Yazar Oşin Çilingir
Başlık Bir Öykü Ustası: Rafi Kebabcıyan!
Yayın Agos Gazetesi
Tarih 24.11.2000

Raffi Kebabcıyan, kırık bir aşk öyküsüyle başladığı 'Konuş Halil Bey, Konuş' adlı anlatı dizisini uzun bir öyküyle noktalarken hemen belirtmeliyim ki görkemli bir ürünün eşiğinden dönmüş. Yürek burkan hüzünlü aşk öyküsünün adı 'Günbatımı', eşikten dönen öykünün adı ise 'Dünün Varlığı Bugünde'.

'Günbatımı', hüzünlü bir sevda öyküsü. Almanya'daki Keğam'la Yeşiköylü Zabel'in İkinci Dünya Savaşı yıllarında başlayan mektuplaşmaları Keğam'ın aşkına sadakatsizliğiyle sonsuza dek kesilir. Zabel, giderek sönümlenen bir umutla uzun yıllar karşılık bulmayan, saf bir sevdayı yaşar ve o sevdayla yaşlanır.
'Günbatımı', ince bir duyarlılığın ürünü olmasının yanı sıra yapısının özgünlüğüyle de ilginç bir öykü. Mektuplara dayalı öyküleme 'terkedilmişliği' yansıtmada olağanüstü etkili olmuş. Öyküde öz-biçim uyumu ve dengesi ustaca kurulmuş. Zabel'in mektupların arasına giren 'hitapsız anlatı'ları ise ana temayı güçlendirirken öyküyü de tam bir 'hüzün güzellemesi'ne dönüştürmüş.
'Dünün Varlığı Bugünde' adlı öyküde Kebabcıyan gerçekten de estetiğin doruğundan dönmüş. Usta işi bir öykü olacakken henüz nedenini anlayamadığım bir nedenle anlatıyı gereksiz uzatmış biten, bitmesi gereken öyküye ikinci bir öykü katmış. Öyküdeki bu 'eklektik yapı' belli belirsiz değil enikonu belirgin.
Öyküyü 'bir yer'e (ikinci öykünün eklendiği yer) kadar bir solukta okudum. O yer, Ömür'de yenen toplu yemeğin noktalandığı yerdir. Öykü, mekân olarak başladığı yerde noktalansaydı, yani salt Ömür'de yenen yemeğin betimlendiği bölümle sınırlı kalsaydı Kebabcıyan'ın başyapıtı olurdu. Gerçekten de yemeğin sonlanmasıyla öykü gerek öz gerekse öyküleme tekniği bakımından tümüyle başkalaşıyor, bir 'nostaljik kent monografisi' üslubuna, anıya dönüşüyor.
Kebabcıyan, bu öyküsüyle 1960'lı yılların başlarından (1950'li yıllar da olabilir, çünkü yazar Ömür'ün çevresini boş alan olarak betimliyor.) toplumsal bir kesit sunuyor. Ermeni zengin sınıfının (burjuvazi denebilir mi?) bu kesitteki yerine, yaşam biçimine, ahlaki değerlerine, bireyleri arasındaki ilişkilerine tanıklık ediyor. Bu tanıklığı 'içeriden', çok ilginç bir öyküleme tekniğiyle yapıyor.
Yazar elindeki kamerasıyla yemek masasında geziniyor önce uzak plandan masadakileri topluca kadrajına alıyor, ardından da yakın plana geçiyor, tek tek kişilere yöneliyor, portreler sunuyor jestleri, mimikleri, kaçamakları, üstten bakmaları, burun kıvırmaları, kıskanç bakışları, sahte gülümseyişleri yakalıyor bazen de masadaki mezelere, yarılanmış içki bardaklarına, ağza götürülen biber dolmasına, rujlanmış peçeteye, parıldayan broşa kısaca ayrıntılar zum yapıyor tabak-çanak, çatal-bıçak seslerini, gülümseyişleri, kahkahaları, imalı sözleri, buyurgan konuşmaları, ağız şapırtılarını, kaçırılan geğirmeleri kaydediyor, kısaca bir burjuva toplu yemeğinden gerçekçi manzaralar betimliyor. Üstelik bu betimlemeyi 'ıçeriden biri' olarak yapıyor. Bunu 'ikinci tekil şahıs' anlatımına. başvurmasından anlıyoruz. Yazar, edebiyatta çok ender başvurulan bu anlatım türünü kullanmakla hem kendi içinde tutarlı (namuslu) kalmış hem de oldukça başarılı olmuş. Ömür'deki yemeği tıpkı bir sinemacı gibi nesnel anlatan Kebabcıyan'ın otobiyografik gerçekliği olduğunu sandığım bu öyküde kendisiyle ilgili bölümlerde 'ikinci tekil şahıs' anlatıma geçmesi gerçekten de övgüye değerdir.
