Yazar Baki Gül
Başlık Gâvur Mahallesi'nden İstanbul'a
Yayın Radikal Gazetesi
Tarih 01.01.2007



Diyarbakır'ın küçük ama tarihi Gâvur mahallesini Ermenisi, Kürdü, Türkü, Keldanisi, Süryanisi ve Yahudisiyle anlatan öykü kitapları "Söyle Margos Nerelisen?" ve "Gâvur Mahallesi"yle tanıdığımız Mıgırdiç Margosyan'ın yeni öykü kitabı "Biletimiz İstanbul'a Kesildi" adıyla Aras Yayınlan arasında çıktı.
Daha önceki iki kitabıyla çocukluğunun geçtiği Gâvur mahallesindeki insanları, onlarla yaşadıklarını, gözlemlerini, duru, yalın ve akıcı bir dille anlatan öyküleri okuyan herkesin kendisinden bir şeyler bulduğu Mıgırdiç Margosyan, son kitabında da bu öykülerine devam ediyor. Ancak Margosyan, son kitabında Diyarbakır'ın dışında İstanbul'u da anlatıyor.
Yeni kitabı "Biletimiz İstanbul'a Kesildi'" ve Türkiye'deki Ermeni edebiyatı üzerine Mıgırdiç Margosyan ile konuştuk.
Ermeni edebiyatının kaynakları ile başlayalım. Ermeni edebiyatının geçmişinden biraz söz eder misiniz?
Ermeni edebiyatı Osmanlı'nın son döneminde tanınmıştır. Eski bir edebiyattır. 4. yy.dan beri Ermeni bilgeler eserlerini sergilemiştir. Ermeni edebiyatından seçkin ürünler ortaya konmuş, yazarlarımız çeşitli konularda önemli eserler vermiştir. Geniş bir kültürümüz vardır. Bunları tek tek saymak burada çok zamanımızı alır. Ama özellikle 1800'lerden sonraki dönemde ve 1870'lerde bazı Ermeni gençleri Avrupa'ya gittikten sonra, oradaki eğitimleri ile çeşitli alanlara ilişkin ürünler vermişleridir. Şiirler, romanlar yazmışlardır. Ermeni şairlerimizden Misak Mezarents, Bedros Turyan, daha sonraları Vahan Tekeyan, Osmanlı Mebusan Meclisi'nde görev yapmış Krikor Zohrab ve daha birçok yazar eserlerini yaza yaza günümüze kadar gelmişler.
Ve nihayet, 1915'lere kadar, özellikle Ermeni edebiyatı, Anadolu'yu anlatan ve bizim köyü, köylüyü anlatan "Taşra Edebiyatı" dediğimiz türde eserler vermiştir. Hagop Mıntzuri, Hamasdeğ ve benim de hasbelkader Diyarbakır ve Anadolu'yu anlatan kitaplarım da bu tür içinde değerlendirilebilir.
Ermenistan'da günümüzde edebiyat nasıl, takip edebiliyor musunuz?
Ermenistan ile bizim edebi bağlarımız uzun yıllar kopmuştu. Dolayısıyla oradaki edebiyatı ve oradaki literatürü pek de fazla takip edemedik. Yeni yeni son zamanlarda Ermenistan ile olan ilişkiler sonucunda iletişimimiz gelişiyor. Pek uzun boylu değil ilişkilerimiz. Bundan sonra oradaki edebiyatı belki daha düzenli takip edebileceğimizi sanıyorum.
Genel olarak Ermenistan halk edebiyatının bilinen örnekleri nelerdir?
Zamanımızda yazanlar, örneğin Tiflis'te yazan çok önemli bir şairimiz vardır. Rafti diye önemli bir yazarımız vardır. Haçardan Haporyan ilk romanı denemiştir, özellikle Ermeni kültürünü içeren yazılar yazmıştır. Bu bahsettiklerim 1800 ile 1900'lü yıllar arasındadır.
Günümüzde Türkiye'deki Ermeni edebiyatı ile ilgili neler söyleyeceksiniz?
Şu dönemde Türkiye'de Ermeni edebiyatı maalesef, giderek azalıyor. Edebiyatla uğraşan insanlar azalmıştır. Zaten Türkiye derken İstanbul'u kastediyorum. Çünkü İstanbul dışında değil edebiyatla uğraşan, normalinde yaşayan Ermeni kalmamış. Ancak İstanbul'da yaşayan ve maalesef yaşları 60'ın üzerinde olan şair ve yazar arkadaşlarımız var. Tek tük, isim vermek gerekiyorsa, Zahrat "Yağ Damlası" adlı bir şiiri vardır. Marmara gazetesinin yazarı Rober Haddeciyan'ın yazıları vardır, Cümbüşyan ve yine genç şairlerimizden İkta Sarıaslan ve belki burada isimleri aklıma gelmeyen yazarlar ve şairler var.
