Yazar İlknur İlgan
Başlık 'Anadolu'daki insanı anlattım'
Yayın Cumhuriyet Gazetesi
Tarih 18.06.1998

Son kitabınız Biletimiz İstanbul'a Kesildi'yi bitirdiğimde bende iz bırakan unsurlardan birinin dili kullanışınız olduğunu fark ettim. Anlattıklarınızı okur gibi değil de seyreder gibi hissettim kendimi. Dil konusundaki tercihlerinizden söz eder misiniz?

Yazarken öncelikle halkın anlayacağı şekilde yazmaya çalışırım. Mesela bazı şeylerin okuyucu tarafından kolayca anlaşılmayabileceğini düşünüp bir parantez açma, bir açıklama yapma ihtiyacı duymuşumdur. Ağdalı bir dil kullanmamaya özellikle dikkat ediyorum ama dil konusunda söyleyebileceğim şu zaman zaman anlatıyı pekiştirecek bir kelimeyi yineleyerek kullanıyorum. "Gitmeliyim... gideceğim... elbette gitmem gerekir" gibi. Aynı anlamı taşıyan kelimeleri tekrarlayarak bir vurgu oluşturacak şekilde söylemek istiyorum. Bu türden anlamı vurgulama çabalarının dışında özel bir gayretim yok diyebilirim.
Kitabınızda ilgimi çeken bir diğer özellik de etnik renklerin çok canlı olması. Anlattığınız sadece kendi camianız, kendi insanlarınız, Ermeniler de değil. Kentiniz Diyarbakır'daki oldukça renkli insan gruplarından, onların dillerinden, yaşantılarından, yediklerinden içtiklerinden, giyimlerinden de çok canlı bir biçimde söz ediyorsunuz. Bunca ayrıntıyı nasıl yeniden canlandırabildiniz?
Şimdi bu soru bana genellikle sorulur. Gerçekten de on beş yaşında ayrıldığım Diyarbakır'ı anlatıyorum. Yani on beş yaşına kadar bir çocuğun hafızasında neler yer etmişse, neler edebilirse. Ben otuz sene sonra, kırk sene sonra sanki o filmi tekrar geriye sarıp gördüklerimi anlatmaya çalışıyorum. Bunları anlatırken de hiç zorlanmıyorum. On beş yaşına kadar yaşadığım Diyarbakır'ı, ileride ben yazı yazacağım, ileride bunlar bana malzeme olur diye özellikle gayret edip şöyle bir kenara not edip veya kafama yerleştirmeye kalksaydım herhalde bu kadarını yapamazdım. Gayri ihtiyari, hiç farkında olmadan gözlemlerim kendiliğinden oluşmuş ancak bunu daha sonra yazıya dökerken birtakım çağrışımlardan istifade etmeye çalışıyorum. Ne yapıyorum. Mesela bir olayı anlatırken, diyelim bizim evden çıkıyorum, işte Balıkçılarbaşı'na kadar yürüyorum. Oraya doğru yürürken kimlerle karşılaşabilirim. Buradan başlıyorum anlatmaya. Bizim evin karşısında kim vardı, onların karşısında kimler yaşardı. Şu ya da bu vardı, nasıl bir insandı, böyleydi. Bu sokak oradan geliyordu, nasıl dönüyordu. İşte onları şöyle bir düşünüyorum ve elimle koymuş gibi hiç yanılmadan bulabiliyorum. Bu konuda sana çok enteresan bir şey anlatayım. Yıllar sonra işte kırk küsur yıl sonra kalktık eşimle birlikte Diyarbakır'a gittik. Bizim evin hemen aşağı yukarı otuz kırk metre ilerisinde halamın evi var. Halamların evinin önünde sokak kapısının orada bir mermer sütun başlığı vardı. Nereden gelmişse oraya konmuş. Antik bir değeri falan olan bir taş da değil. Öyle bir taş parçası, mermer parçası. Çocukluğumdan hatırladığım gece bekçi oraya gelirdi. O taşın üzerine oturur düdüğünü öttürürdü. Sanki o taş o bekçinin oturması için oraya konmuştu. Seneler sonra mesela o taşı başka bir vesileyle de hatırlıyorum. Bizim evimize işte senede bir iki değirmenci Kürt Uso gelir buğdayı alır, götürür. O değirmenden unu getirir götürürken biz de katırına binmek isterdik. Çocuktuk, boyumuz da yetişmezdi. Uso'nun katırını çeke çeke o taşın oraya getirirdik. Taşın üzerine