Yazar Raffi Kebabcıyan
Başlık Kültür Mozayiği Yok Olurken: Konuş Halil Bey Konuş
Yayın Tüyap Kitap Fuarı
Tarih 03.11.2001

3 Kasım 2001/Tüyap Kitap Fuarı

"Kültür Mozayiği Yok Olurken: Konuş Halil Bey Konuş"
Konuşmacı: Raffi Kebabcıyan
Sunucu: Rober Koptaş
Düzenleyen: Aras Yayıncılık 

Rober Koptaş:
Hoş Geldiniz.
Etkinliğimizin başlığı "Kültür Mozayiğii Yok Olurken, Konuş Halil Bey Konuş". Konuğumuz Raffi Kebabcıyan, Almanya'da yaşayan bir İstanbul Ermenisi. Kebabcıyan'ın Türkçe'de yayınlanan ilk öykü kitabından hareketle, yaşadığımız ülkedeki kültür mozayiğinin yok olmaya yüz tutması konusunda bir etkinlik düzenlemek istedik.
Öncelikle konuğumuzu tanıtmak istiyorum.
Raffi Kebabcıyan 1945 yılında İstanbul'da, Elmadağ yakınlarındaki Altınbakkal semtinde doğdu. Bezezyan Ermeni İlkokulu'nda ilkokulu, Alman Lisesi'nde orta ve liseyi okudu. 1964 yılında liseden mezun olduğunda, zamanın federal Alman Devleti'nce sağlanan bir bursla kimya okumak üzere Göttingen Üniversitesi'ne kaydını yaptırdı. O yıldan bu yana da hayatını Almanya'da sürdürüyor.
Raffi Kebabcıyan'ın asıl mesleği öğretmenlik Hannover şehrinde kimya, fizik ve enformatik dersleri veriyor.
Ayrıca, kökleri 1914 yılına dayanan, kuruluşunda Johannes Lepsius'un, ünlüAlman yazarı Thomas Mann'ın, Ermeni şair Avedik İsahakyan'ın da katkısı ulunan Alman - Ermeni Cemiyeti'nin de şu anki başkanı.
Raffi Kebabcıyan'ın bir de edebiyatçı kişiliği var: Konuş Halil Bey Konuş'tan önce yayınlanmış üç Ermenice kitabı: Hordagvadz Karyagı [Parçalanmış Dörtlü, İstanbul, 1983], Aryüdzner [Aslanlar, İstanbul, 1983], Timagnerı [Maskeler, Hannover, 1993] adlarını taşıyor.
Niçin "Kültür mozayiği yok olurken"?
Çünkü Raffi Bey'in öykücülüğünden hareket ettik. Bu öykülerde daha çok bir iç yolculuğun, bir kopuşun, kaybolan bir kültürün kalıntılarının, geçmişe dönüp o kültürün kırıntıları üzerinden iz sürmenin etkilerini görüyoruz. "Mozayik" kavramı çok kullanılan, dillere pelesenk olmuş bir kavram. Anadolu'nun kültür mozayiğinde Müslim ve gayrimüslim pek çok unsur var: Türk, Kürt, Rum Yunan, Ermeni, Süryani, Yahudi, Keldani, Yezidi, Alevi, Arap, Acem, Çingene halkları Anadolu'da yüzyıllardır yaşıyorlar aynı şekilde, Balkan halklarından Bulgarlar, Arnavutlar, Pomaklar, Makedonlar, Boşnaklar ve diğer Yugoslav göçmenleri Kafkas halklarından Çerkez – Adıgeler, Abhazalar ve diğer Dağıstan halkları da,,,
Bu çok kültürlü yapı bugün farklı nedenlerle yok oluyor. Bu nedenlerin başında, Osmanlı gibi çok kültürlü bir imparatorluktan bir ulus devlet modeline geçişi sayabiliriz. Ulus devletleşme süreci yaşanırken belli bazı tercihler yapılmak durumundaydı, Lozan antlaşmasıyla da belirlenmiştir bunu koşulları, azınlık statüsü tanınan topluluklar üç gayrimüslim gruptur: Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar. Daha Lozan'da bu toplumlara bir azınlık statüsü tanınarak ve Müslim yahut gayrimüslim diğerlerinin adı anılmayarak fiili bir yok sayma durumu hayata geçmiştir. Uygulamada da bu yok saymanın daha sonraki adımı "asimilasyon" olmuştur.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ya çok kültürlü bir toplum yapısı tercih edilecekti ya da tek kültürlü topluma doğru bir geçiş yaşanacaktı. Bu tercih "tek dil tek millet" yönünde oldu. Resmi tercih bu yönde olunca, bunun çeşitli yansımaları, toplumsal bellekte çok da hoş izler bırakmayan çeşitli olayların yansıması şeklinde oldu.
