Yazar Osman Köker
Başlık Diyarbakırlı Bir Ermeni'nin Öyküsü
Yayın Yazın Dergisi
Tarih 01.09.1995

Son yıllarda genel olarak azınlıklarla, özel olarak da Ermenilerle ilgili kitaplarda bir patlama yaşıyoruz galiba. Sadece 1915'teki katliamı anlatan araştırma kitapları değil söz konusu olan romanlar, öyküler, anılar da birbiri peşi sıra yayınlanıyor. Yves Ternon'un Ermeni Tabusu (Belge Yayınları), Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (İletişim Yayınları), Gora Sasuni'nin Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri (Med Yayınları), M. Kalman'ın Batı Ermenistan ve Jenosit (Zel Yayıncılık), Ahmet Refik'in İki Kıtal (Kebikeç Yayınları) ve Vahakn N. Dadrian'ın Jenosid (Belge Yayınları) adlı tarihi araştırma kitaplarının yanı sıra ikinci tür içinde sayılabilecekler arasında aklıma ilk gelenler, Mıgırdiç Armen'in Hegnar Çeşmesi (Belge Yayınları), Hagop Mıntzuri'nin İstanbul Anıları (Tarih Vakfı Yurt Yayınları), Hraçya Koçar'ın Özlem (Zel Yayıncılık), Mıgırdiç Margosyan'ın Gâvur Mahallesi (Aras Yayınları–2. Baskı yaptı) ve Söyle Margos Nerelisen? (Aras Yayınları). 

Azınlık kitaplarındaki bu yükselişin bir nedenini, Kürtlerin verdiği mücadelenin etkisiyle Türkiye'deki farklı etnik kökenden insanların kendi kimliklerini aramaya yönelmesi olarak görüyorum. Aynı dönemde Lazlar, Çerkezler, Gürcüler, Abhazlar, Çeçenler de dernek / vakıf kurma, periyodik yayın çıkarma çabalarına girişiyorlar ve kitapçıların vitrinleri Süryaniler, Lazlar, Gürcüler, Abhazlar, Rumlar, Çerkezler, Çeçenler, Yezidiler, Asuriler, Araplar, Çingeneler, Yahudiler, Keldaniler üzerine araştırma kitaplarıyla doluyor. İkinci bir neden olarak da, son yıllarda özellikle gayrimüslim azınlıklara yönelik baskılarda, hatta fiili saldırılarda bir artış olması on yılı aşkın bir süredir devam eden savaşta kitle desteğini tutmak isteyen devletin en azgın Türk milliyetçiliğini körüklemesi ve herkese TMS (Türk-Müslüman-Sünni) damgasını vurma çabasından bahsedilebilir. Bütün bunlara tepki olarak, demokrat çevrelerde farklı kimliklerin varlığını önemseme, hesaba katma tavrı gelişiyor ki bu, azınlıklar üzerine araştırmaların ve yayınlara ilginin artmasına da yol açıyor.
Aslında özellikle Ermeniler açısından bakıldığında, "azınlık edebiyatı"nın hiçbir zaman ölmediği söylenebilir. Sadece -şimdi bağımsız olan- Sovyet Ermenistan'ı ve diasporada değil, Türkiye'de de kendi dillerinde yayına devam ediyorlardı. İstanbul'da günlük olarak yayınlanan Nor Marmara ve Jamanak adlı iki Ermenice gazete, edebiyat ürünlerine de yer veriyor. Mıgırdiç Margosyan'ın Gâvur Mahallesi de zaten Marmara'da yayımlanan öykülerin derlenerek Türkçe'ye çevrilmesinden, daha doğrusu Türkçe olarak yeniden yazılmasından oluşuyor.
Öyleyse Ermeni kitaplarındaki artıştan söz ederken bunu, "Türkçe olarak yayınlanan kitaplardaki artış" şeklinde düzeltmek de gerekebilir. Türkçe ürün vermeye yönelişin nedeninin ikili olduğunu sanıyorum. Azınlıklara yönelik baskının bu boyutlara ulaşması karşısında artık klasik bir azınlık tavrıyla kendi kabuğuna çekilmenin yerine Türklerle, Türklerin demokratik çevresiyle daha fazla ilişki kurma isteğinin gelişmesidir.