Bana göre Kebabcıyan'ın 'usta işi' öyküsü 'Ziyaret'tir. Teması, olay örgüsü, dramatik yapısı ve karakterlerinin güçlü gerçeklik hissi uyandıran ruhsal haritaları, kısaca bir öyküyü öykü yapan tüm öğeler bakımından 'dört-dörtlük' bir yaratı! İnce bir duyarlılığın 'İçten teğetlendiği öykü, Garo'yla Anuş'un platonik aşkını anlatıyor. Yaşanmamış ve yaşanmadığı için yüreklerde bir 'sevda tortusu' oluşturmuş bir sevda, yıllar sonraki bir ziyarette dahi dışa vurulamıyor, yine 'iç'te kalıyor. Yine 'ikinci tekil şahıs' bir anlatım ve yine devingen, sürekli değişen bakış açısı. Öykü nasıl başlamışsa öyle, yüreklerden sızan ince bir. hüzünle noktalanıyor. Ziyaretle başlayan öykü ziyaretin sona erişiyle bitiyor.
'Yolda' adlı öyküsünde 'yol metaforu'na başvurarak tipik bir 'içe yolculuk' öyküsü yaratan Kebabcıyan, toplumsal çalkantıların ve kanlı iç çatışmaların yaşandığı 1970'li yılların Türkiye'sine ve Bakırköy'üne tanıklık ediyor, kendini sorguluyor. Yer yer gerçeküstücü bir anlatıma yönelen yazar, Bakırköy'ün cadde ve sokaklarında 'ben'ini arıyor, bu mekânlardan sabırlı ve suskun insan manzaraları betimliyor. Öyküdeki 'iriyarı çocuğun' yazarın kendisi olduğunu sanıyorum.
Kebabcıyan'ın gerçeküstücü anlatımı denediği bir" diğer öyküsü 'Köy' dür. Bu öykünün en ilginç özelliği, 'zaman dizimi'ne dair cesur deneyiştir. Bu deneyişiyle yazar 'zamanı yekpareleştirme'yi amaçlar gibidir. Nitekim öyküde bütün zaman kipleri tek bir kipe dönüşmüş dün, bugün ve gelecek tek bir zamana indirgenmiş. Aslında 'Köy'de bir 'içe' yolculuk' öyküsü: Tarihe, 1915'e ve trajedinin yaşandığı mekânlara... Asıl ilginci yazarın yine kendi 'ben'ini sorgulayışı, tarihe ve trajediye duyduğu yabancılaşmayı aşma arayışı...
'Resmigeçit', Ermeni cemaatinin cenaze ritüelinden damıtılmış bir kara mizah. Ölümü felsefi derinliğinden soyutlayan ve bu nedenle de onu tek boyutlu bir duyguyla, salt korkuyla algılayan toplum doğal olarak cenaze ritüelini de 'şeyleştirmek'te, onu tam bir gösteriye dönüştürmektedir. Kebabcıyan, bu gerçeği cenaze törenini öykünün kahramanlarına video kayıttan izleterek yansıtmış. (Aynı gerçeği 'Babam Aşkale'ye Gitmedi'de Zaven Biberyan da yansıtmıştı)
'Eylül Başı'nda bacak ağrıları çeken Mösyö Vartan'ın tanıklığında Yeşilköy... Hızla değişip dönüşen sosyal statü, yeni yaşam biçimleri, kaybolan manevi değerler, eski ahşap konutların yıkılarak yerlerine kişiliksiz apartmanların yükselişi...
Bir çocuğun tanıklığıyla 6–7 Eylül vahşeti ve yağmasının anlatıldığı 'Kâbus', kör bir sokak satıcısıyla bir çocuğun ilişkisinin Sait Faik sıcaklığıyla anlatıldığı 'Makara', yine bir çocuğun tanıklığında Yeşilköy'den insan ve mekân manzaralarının betimlendiği 'Yaz' ve bir öyküden çok bir gezi anlatısı olan 'Erciyes' diğer öyküleri oluşturuyor
Raffi Kebabcıyan'ın Türkçesi en az Ermenicesi kadar güçlü. Aynı öyküyü çeviri yapmadan iki dilde yazmak, yalnızca ustalık değil, aynı zamanda her iki dilde eş-duyarlılık gerektirir.
Raffi Kebabcıyan'ın yüreği evrensel!