20'li yıllarda "Vatandaş Türkçe Konuş!" kampanyalarıyla uç veren ve Trakya'da mukim Yahudilerin birçoğunun yaşadıkları bölgeyi terk etmelerine yol açan 1934 Trakya olayları 1941 yılındaki "20 sınıf ihtiyat askerlik", 1942 yılındaki 20 bin Rum'un sınırdaşı edilmesi bu tür olaylardandır.
1936 yılında vakıflarla ilgili vakayı adiyeden bürokratik bir beyannamenin, 70'li yıllarda farklı bir şekilde yorumlanmasıyla bu üç toplumun başında hâlâ Demokles'in Kılıcı gibi sallandığını da biliyoruz. Bütün bunlar tek kültürlü mü çok kültürlü mü tercihin ne yönde yapıldığını açık bir şekilde ortaya koyuyor.
Geleceğe dair ne söylenebilir?
Sanırım herkes hemfikirdir tarih akıyor, devamlı ilerliyor, gelişiyor veya değişiyor. Tarihin bizi bugün getirdiği noktayı kabul etmememiz pek realist bir yaklaşım sayılmaz. Tarihin getirdiklerini olumlu bulmasak da kabul etmek en rasyonel yaklaşım olmalı. Bu coğrafyada yaşayan tüm halkları daha ileriye götürecek, insanların kendi kimlikleriyle var olabildikleri, kendilerini ifade edebildikleri, bunu yaparken herhangi bir çekince hissetmedikleri sosyal, siyasal ve kültürel ortamı yaratabilecek daha demokratik bir gelecek inşası için tüm Türkiye toplumunun ne yapması gerektiği olmalı sanırım asıl mesele.
Teşekkür ederim, şimdi sözü Raffi Kebabcıyan'a bırakıyorum.
Raffi Kebabcıyan:
Yazarlar çoğu zaman kendileri hakkında konuşur denir. Ben bu önyargıyı kanıtlarcasına aynısını yapacağım. Yani kendim hakkında konuşacağım ve belki de tam tersini yapacağım. Çelişki falan yok burada. Ne de olsa toplumlar bireylerden oluşur ve birey - yazar her ne kadar kendi şahsı hakkında konuşsa veya karalasa da eninde sonunda toplum hakkında bir şeyler söyleyecektir. Bu kaçınılmazdır. Bunun tersi de kaçınılmazdır, yani yazar toplum hakkında yazıp – çizdiğinde okuyucu ondan da bir şeyler bulacaktır yazdıklarının içinde. Bayağı karmaşık diyeceksiniz belki. Ama hayat bu. Kim onun yalım olduğunu iddia edebilir? İsterseniz bunu bir giriş olarak algılayın.