Mıgırdiç Margosyan da bir sohbetimizde, Ermeni yazarlarının kitaplarının son yıllarda Türkçe olarak yayımlanmaya başlamasını, başka insanlara ulaşabilmek ve onların Ermenileri anlaması bakımından önemsediğini belirtmiş ve "Kabahat belki bizdeydi. Şimdiye dek hep kabuğumuzun içinde kaldık. Bu kabuğu şimdi kırmaya çalışıyoruz" demişti.
İkinci bir neden olarak bence, Türkiye'de yaşayan Ermenilerin, özellikle genç kuşağının artık Ermenice okuma alışkanlığını yitirmiş olmalarından bahsedebiliriz ki, bunu Ermenice günlük gazetelerin tirajlarındaki düşüşte de görebiliriz.
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi bünyesinde oluşturduğumuz Azınlık Hakları İzleme Komisyonu olarak her ay bir konukla söyleşi yapıyoruz. Nisan ayındaki konuğumuz bir Ermeni aydını olsun, doğrudan konu yapamasak bile Nisan 1915'te başlayan katliama bir gönderme yapalım diye düşündük. Margosyan'ı Gâvur Mahallesi adlı kitabından tanıyorduk. Azınlıkların bu tür toplantılara katılmaktaki çekingenliğini önceden bildiğimiz için çekinerek başvurduğumuzda bizi de cesaretlendirecek bir "Tabii, sevinirim" yanıtı aldık. Ön görüşmelerimizde ikinci kitabı "Söyle Margos Nerelisen?"in de toplantı gününe kadar yetişebileceğini öğrendik. Tesadüf bu ya, kitap tam da Margosyan söyleşiye başlayacağı saatlerde baskısı tamamlanarak toplantı salonuna geldi ve bizim elimize yazarından önce geçti.
1938 yılında Diyarbakır'ın Hançepek Mahallesi'nde (Gâvur Mahallesi) doğan Margosyan, ortaokulu Diyarbakır'da bitirmiş ve 15 yaşındayken babası Sarkis Margos, nam-ı diğer Dişçi Ali tarafından "lisanını öğren", "oku da adam ol" diye İstanbul'a gönderilmiş. Getronagan Lisesi'nden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü bitiren Margosyan, 1966–72 yılları arasında Üsküdar Surp Haç Tıbrevank Lisesi'nde felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyatı öğretmenliği ve okul müdürlüğü yapmış. Edebi çalışmalarını Marmara gazetesi kanalıyla okuyucuya ulaştıran yazar, Ermeni "taşra edebiyatı" ekolünün yaşayan son temsilcisi olarak biliniyor ve "İstanbul Anıları"ndan tanıdığımız ve yakında Armıdan anılarının da yayımlanacağını öğrendiğimiz Hagop Mıntzuri'nin genç çağdaşı olarak da adlandırılıyor.
Margosyan, Ermenice yazan yazarlara verilen Paris'teki Eliz Kavukçuyan Vakfı Edebiyat Ödülü'nü 1988 yılında kazanmış. Ödüle değer görülen öykülerinden üçünün Türkçe çevirisinin de yer aldığı "Söyle Margos Nerelisen?"in bir özelliği de, içindeki öykülerin bir bölümünün Ermeniceden çeviri olmayıp, doğrudan doğruya Türkçe yazılmış olması. Kitabı yayımlayan Aras Yayınları, Önsöz'de buna "Margosyan'ın salt Ermenice edebiyat içinde değil, aynı zamanda Türkçe edebiyat içinde de değerlendirilmesi gerekir" ifadesiyle dikkat çekiyor.