çıkar katıra öyle binerdik. Mesela o taş hafızamda hep böyle kalmıştır. Kırk sene sonra gittik. Selma'ya, eşime dedim ki, yahu burada böyle bir taş olacaktı, nerede bu taş, taş yok. Ve ne enteresandır orada olduğunu iddia ettiğim, bulamadığıma üzüldüğüm, o taşı nerede bulduk biliyor musun? Bizim yıkılmış evimizin harabelerinin içinde. Oraya gelmiş, hangi vesileyle gelmiş, birisi bir yerde kullanmak mı istemiş, her neyse taş orada duruyordu. Anlatabiliyor muyum. Yani bu benim için çok önemli. Ha şunu da söyleyeyim kırk küsur sene sonra tekrar gittiğimde diyorum ki şu sokaktan giderken burada bir çeşme olması lazım. Çeşme diye bir şey kalmamış. Veyahut ta şurada şöyle bir ev olması lazım o da yıkılmış veya bir kısmı yıkılmış. Ama kalan yerler de kalmış falan. Unuttuklarımı da çağrışımlarla dile getirmeye çalışıyorum. Unuttuğum, muğlâk olan şeyler varsa, onları da bazen etrafımdaki insanlara soruyorum. Mesela Ardaş'a, kardeşime diyorum ki böyle böyle bir şey var mıydı, hatırlıyor musun? O bir ipucu veriyor mesela bana. Oradan bir kerteriz alıyorum. Derken arkası geliyor.
Bu kitaptaki öykülerde çocukluk dönemine ve aile bağlarına verilen önem de hissediliyor. Anlatılarda belirgin bir yeri var bunların ve çocukluk çağrışımları, çocuk olma duygusu, yakınlar arasında korunma duygusu, büyüklerin dünyasını anlama çabası sıcak bir dille ifade edilmiş.
Evet, şimdi bu konuda hak veriyorum sana, şöyle şimdi hikâyelerde zaten ben bir yerde kendimi anlatıyorum. Ne dersiniz ona, kendi kendini anlatan insanlara edebiyatta ne diyorlar...
Otobiyografik anlatı...
Evet, otobiyografi gibi. Ben orada bir objeyim ama asıl önemli olan benim etrafımda dönen olaylar. Ben kendimi hep merkeze koyuyorum, sanki kendimi anlatır gibi, aslında kendi çocukluğumu anlatırken, Ayşe'nin, Mehmet'in, Artin'in, Araksi'nin, oradaki o insanların çocukluğunu anlatıyorum. Anlattığım yalnızca ben değilim aslında oradaki çocuklar. Biraz öyle, biraz böyle. Farklı bir çocukluk değil diğerlerininki de. Mesela ne yapıyorum, annemin yoğurduğu hamuru alıyorum işte fırına götürüyorum ekmek pişirilsin diye neyse. Şimdi bunu sadece ben değil herkes yapıyor. Diyarbakır'daki bütün çocuklar. Hiç birisi de hamuru seve seve götürmez fırına. Hiç birisi de oyunundan vazgeçip hamur götürdüğü için mutlu değildir ama gider. Mecburdur çünkü evden götür denmiştir, götüreceksin. Şimdi, benim niyetim bunları anlatırken, oradaki örf ve adetleri, oradaki yaşantıyı anlatmak. Onun için birinin kapısının önünden geçerken, mesela marangoz Nişan'ın kapısının önünden geçerken, benim arkadaşım olan oğlu mademki şu anda ortada yok, görünmüyor, eğer fırında da değilse nereye gitmiştir, mesela Dicle'de yüzmeye gitmiştir, diye düşünüyorsunuz.
Kafamdan geçen bu çünkü. Ben de o şartlar altında olmasam Dicle'de yüzmeye gideceğim veya kuş avlamaya filan. Bu anlamda çocukların o yaşamını verirken bir yerde de hakikatten yaşadığım o yılları anlatıyorum. Ben elli sene önceki, o dönemdeki on beş yaşına kadar yaşadığım Diyarbakır'ı anlatırken çocuk gözlemiyle tabii bu sefer büyükleri de görmeye çalışıyorum. Büyükler çocuklara nasıl davranırlar, ne ederlerdi filan. Büyüklerin dünyasını çocukların gözüyle anlatmaya çalıştım bu öykülerde.
Öykülerinizde dikkatimi çeken bir başka unsur da sürgünlük duygusu. Bu durumu da yine abartmadan, yakınmadan ama bir şekilde içten içe sezdirerek katmışsınız öykülerinize.