"Giden her şeyi geride bırakır" denir. Bu da başka bir söylem. Gidenlerin bazıları da inanır buna. .eğer bunla kastedilen mal mülk ve benzeri şeylerse, bu kesinlikle doğrudur. Fakat göze görünmeyenlere ne diyelim? Onlara neler oluyor? Ben şahsi tecrübeme dayanarak şu kadarını söyleyeyim: Yerli yerinde duruyorlar o göze görünmeyenler, bizi biz yapan tüm öğeler, yani şahsi geçmişimiz, ilk aşkımız, fırından çıkan taze francalanın kıyaslanmaz tadı, ağzımızı yakan sıcak çay, yanağımızı okşayan lodos rüzgârı vesaire vesaire. Ve bunların yanı sıra farklı hatıralar, şahsi olmakla birlikte bağlı olduğumuz, içinde yaşadığımız toplumun geçmişini, onun buruk ve sevindirici yönlerini yansıtan hatıralar. İşte onun için geride bıraktıklarımın bilincinde olan ben "Geçmiş, asla bir ölü değildir, aslında geçmiş bile değildir" diyorum öykülerime başlarken. Ve bu yaşadığımız sürece, her birimiz için geçerli olan bir prensiptir. Nitekim biz insanları diğer yaratıklardan ayıran belleğimiz, anılarımız değil midir?
Benim gibi artık buralarda yaşamayan biri için geçmişin konumu, yaşamını burada sürdüren birinden oldukça farklıdır. Ben geçmiş dediğimiz o şeye uzaktan, gündelik hayatın beraberinde getirdiği patırtıdan arınmış bir şekilde bakmaktayım. Böylelikle geçmişin temel öğelerini saptadığıma inanmaktayım. Söylediklerimden de anlaşılacağı gibi benim bakış açım analitiktir, nostaljik değil. Çünkü ben geçmişin –içeriği acı veya tatlı olsun- hatırlanması gereksiniminin altını çizen biriyim. Nostalji taraftarları ise geçmişe pembe gözlükle bakmayı tercih ederler ve onun buruk taraflarını saf dışı ederler.
Bakışım analitik dedim. Bunda üniversitede okuduğum "Fen"in de büyük payı var. Fenle uğraşanlar gördüklerinin, yaptıklarının özüne inmeyi severler. Öyle ki ben geçmişle ilgilenirken bir fen bilimcinin yaptığı gibi onun özüne inmeye çalışıyorum ve gördüklerimi, saptadıklarımı kısa ve yüklü bir şekilde kâğıda aktarıyorum. Burada benim şiirle olan sıkıca ilgimin de bir rolü olduğunu düşünüyorum. Şair, bilhassa iyi şair, az lafla çok şey söyler, söylemek ister. Bir de okuyucuya olan güvencem ekleniyor buna. Kanımca dört – beş veya on kelimeyle tanımlanan bir ortamı pekâlâ bilincinde canlandırabiliyor okuyucu. Hal böyle iken yazar neden her şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatsın? Ben "Bu işi okuyucuya bırakalım" diyorum.
İsterseniz öykülerimin bazılarına şöyle bir göz atalım. "Günbatımı"nda –ki bu bir aşk hikâyesidir- değişik toplumsal gelişmeler öykünün gidişatını belirleyen öğelerden sadece biridir. "Eylül Başı"nın kahramanı hayatının sonbaharını yaşamaktadır, fakat sadece o değildir sonbaharını yaşayan, bağlı olduğu grubun da sonbaharıdır bu. İnsanlar gitmektedir, onların kütlülerinin maddi kanıtları olan binalar, mekânlar yok olmaktadır. Aynı konu tamamıyla farklı bir şekilde "Dünün Varlığı Bugünde"nin ikinci kısmında işlenmekte, genişletilmekte, ona tarihi bir perspektif ilave etmektedir. Ve nihayet "Kâbus"ta insanları ülkeyi terk etmeye iten başlıca nedenlerden biri, hepimizin bildiği 6 – 7 Eylül olayları masaya yatırılmaktadır. Ben olayları tüm çarpıcılığıyla verebilmek için küçük bir çocuğu öykünün kahramanı yaptım. O masumdur, fal taşı gibi açılmış gözleriyle gördüklerini tüm çıplaklığıyla anlatmaktan başka bir şey yapamaz, onları değerlendiremez, Değerlendirmeyi onun anneannesi üstlenir, sessizce, davranışıyla, hastalığıyla, ölümüyle.