Margosyan ilk öykü kitabı "Gâvur Mahallesi" gibi, yeni kitabı "Söyle Margos Nerelisen?"de de yine Diyarbakır'daki Ermenileri anlatıyor. Sadece Ermeniler de değil 1940'lı yılların Diyarbakır'ı gökkuşağı kadar renkli bir yapı oluşturuyor. Ve Margosyan dönemin Diyarbakır'ındaki farklı etnik / dinsel grupları ve bunların birbirlerine bakışlarını "Söyle Margos Nerelisen?"de yer alan delilerle ilgili bir öyküde şöyle aktarıyor:
"'Cehü' Yahudilere Kürtçe'de verilen addı. Biz Hıristiyanlar ise Yahudilere 'Moşe' diyorduk. Hıristiyanların hepsi toptan gâvur veya 'Fılle' oldukları halde, kendi içlerinde Ermeni, Süryani, Keldani, Pırot'tular. Ermeniler ise Süryanilere Asori' derlerdi. Müslümanların tüm Hıristiyanlara toptan gâvur demelerine karşılık, Hıristiyanlar da tüm Müslümanlara toptan 'Dacik' diyorlardı. Ama tüm bunların dışında gerçek olan şu ki, deliler bir safta, geriye kalan diğerleri, yani Dacikler, Gâvurlar, Haçolar, Kızılbaşlar, Yezidiler, Ermeniler, Türkler, Kertler, Keldaniler, Süryaniler, Asoriler, Pırotlar, Fılleler, Moşeler, Cehüler, Dürzîler hep beraber diğer saftaydık."
Sohbetimiz sırasında Diyarbakır'da azınlıklardan ne kaldığını sorduğumuzda Margosyan şöyle bir tablo çizdi:
"Diyarbakır'da Yahudi Mahallesi diye bir mahalle vardı. Şimdi Kore Mahallesi olmuş. Moşe dediğimiz bu insanlar 1950'lerde çekip İsrail'e gittiler. Bir tek deli kadın kaldı. Ferho diye bir kadın. O gitmek istemedi mi, götürülmedi mi, bilmiyorum. Ferho bütün deliliğine rağmen, ismini Selma'ya değiştirdi, biraz daha rahat etti."
Ermenilerden ise geriye ne kaldığını pek bilmiyor. Onu daha sonra Diyarbakırlı bir gazeteci dostumuza sorduk. Margosyan'ın kitaplarında bahsettiği kiliselerden sadece biri, yarı yıkık vaziyette duruyormuş. Kilisenin sağlam yerlerine Müslüman birkaç aile yerleşmiş ve Ermeni olarak da, sadece yaşlı -yarı deli- bir kadın varmış ortalıkta. O da kiliseye yerleşen yeni komşulardan aldığı yardımla yaşıyormuş.
Öyküleri nasıl yazdığını, "15 yaşına kadar yaşadığım Diyarbakır'da sadece aklımda kalan, benim üzerimde şu veya bu şekilde etkisi olan olayları bir fotoğraf çeker gibi yazmaya çalıştım. Biraz da yazarlık boyutuyla süsledim" şeklinde anlatıyor Margosyan.
Dillerin bu kadar iç içe geçtiği bir ortamda geçen öykülerde Ermenice deyimler, Türkçe deyimlerle, Kürtçe deyişler, "Moşelerin dili"yle karışıyor.
Margosyan yazarken hangi dilde düşündüğünü ise şöyle anlatıyor:
"Karşımda konuşturduğum kişiler gibi düşünüyorum, Anamla konuşurken onun konuştuğu Ermeniceyle düşünüyorum. Dayımla konuşurken onun konuştuğu Türkçeyle. Zaman zaman köyden gelen bir Kürtle konuşurken, başlıyorum Kürtçe düşünmeye. Babamla konuşurken iki türlü düşünüyorum. Bir Sarkis Margos olarak konuşuyorum. Evde Ermenice düşünüyorum. Bir de babamı dükkâna götürüyorum Dişçi Ali olarak alıyorum. Orada başlıyorum Türkçe düşünmeye."
Margosyan'ın ilk kitabı gibi ikincisinin de dizgisi, dizaynı, kapağı, kâğıt ve baskı kalitesi çok iyi. Yalnız montajda veya mücellitte yapılan bir hata olmalı, elime geçen 5–6 kitabın hepsinde de bazı sayfalar iki kez basılmıştı. Aynı sayfa numarasına iki kez rastlamak beni korkutur. Çünkü genellikle formalar karışmıştır ve bazı sayfalar iki kez konurken başkaları da hiç yoktur. Neyse ki, ilk kez "Söyle Margos Nerelisen?"lerde sayfa eksikliğine rastlamadım. Eğer sizin de aldığınız kitabın bazı sayfaları çiftse, o fazlalıkları düzgün bir şekilde keserek dostlarınıza yollayın. Margosyan'ın tek bir sayfasını okuyarak onun tadını alan, bütün kitabı edinip okumadan yapamayacaktır.