Doğrudur, doğrudur... Ben bazı şeyleri direkt söylemektense dolaylı söylemeyi tercih ediyorum, çünkü mesela 1915'de Ermeni'leri ilgilendiren acı bir olay yaşanmış bunu herkes biliyor artık. Bunun doğrusunu eğrisini, haklısını haksızını tartışmıyorum. Bu tarihe ait bir vaka. Çok ilgilenenler tarihçiler bunu araştırırlar. İnsanlar bundan ders çıkartırlar. O ayrı bir konu ama benim bildiğim, benim duyduğum bu olayı yaşayanlar var. Buna isterseniz "sözde" deyin, isterseniz "gerçek" deyin o bir fasl-ı diğer. Ama bundan yansıyan olayları görmüşümdür. İşte babam, o bu olayları yaşamış biridir. Dört yaşında efendim köyünü terk etmek durumunda kalmış. Bu bir gerçek, bir realite. O sırada annesini kaybetmiş, on beş yaşına kadar başkalarının yanında büyümüş, ismini değiştirmişler. Sünnet olmuş, Müslüman olmuş, adı da Ali olmuş. Ama bir gerçek var. Bu gerçeği verirken o insanların bunları yaşamasına neden olan, mutsuzluğuna neden olan şeyi irdelemeye çalışıyorum. Benim üzerinde durmak istediğim nokta bu yani bunun güzel olmadığını, bunun çirkin olduğunu, kime yapılırsa yapılsın hangi şartlarda yapılırsa yapılsın insanca olmadığını vurgulamaya çalışıyorum. Tarih diliyle değil, edebi yollarla. Dolaylı olarak bunun mesajını vermeye çalışıyorum. Aksi halde savunmaya geçmek veya saldırgan olmak gerekir ki bu benim tarzım değil. Mesela Mıntruzi'nin hayatı da böyledir. Birinci Cihan Harbi'nin o karanlık günlerinde bademcik ameliyatı olmak için Erzincan'dan kalkıp İstanbul'a gelmiş, ama olaylar patlak verince geri dönememiş. Şimdi bu bir gerçek, bir realite. Benim Diyarbakır'dan buraya gelişim de bir başka realite, ben de elimi kolumu sallayarak keyfi gelmedim. Bana da, hadi git, dediler, git anadilini öğren, dediler. Bir yerde ben de bir sürgündüm, ama bir başka şekilde sürgündüm. Ben ameliyat için gelmedim, ama niçin ben kendi dilimi doğduğum yerde, Anadolu' da öğrenemeyeydim... Bunun sorumlusu bu mudur, şu mudur derseniz demin de söylediğim gibi ben bunu tarihe, tarihçilere bırakıyorum. Bunun güzel olmadığını söylemeye çalışıyorum, hangi kökenden, kim olursa olsun insanları yerinden etmenin, olumsuzluğunu satır aralarında vurgulamaya çalışıyorum.
Son kitabınız hakkında sizin kendi görüşünüz nedir, sizce diğer kitaplarınız arasında nasıl bir yeri var 'Biletimiz İstanbul'a Kesildi'nin? Biraz bundan söz eder misiniz?
Aslında bilirsiniz klasik şeydir kitaplarım benim çocuklarımdır, denir. Bu benim Türkçe yayımlanmış üçüncü kitabım, aslında içerik olarak ilk kitabım Gâvur Mahallesi'nden veya Söyle Margos Nerelisen'den çok da farklı değil. Orada anlattığım öykülerin biraz farklılarını bu kitapta da anlattım. Nihayet anlattığım yine Anadolu'daki o insanlar, Anadolu'daki o mozaiktir, Kürtlerin, Süryanilerin, Ermenilerin, Türklerin, hep birlikte yaşayan o insanların yaşadıklarıdır. Bu kitapta bir fark var belki diğerlerine göre İstanbul'a ait iki hikâye yazdım. Bunlar benim ilk geldiğim yıllarda İstanbul'daki izlenimlerime dayanan ve o yıllarda düşündüğüm, kaleme aldığım hikâyeler. Aslında bunlardan belki de sadece bir tanesi İstanbul'la ilgili diğerinde ise belki kimi insanların düşüncelerine, inançlarına ters gelebilecek bir yaklaşımla cennet-cehennem, Âdem-Havva ilişkisini görmeye çalıştım. Burada, yine insanların düşüncelerine, inançlarına saygı duymakla birlikte kendi düşüncelerimi biraz mizahi bir tarzla aktarmaya çalıştım. Belki bu iki hikâyede bu bakımdan diğerlerinden farklı bir yan vardır.