Söylediklerimden de anlaşılacağı gibi köklerden kopmanın, kökleri kaybetmenin ve nihayet kendi toprakları üzerinde vatanına yabancılaşmanın çeşitli aşamaları anlatılmaktadır öykülerimin bazılarında. Bu bilhassa "Köy"de belirgindir, onun kahramanının "tarihin karanlıklarında" kaybolmuş, köy denen yerle ilgili her hangi bir anısı bile yoktur. Öykünün sonunda belli olduğu gibi, o var olmayan anıları ve köyü ancak fotoğraflar sayesinde yaratmaktadır, yaratabilmektedir.
İşte altını çizdiğim yabancılaşma, sadece benim hakkında yazdığım toplumun sorunu değildir. Modernitenin beraberinde getirdiği kapsamlı bir sorundur. Bunu söylemekteki maksadım bu kopuşu yaşayanların dramını küçümsemek için değil, sadece sorunun boyutunu hatırlamak içindir.
Çoğu zaman portresini çizmeye çalıştığım gelişmeyi "Anadolu'nun solan renkleri" veya "kültürel mozaik yok olurken" gibi söylemlerle tanımlamaya çalışırız. Ben "çok kültürlülük yok olurken" demeyi daha uygun görüyorum. Bence çok kültürlülük bir ülkenin temel zenginliklerinden biridir, bilhassa bu coğrafya için. Örneğin Türkler ve Ermeniler gibi yaklaşık bin yıl yan yana yaşamış iki halktan herhangi birinin marjinalleşmesi ve sonuçta silinip gitmesi ekonomiden kültüre kadar uzanan bir kayıplar zincirini getirir beraberinde. Yanlış anlaşılmamak için hemen ilave edeyim kaybolmakta veya zaten kaybolmuş olan diğer kültürler ve gruplar için de geçerlidir söylediğim.
Hal böyle iken çoğunluk toplumunun tutumu nedir acaba? Beyoğlu nostaljisi denen şeyin ne olduğunu hepimiz biliyoruz, Yapı Kredi'nin geçen yıl gerçekleştirdiği Beyoğlu etkinliği hâlâ belleklerdedir sanırım. Ben nostaljinin de ötesinde bir şeyin geeksinimine inanıyorum. Nostalji bir duygudur, gelir ve gider. Benim düşlediğim ise kalıcıdır, uğraş ister.
Eğer çok kültürlülüğü bir zaaf olarak değil de bir güç olarak algılıyorsak, bu uğraş için dökülecek terlere ve gerekli çalışmalara değer diyorum. Ama eğer yekpareliği, kültürel fakirliği tercih ediyorsak bana susmaktan başka yapacak bir şey kalmaz.
Öykülerimden bazılarında söylemek, anlatmak istediğimi bir tarihçi veya sosyolog bir cümle, bir istatistik ile ifade edebilir, fakat kalplere hiçbir zaman hitap edemez o. Ve nihayet "Kabus"un genç kahramanı gibi asla ve asla "Konuş, Halil Bey, Konuş" diyemez. Biz üçüncü taraflarla birbirimiz hakkında çok konuştuk, ama birbirimizle konuşmanın vakti geldi ve geçiyor bile, onun için öyleyse "Konuş, Halil Bey, Sen de Konuş" ben hazırım.

 

SORULAR
Öykülerinizde "geçmişle hesaplaşma" temasının derinlemesine işlendiği görülüyor, yaşamını Almanya'da sürdüren ama aynı zamanda bu ülkenin de vatandaşı bir insan olarak, Türkiye'yi nasıl görüyorsunuz?
Kendi tarihlerinde de birçok trajik olay bulunan Almanlar tarihle hesaplaşmayı daha faydalı bulmuşlar sanırım. Senelerdir bu hesaplaşmayı yapıyorlar. Buralardan giden biri için belki de Almanya'nın en çarpıcı yönü budur. Almanlar neden bu kadar hevesli geçmişte yaptıkları hataları yargılamak konusunda? Çünkü, eğer bu yargılama layıkıyla yapılmazsa, insanlar bir gün yaşananları unutup aynı şeyleri tekrarlayabilirler diye bir düşünce var. Bu temelde doğru bir yaklaşım kanımca. Almanya'yla Türkiye'nin en önemli farklılığı bence bu. Tarihle hesaplaşan insan kazançlı çıkar diyorum ben.
