Yazar Ali Çolak
Başlık İngilizleri Şaşırtan Duyarsızlık
Yayın Zaman Gazetesi
Tarih 06.10.2007

Ester Heboyan İstanbul'a veda ettiğinde sekiz yaşındaydı. Babası Almanya'ya işçi gidiyordu. Annesi ve kardeşleriyle babasının peşine takılıp, doğduğu şehre veda ettiler.

Giderken yanına bir şeyler alır değil mi insan? Çocuklar oyuncaklarını alır mesela büyükler bir saksı çiçek, ne bileyim, bırakıp gittiği toprakları hatırlatacak bir nesne... Ester, yıllar sonra başına gelebilecekleri mi hissetti yoksa öylesine, anlık bir karar mıydı bilinmez, oyuncaklarından birini değil, sadece bir Türkçe sözlük aldı yanına. Bununla belki de İstanbul'dan ayrılıyorum, ama Türkçe'den değil... demek istemişti.
İstanbul dan elinde bir Türkçe sözlükle giden kız, şimdi Paris'te, Universite d Artois da öğretim üyesi. Öykü yazıyor, Amerikan edebiyatı dersleri veriyor. Birkaç ay önce "İstanbul Yolcuları" (Aras Yayıncılık) adlı hikâye kitabı yayınlandı Türkçe'de. Ve yıllar sonra kitabın önsözü için ilk kez Türkçe'yi kullandı. Bu sayfada yayınlanan söyleşide (Elif Tunca, 3 Haziran 2007) yeniden Türkçe yazmanın saadetini yakıcı bir cümleyle anlatıyordu: "Karanlık bir evde, tanıdık yerleri görmek gibi bir şeydi..."
Sekiz yaşında o Ermeni kızının, doğduğu topraklara sadece bir Türkçe sözlük alarak veda ettiğini okuduğumda, donup kalmıştım. O ne dokunaklı bir sahneydi. Bir sözlük, içinde bütün hafızasının, minicik hatıralarının çalışıp durduğu kelimeler. Oyunlarını, tekerlemelerini, kulağındaki ninnileri saklayan bir küçücük kutucuk! Ve yıllar geçtikçe birer birer unutulacak o kelimeler bir gün yabancılaşacak sahibine. Acı, çok acı bir sahne! Bir çocuğun hafızasında ne kalır ardında bıraktığı şehirden? Herhalde suluboya resimlere benzer naif hayat sahneleri... "Öykülerime," diyor Ester Heboyan, "bir resim gibi yansıyor İstanbul un insanları, görüntüleri... Zihnimde kalan bir resim deniz ve vapurların, sokak ve yokuşların, simit ve poğaça satanların soluk resmi gibi..."
Bu Ermeni kızın öyküsü beni niçin bu kadar sarstı bilmiyorum. Gözlerimin önünde hâlâ, elinde küçük bir sözlük, ardına baka baka giden bir kızın hayali... İnsan, dilini bilmediği bir ülkede kelimelerini yitirmemek için ne yapar? Herhalde bir şekerlemeyi yalar gibi tadına vara vara, bitmesinden, seslerin dağılıp gitmesinden korkar gibi usulca söyler konuşur. Okşar gibi, gurbetliklerini, kederlerini hissettirmemeye çalışarak söyler kelimeleri.
Elimden gelse, Ester'in öyküsünü, ülkemizin bütün okullarında, bütün öğrencilere anlatırdım. Onlara, içine doğdukları, konuştukları ve bütün hülyalarını sığdırdıkları bu muazzam dili sevmelerini, sevmek yetmez, ona sonsuz bir aşkla bağlanmalarını öğütlerdim. O küçük Ermeni kızı belki onların da yüreklerini sızlatır anadillerine, bu dilin kelimelerine karşı içlerinde bir sıcaklık, bir özlemdir alıp yürürdü...
Bir tesiri olur muydu gerçekten, çocuklar, gençler kelimeleri örselemekten, incitmekten çekinirler miydi? Güzel bir Türkçe'nin peşine düşüp Yahya Kemal'e, Refik Halid'e, Necip Fazıl'a, Nazım'a, Ziya Osman Saba'ya doğru yönelirler miydi? Dilerim öyle olurdu... Başkaları, yabancılar bile tahammül edemiyor artık Türkçe'ye çektirdiğimiz cefaya... Evvelki gün gazetelerde bir haber: "Fethiye'de yaşayan İngilizler, restoranlarda Türk Lirası kullanılması, fiyat listelerinin ve işyeri levhalarının Türkçe'yazılması için belediyeye başvurdu. Grup temsilcisi İngiliz, Türklerin, dillerine duyarsızlığını algılayamıyoruz. dedi." Okuyunca sizin de yüzünüz kızarmış olmalı. Ülkemizde yaşayan yabancılar, dilinize saygı duyun, diyor bizi bize şikayete geliyorlar. Söyleyecek bir sözünüz var mı, ne diyebiliriz, nasıl anlatabiliriz ki onlara duyarsızlığımızı?
O kızın elindeki sözlük bir kere daha ürpertiyor beni. Anlatılmaz bir heyecan veriyor. Bütün çocukların, gurbete gitmeyen çocukların da ellerinde sevimli, minicik sözlükler tuttuklarını hayal ediyorum. Sözlük sayfalarında hülyalarını arayan çocukları... Ve ben artık, dil konusunun uzaktan, iyilik duygusuyla, vicdanla bir ilgisinin olduğunu düşünüyorum.
Vicdanımız varsa, dilimizi incitmekten korkarız.