Kitabınızda Hagop Mıntzuri'ye yazdığınız ve anadilin öneminden söz ettiğiniz bir mektup var. Siz oldukça geç öğrendiniz anadilinizde yazmayı.
Bir yazar için anadili çok önemli. En güzel sözleri, en güzel şeyleri olsa olsa anadiliyle söyleyebilir insan. Çünkü bir insanın anadili ona en çok yakın olan dildir. Anadil dediğimiz şey, sanki onun şuuraltına işlenen bir şey gibidir. Ben, on beş yaşından sonra anadilimi öğrenmeye çalıştım. İstanbul'da öğrendim. Şu bir gerçek ki çoğu zaman anadilimde düşünmem gerekirken Türkçe düşündüm, çünkü en iyi bildiğim dil Türkçeydi. Sonra Ermeniceyi öğrenip, Ermeniceyle yazmaya başladım. "Bizim Oralar" adıyla tercüme edebileceğimiz bir kitap yazdım. Bunları, Türkçe anlatmak cazip olabilirdi, ancak Ermenice yazmayı tercih ettim. Sonra Türkçe yazdım. Ardından bildiğiniz kitaplar çıktı.
Ben, dili bir iletişim aracı olarak da düşünüyorum. Bir insan sadece kendi diliyle yazamıyorsa, gereken mesajı diğer dillerle de verebilmelidir.
Son kitabınızda İstanbul'a 'gelmişsiniz', Diyarbakır giderek azalıyor gibi. Bu kitap öncekilerin bir devamı mı yoksa farklı bir başlangıç mı?
Bir yerde bir bütünleme diyebiliriz. Çünkü ben genelde kitaplarımda Diyarbakır'ı ve Diyarbakır insanlarını anlatıyordum. Son kitabıma ise biraz İstanbul'u ve İstanbul dışında birkaç hikâyeyi özellikle ilave ettim. Bundan sonra böyle çalışmalarım devam edecek. Genelde Diyarbakır'daki insanın Türkün, Kürdün, Arabın, Ermeninin, Keldaninin, Süryaninin yani oradaki o mozaiği, iç içe geçmiş olan o örf ve adetleri dilim döndüğünce anlattım. Bunu İstanbul için de anlatmaya çalışacağım.
Zaten son kitapta Hançepek'ten çıkmışsınız.
Bunu özellikle yaptım. Çünkü ben sadece Diyarbakır içine hapsolmak istemiyorum. Ama benim ilk çıkış noktam Diyarbakır. Belki ileride böyle yazılar olacak ama Diyarbakır'daki yaşamın dışında da yaşadıklarımı, gördüklerimi yazmaya çalışacağım. Zaten son kitaptaki değişik birkaç öyküyü de bu yüzden koydum.
Diyarbakır olsun, İstanbul olsun anlattıklarınız, sadece Ermeniler değil, diğer halklar da var. Siz Ermenice yazsanız ya da Ermeni olsanız da anlattıklarınız bir etnik kimliği aşıyor, daha çok bir 'doğulu' ya da çok kültürlü bir edebiyatçının kimliğini taşıyor, siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi ben yazdıklarımı özellikle Ermeni edebiyatı olarak sunmuyorum. Ben böyle bir ayrımdan çok, orada yaşayan insanları anlattım. Ama ben kendi dilimde yazdım, Kürtçe ya da İngilizce bilseydim Kürtçe yazardım, ya da başka bir dil de olabilirdi. Bende dilden çok oradaki yaşamı anlatma duygusu vardı. Gerçekten bu zenginlik edebiyatımda var.
Diyarbakır'da küçük yaşta yaşadınız ve kısa zamanda bu kadar çok şey yazdınız. Şimdiki Diyarbakır nasıl?
Evet, hep sorulur. Küçükken gördüklerim, yaşadıklarım bir şekilde zihnime işlenmiş. Ama ben süslemeden gördüklerimi, kendi edebiyat süzgecimden geçirerek yazdım. Şu andaki Diyarbakır'la 1950'lerdekini mukayese etmek belki mümkün değil. Sadece yeni yapılmış mimari yapılar ya da yüksek yapılardan çok, benim ölçülerimle o eski mimari yapıların, surlar içindeki o eski Diyarbakır taş yapılarının bitmiş olması, Diyarbakır'a çok şey kaybettirmiş. Bir de oradaki olaylardan dolayı Diyarbakır'a göçlerin olması, Diyarbakır'ın sosyal yaşamını çok etkilemiş. Dolayısıyla yaşanılır bir kent olmaktan uzaklaşmış Diyarbakır. Şimdiki Diyarbakır'ı ise bütün bunları yaşayanlar anlatabilir.