Türkiye'de Avrupa Birliği'yle ilgili müzakerelerle birlikte ağır aksak da olsa yürüyen bir demokratikleşme süreci yaşandığını düşünüyor musunuz?
Türkiye'de yaşanan süreç epey ilginç. Türkiye'nin AB'ye katılması an meselesi ve bu sorun çerçevesinde de bazı değişikliklerin yapılması gerektiği aşikâr. Kopenhag Kriterleri yahut Ulusal Program gibi çeşitli ölçüleri var bunun. Bu konuda atılacak adımlarda iki temel neden görüyorum ben. Bunlardan biri, pragmatik yani içten içe istemeden, ama gerekli olduğu iin atılması gereken adımlar buna oportünizm de denebilir bir yerde. Bir de, gerçekten iyileştirme yapılmak istendiği için atılacak adımlar söz konusu. Bu ikincisini maalesef henüz göremiyorum. Şu anda gördüğüm, AB'e girişte bazı sorunlardan kurtulmanın gerekliliğine inanarak birtakım adımların atıldığı.
Varlık Vergisi hakkında bir soru sormak istiyorum. Bu uygulamadan mustarip olanlar neden daha çok azınlıklar oldular? Gerçekten zengin olanlar onlar olduğu için mi, yoksa bir adaletsizlik mi söz konusuydu?
Tarihte adalet diye bir şey yoktur. Adaletin olması çok istenir, olması gerektiğine inanılır ama o kadar… Tarih, kazananların yazdığı bir tarihtir ve kaybedenler hiçbir zaman tarih yazamamıştır. Bunu sadece yaşadığımız coğrafya için söylemiyorum. Roma tarihini Romalılar yazmıştır. Sonuçta, tarihte adalete inanmak ya da aramak biraz saflık olur gibime geliyor. Varlık Vergisi'nden de zarar görenler, Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar olmuştur…
Peki bu topluluklar zenginliklerine bağlı olarak vergilendiklerine göre, bu zenginliğin kaynağı neydi? Ticaretle uğraşanlar neden hep gayrimüslimlerdi?
Osmanlı Devleti'nde sıkı bir iş tazmini vardı. Müslümanların ticaretle uğraşması pek makbul bir şey değildi. Genelde Müslüman halk askerlik işiyle uğraşırdı. Askerliğin onlar için birtakım maddi avantajları vardı ve bu onlar için çok daha ilginçti ticarete göre. Para işleriyle uğraşmak aşağı bir iş olarak görülüyordu ve bu yüzden daha çok gayrimüslimlere bırakılmış gibiydi. Bu durum yüzyıllarca sürmüştür. Nitekim ancak 19. yüzyılın sonunda, ta Abdülhamit zamanında bir Müslüman burjuvazi yaratmak fikri doğmuştur. O zaman Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin yanı sıra bir Müslüman burjuvazi geliştirilmesi programı ortaya konmuş ve bu program hayata geçirilmiştir. Ama sonuçta "gayrimüslimler zengindir" gibi bir genelleme yapmak, daha işin başında yanlış bir düşünsel yol izlendiğini gösterir.
6 – 7 Eylül ve benzeri olaylar nispeten daha fazla konuşulabilir oldu son yıllarda oysa bizim neslin azınlık tarihi henüz yazılmadı, 1972 doğumluyum ben… "Kâbus" adlı öykünüz bana onu hatırlattı. Ankara'da yaşıyorduk Orly Havaalanının bombalandığı günlerde evlerimiz basılıyordu. Gece vakti polis durduk yerde evlerimizi basıyordu. Hiçbirimizin ne sağla ne solla hiçbir bağlantısı yoktu. Ermeni'ydik sadece. Böyle şeyler oluyordu, ben 6 – 7 yaşlarımdaydım veya biraz daha geç. Düşünüyorum da, edebiyat bunu nasıl gündeme getirebilir acaba? Türkiye'de zaten edebiyat çok kıyıda köşede kalmış, popülerleşememiş. Edebiyatla bunları nasıl anlatabiliriz?
