicidir ki, bu tarz zamanla edebiyat eleştirmenlerince Saroyanesque diye adlandırılmıştır. Yapıtlarındaki yalınlık benzersizdir. Bu yalınlık, içtenlikle birleşince ortaya çapaksız, kılçıksız ve de kemiksiz öyküler çıkmıştır. Öykülerinde tek sözcük dahi fazla değildir. Yapıtlarını istediğiniz kadar silkeleyin, yere tek sözcüğün bile düşmediğini görürsünüz. Hem içtenliğin doruklarında gezinmek hem de işlevsiz tek sözcüğe dahi tahammülsüzlük ancak Saroyan gibi büyük ustalara özgüdür.

Kitaptaki on dört öyküden beni en çok 'Zavallı Bağrı Yanık Arap' etkiledi. Bu öyküyü 'merhamet' üzerine yoğunlaştığım bir dönemde okumuş olmam benim için hem iyi bir rastlantı hem de büyük bir talihsizlikti. Amerika'ya göçmüş 'bağrı yanık zavallı bir Arap' göçmenin yalnızlığını ve bu yalnızlığa duyulan merhameti konu alan öyküyü okuduktan sonra içine düştüğüm ruh halini bir benzetmeyle aktarmaya çalışayım.

Hani bazı şiirler vardır, iki üç dizesi bile sizi ruh dünyanızın derinliklerine götürmeye yeterlidir. Onlarca kitap okuyarak dahi inemediğiniz bu derinliği on-on beş sözcüğün şiirselliğiyle ulaşabilirsiniz. Saroyan, bu öyküsüyle yaklaşık iki-üç yıldan beri üzerinde düşündüğüm vicdan ve merhamet gerçekliklerine olağanüstü bir boyut kazandırıyor. 'Merhamet'in sözcükler aşan gücü, suskun karakteri, sessiz hissedilişindeki derinliği, kısacası insana kazandırdığı zengin ruh hali Saroyan'ın, 'hiddetli bir enerji ve sıradışı bir hüzün yumağı' olarak betimlediği Hosrov dayısının 'bağrı yanık zavallı Arap'a duyumsadığı merhamette dile geliyor.

'Zavallı Bağrı Yanık Arap' adlı öykü, göçmenlik ruh hali ve 'ötekilik' üzerine yazılmış bir başyapıttır. Saroyan, baştan aşağı bir 'ötekiler' ülkesi olan Amerika'da tanıdığı, daha çok da yakın akraba ve arkadaş çevresin de yaşam öykülerine tanık olduğu 'ötekiler'in ruh dünyasında sanki 'çıplak insan'ı arar gibidir.

Saroyan'ın Arap'ı 'bir kaya gibi durgun, içine kapanık, hiç konuşmayan, ufak tefek bir adam'dır. Halil adındaki bu Arap, 'cüsse olarak sekiz yaşındaki bir çocuktan daha iri değil' ama yazarımızın dayısı Hosrovunki gibi heybetli bir bıyığı vardır. Altmış yaşına ve heybetli bıyığına karşın karşısındakinde bir erkekten çok, 'kalben bir çocuk izlenimi bırakır.'

Saroyan'ın benzersiz portre betimlemesi sürdükçe 'bağrı yanık Arap' da giderek ete kemiğe ve ruha bürünür, olağanüstü bir canlılık kazanır. Okur artık bir öykü kahramanından çok canlı bir insanla karşı karşıyadır. Tek kelime bile İngilizce bilmeyen Halil, biraz Türkçe, birkaç kelime Kürtçe, biraz da Ermenice, işte hepsi bu... Ve Saroyan'dan 'bağrı yanık Arap'ın kişiliğinde göçmenlik ruh halinin gerçekten de görkemli bir betimlemesi: 'Konuştuğu zaman, sesi sanki kendi içinden değil de, çok uzaklarda bıraktığı memleketinden gelirdi.'

Dayı Hosrov, Halil'i çoğunlukla Ermeniler'in gittiği Arax Kahvehanesi'nde tanır. Hosrov, hemen her gün uğradığı kahvehanede genellikle bir köşeye çekilip tek başına oturur. Kahvedekilerin topunu birden 'zavallı, bağrı yanık yetimler' diye niteler... Saroyan, anlatısının bu noktasında yazarlığını paranteze alarak doğrudan öyküye girer: "Zavallı ve bağrı yanık... Bu sözleri sadece İngilizce bilen birinin anlaması çok zor, zaten tercüme etmek de imkansız. Yalnız şunu bilin ki hayatta zavallı ve bağrı yanık olmaktan daha acıklı bir şey yoktur."

Hosrov'la bağrı yanık Arap'ın dostlukları sözsüz, sessiz ve derindir. Saatlerce yan yana oturur, ama hiç konuşmazlar. Küçük Saroyan, dayısıyla Arap'ın bu sessiz ilişkisinin anlamını annesine sorar: "Bazılarının bir şey anlatmak için konuşmaya ihtiyaçları yoktur" der annesi. Küçük Saroyan, "Hiçbir şey söylemezsen nasıl konuşursun ki?" diye merakla sorar. "Sözsüz konuşursun. Biz daima sözsüz konuşuruz" "Öyleyse kelimeler ne işe yarıyor?" "Çoğu yerde hiçbir şeye... Onlar birbirini anlıyorlar, bunun için ağızlarını açmaya ihtiyaçları yok..." "Gerçekten ne konuştuklarını biliyorlar mı?" "Tabii ki." "Ne konuşuyorlar peki?" "Bunu ben bilemem" der annesi ve ekler: "Çünkü kelimelerle konuşmuyorlar. Ama onlar biliyorlar... ."

'Zavallı bağrı yanık Arap', evinden altı bin mil uzakta, yabancı bir ülkede evlat özlemiyle bir 'yetim' olarak ölür!.. Hosrov'un, canciğer dostu Halil'in bu 'son göç'ü üzerine Küçük Saroyan'a söyledikleri yürek paralayıcıdır: "Evine dönüp orada ölmek istiyordu oysa. Oğullarını görmek, onlarla konuşmak, öpüp koklamak, nefeslerini duymak istiyordu. Ama hiç parası yoktu. Her zaman onları düşünürdü."

Hosrov'la Halil acaba hangi dili konuşuyorlardı dersiniz? Hangi dili olacak: Biricik evrensel dil olan, 'kuşdili'ni! İnsanoğlunun kendi cevheriyle diyalogunda geliştirdiği gramersiz, sözsüz ve de sessiz 'kuşdili'ni!.. Yürekten yüreğe konuşulan!..