Yazar Karin Karakaşlı
Başlık Kare Kare Öyküler
Yayın Agos Gazetesi
Tarih 11.10.1996

Fotoğraflarının gölgesinde kalmış yazar kimliğini bütün renkleriyle ortaya çıkaran, Aras'ta yayımlanan kitabında Ara Güler şöyle diyor: "Bana öyle geliyor ki, yazıyla görselliğin ortak bir anlatımı var." 


Geçmişi anmak, ''bugün'' tiryakisi olanlar için bile kaçınılmazdır. Gün gelir o geçmiş, zamanında alınamayan vitrindeki oyuncak olur, yollarınızın ayrıldığı bir sıra arkadaşı olur ya da yanınızdakini dürtüp "işte burası" dediğiniz ama artık orada olmayan eviniz olur, zorla kendini andırır.
Geçmişinden kaçmayanlar, anılarını hep film kareleri gibi yaşarlar ya da dondurulmuş an resimlerine, fotoğraflara bakarlar.  Eğer bir de yaşamını fotoğraf sanatına ayırmış bir insan anılarının öyküsünü yazarsa ortaya yaşamın ta kendisinin fotoğrafı çıkar. Biz de satır satır okumak yerine kare kare bakarız o resimlere, tıpkı Ara Güler'in Babil'den Sonra Yaşayacağız kitabına baktığımız gibi.
Aras Yayıncılık tarafından Eylül ayında yayımlanan kitap, Ara Güler'in, fotoğraflarının gölgesinde kalmış yazar kimliğini bütün renkleriyle ortaya çıkarıyor. Babil'den Sonra Yaşayacağız, yazarın yine aynı yayınevi tarafından derlenerek 1995 Ağustos'unda yayımlanan Papelonen Verc Bidi Abrink adlı kitaptaki on altı öyküsünden on birinin çevirisi ile yazarın Türkçe olarak yazdığı iki öyküden oluşuyor. "Bana öyle geliyor ki, yazıyla görselliğin ortak bir anlatımı var." diyor Ara Güler giriş yazısında. 1950'li yılların önde gelen Ermeni edebiyat dergilerinde ve gazetelerinde yayımlanan ve Sirvart Malhasyan'ın çevirisiyle Türkçe ile buluşan bu öykülerin hepsi yazarın tanımladığı o ortak anlatımın ürünü. Güler'in satırlarında, yüzleri bütün bir yaşamın özeti olan insanların mırıldandığı öyküler gizli. Yılbaşı gecesinde gidecek bir yeri olmayanların sığındığı izbe bir liman meyhanesine gireriz. Genç meyhanecinin günlerini tükettiği bu tesellisiz yerde bekçilerle, yaşlı kunduracıyla, mahallenin aptalıyla söyleşiriz. Küçük çocukların gözünden yapayalnız bir adamın acılarına tanıklık ederiz. Deniz, balıklar ve kuşlar hep yakınlarımızda bir yerlerdedir. Balıkçıların umudu ağlara bakarız. Bazen her şey kaygan bir balık gibi kaçar bu öykü insanlarının ellerinden, bazen de onlar kaçarlar uzaklara. Karadaki bir denizcinin, hayallerini bırakıp yüksek bir tabureye tüneyen genç bir kadının kişiliğinde bir aşkın teğet geçilişini izleriz çaresiz. Onların yaşanamayan aşkı tek bir cümlede özetini bulur: "Her insanın pusulası, sanırsın onları birbirinden uzaklaştırmak için yaratılmıştır."
Yazarlar her öykü kahramanına kendilerinden bir şeyler katarlar ama bazen de kendilerini ve en yakınlarını öykü kahramanına dönüştürürler tıpkı Güler'in Babamın Öyküsü'nde yaptığı gibi. Yazarın babası Dacat Güler, dünyanın dört bucağına gitmiş oğlundan kendisini, doğduğu ve altı yaşında ayrıldığı köyüne götürmesini ister.
Şöyle seslenir oğluna: "Doğduğum evi görmek istiyorum. Hem gel, sen de gör. Beni sen götürürsen değeri olur. Yoksa her köy köydür." Güler, Şebinkarahisar'ın Yaycı köyünde, altmış yaşındaki babasıyla tanışır. Dövene binen, kana kana çeşmenin suyunu içen bu koca çovuk yaşanmamışlıkların, köklere duyulan özlemin simgesi gibidir. Ermenisi, Amerikalısı, Türkü, Babil'den sonra yaşaya bütün insanların, hepimizin öyküsünü anlatıyor Ara Güler ya da belki öyküleriyle hepimizin fotoğrafını çekiyor.
Biz de sayfaları çeviriyoruz parmağımızla birbirimizi gösterip soruyoruz: "Nasıl çıkmışım ama?"