Herhangi bir şeyin edebi değeri olabilmesi için iyi yazılmış olması gerek. İlla bu olaylar olmuş ne yapıp edip bu olayları edebiyata geçirelim diye bir fikirle yola çıkarken iyi yazmayı da unutmamak gerekir. Eğer yapamıyorsanız, edebiyatla meseleyi iyi aktaramıyorsanız, sosyal bilimlerde derdinizi anlatmanın yolunu aramalısınız.
Bütün bunlar edebiyata nasıl geçirilir? Edebiyatta önemli olan yetenektir, beceridir. Başarısız bir edebi eser kimseyi ilgilendirmez sanırım. İki seçenek var, ya bir tarihçi veya sosyal bilimci bakış açısıyla bu işe yaklaşacaksınız yahut da bir yazar, eli kalem tutan birini bulacaksınız ki bunları öyküye çevirebilesin.
Bazı kimseler tarihi olayları "Aman onu edebiyat içinde eriterek verelim…" diye düşünürler ama işin altından çıkamazlar. Çünkü konu çok "yüklü" bir konudur. Ve ortaya çıkan metin yarı dokümanter bir karakter taşır, edebiyat hiç olmaz.
Bu konulardaki gerçek bilgiye ulaşmak için tek kaynak sözlü tarih çalışmaları yapmak mı? Günümüzde, kendi deneyimlerimden biliyorum, bu tür "nazik" konuları insanlara sormak çok zor. Ben Ermeni, Rum ya da Musevi değilim, Müslüman'ım. Ermeni dostlarıma siyasi ya da tarihle ilgili bir soru sorduğumda benim samimiyetimden biraz şüphe duyuyorlar gibi hissediyorum. Bu yüzden sözlü tarih çalışması yapmak benim için biraz zor oldu. Gerçek bilgilere ulaşmak konusunda epey zorlandım. Siz ne önerirsiniz bu konuda?
Alman – Ermeni Cemiyeti olarak düzenlediğimiz bir konferansın başlığı şuydu: "Tarihin Ağır Yükü – Bir Türk – Ermeni Diyalogu Deneyi". Eğer samimiyetinizden şüphe ediliyorsa, siz de "tarihin ağır yükü" altındasınız demek ki. Maalesef yalnız siz değil, hepimiz tarihin ağır yükünün altındayız.
Diğer kaynaklarla, araştırdığınız döneme ait gazetelerle, o döneme dair yerli ve yabancı kitaplarla ne kadar çok temas ederseniz, gerçeklere ulaşma şansınız da o kadar artacaktır diye düşünüyorum.
Sunuş konuşmanızda "Biz hep sorunlarımızı üçüncü şahıslara anlattık, birbirimizle hiç diyaloga girmedik." Dediğinizde ben Halil Bey'i diyalog arayan Halil Bey olarak değerlendirmiştim. Hikâyeyi okuduğumuzda taraf olan bir Halil Bey çıktı karşımıza. Halil Bey'i köşeye sıkıştırmaya yönelik bir "Konuş Halil Bey Konuş" yaklaşımı söz konusu oldu. Oysa Haliller arasında bir fark var. Öyküde anlattığınız Halil Bey'le konuşmaya çalışırsanız, suçlu olan Halil Bey'i bu şekilde köşeye sıkıştırmaya çalışırsanız, Halil Bey bir süre sonra tepkisel bir şekilde karşınıza çıkıp: "İşte size 6 – 7 Eylül olaylarını yaptık ama siz de şunu yapmıştınız, bunu yapmıştınız!" diyecektir. Bu şekildeki bir diyalog da ne yazık ki iki toplum arasında kurulması söz konusu olan köprülerin tamamen atılması anlamına gelecektir.
Öyküdeki Halil Bey masum olmayan bir Halil Bey ve çocuğun sorusu tamamıyla ona yöneltilmiş bir soru. "Sen ne yapıyordun gecenin o saatinde orada?" Tabii ne yaptığını çocuk da biliyor aslında ama yine de soruyor. Halil Bey bir simge burada. Sunuş konuşmamda sözünü ettiğim, çağrıda bulunduğum Halil Bey tabii ki diyalog taraftarı. Fakat şunu da biliyorum ben: Diyalog taraftarı insanlar arasında da zaman zaman olabiliyor "Siz şunu yaptınız, bunu yaptınız…" tarzı konuşmalar. Bu yüzden diyalog taraftarı olmayan insanlarla da çok konuşmak istiyorum, çünkü çoğunluk onlar.
"Tarihsel bir hesaplaşma" gerektiğini söylediniz. Tük toplumunun kendisiyle hesaplaşması gerektiğini ifade ettiniz. Bu tarihsel hesaplaşmanın Türkiye'deki sonuçlarının ne olabileceğini aşağı yukarı tahmin ediyorum. Benim merak ettiğim, bu hesaplaşmanın uluslar arası sonuçlarının ne olacağı?
Buna hesaplaşma yerine diyalog diyelim isterseniz. Gerçekleri kabul etmek, gerçekler üzerinde açık konuşabilmek, benim istediğim yalnızca bu… Tarihte yaşananların travmatik bir yönü var özellikle Ermeniler'de 1915 olayları üzerinde konuşamamanın getirdiği bir stres var. Ben Türkiye'de yaşarken samimi arkadaşlarım daha çok Türklerdi. Ama hiçbir zaman bu konuyu açmak istememişimdir. Bu korkunç bir stres. Ben 1915'te yoktum, babam vardı, annem de henüz yoktu yani ikinci, üçüncü nesil olarak ben bu konu hakkında açık açık konuşamıyordum. Bu korkunç bir stres. Biraz önce Almanya'yla Türkiye'nin farkı üzerinde konuştuk. Almanya'da bunu açık açık konuşabilirsiniz. Herhangi bir Alman'la konuşabilirsiniz. Kimse kalkıp size Almanlara hakaret ediyorsunuz demez. Olabilir, bir Neo – Nazi'yle konuşursanız, onlar da tam aksini söyleyeceklerdir. Yahudi propagandası diyeceklerdir… Fakat hiç olmazsa konuşabilirsiniz.
Siz meselenin uluslararası boyutunu sordunuz. 1991'den beri Türkiye'nin Ermenistan Cumhuriyeti diye bir komşusu var. Onsan önce Sovyetler Birliği idi. Bütün diplomatik ilişkiler Ankara – Moskova üzerinden yürütülüyordu. Artık bir Ankara – Erivan kanalı oluşabilir, fakat oluşamıyor. Bunun bir sürü nedeni var. Bunlardan biri Dağlık Karabağ sorunu diğeri de1915 olgusu… Hiç olmazsa bunun üzerinde konuşabilsek, iki ülke arasında bir yumuşamanın başlaması kaçınılmaz olacaktır. En basit bir örneğini vereyim bugün Türkiye ile Ermenistan arasındaki direkt ticaret yapılamıyor, çünkü sınırlar kapalı. Türk – Ermeni İşadamları Konseyi'nin eş başkanı Kaan Soyak bir Türk. Adamcağız kocaman bir potansiyelden bahsetti iki ülke arasında var olan, fakat kullanılamayan. Eğer Ermenistan savunma alanında daha çok Rusya'ya güveniyorsa, bunun nedenlerinden biri de tarihin henüz açıklığa kavuşmamış olmasıdır. Açıklığa kavuşmayan tarih hiçbir zaman emniyet telkin etmez. Ermenistan Türkiye'yle kıyaslandığı zaman askeri bakımdan bir cücedir. Böyle bir halde emniyet ve karşılıklı güvenlik çok önemli öğelerdir haliyle…
Vaktimiz doldu sanırım. Bu güzel sohbet için herkese çok teşekkür ediyorum.