Yazar Lizi Behmoaras
Başlık Anlat Margos Nerelisen?
Yayın Şalom Gazetesi
Tarih 09.08.1995

Marmara Gazetesi'nde çıkan öykülerinde, bu öyküleri topladığı "Gâvurlar Mahallesi" (Eliz Kavukçuyan Vakfı Edebiyat Ödülü'nü kazandı bu eserle) ve yeni Çıkmış olan "Söyle Margos Nerelisen?" kitaplarında, hep "bizim oraları" anlatır. Hani Daciklerin, Gâvurların, Haçoların, Kızılbaşların, Yezidilerin, Süryanilerin, Asorilerin, Pirotların, Fıllelerin, Moşelerin (Yahudilere Hıristiyanlarca verilen addı Kürtler ise onlara cehü derdi) Dürzilerin bir arada, kâh kardeşçe, kâh bilinçaltlarına sinmiş önyargılardan kaynaklanan kavgalar ve küskünlüklerle yaşadıkları Anadolu'yu, din, dil, ırk ve kültür cümbüşü barındıran köşelerinden birini bir zamanların Diyarbakırını...  

Peki nasıl bir dille anlatır...
"Edebiyatçılara göre, Ermenilerin Kraganutyun Tcroganutyun dedikleri ve Türkçe'ye "köy edebiyatı" veya "taşra edebiyatı" olarak çevrilebilecek bir ekolün son temsilcisiyim" diyor Margosyan.
"Öykülerimi okulda öğrendiğim saf ve özenli Ermenice'yle fakat bu tarz ve tat içinde, önceleri Marmara Gazetesi'nde yayınladım. Sonra toplayıp bastırdım. "Gâvurlar Mahallesi" adlı kitabım böylece ortaya çıktı ve..."
Paris'te Ermeni yazarlara verilen önemli bir ödül kazanınca buradaki yayıncıların dikkatini çeker kitap. Türkçe'ye çevrilmesi istenir. O daha iyisini yapar, öyküleri yeniden yazar aynı tadı, aynı akıcılığı koruyarak ardından da, babasının kendisine sık sık yönelttiği (gururla yönelttiği) soruyu başlık olarak kullanarak ikinci kitabını basar. "Söyle Margos Nerelisen?"
Ama en iyisi baştan başlamak. "Diş işçisi ya da teknisyeni" Ske ile Hino'nun yedi çocuğunun en büyüğü Mıgırdiç'ın ilkokulda ilk kez farklılığının bilincine vardığı gündem.
"Öğrencilerin çoğunun adı Ahmet, Mehmet'ken benimkinin Mıgırdiç olması herkesi şaşırtmış biraz da güldürmüştü... Başta sıkıldım. Sonra baktım ki, tarih kitaplarındaki kâşifler, bilim adamları vs... hepsi benim gibi yabancı. Eh! O zaman ben de ilerde büyük adam olacağımdan hiç kuşku duymadım."
Sözlerinden anlaşıldığı gibi Mıgırdiç hırslıdır... Babası da kendisi kadar! Çok iyi bir "diş teknisyeni" olmasına rağmen diplomasızlık ona birçok kısıtlama getirir. O halde oğlu mutlaka okuyacak, diploma sahibi olacak, gerçek bir dişçi olarak insanların ağzını tedavi edecek... Bunun için yapılacak ilk iş papaz Der Arsen' den, Diyarbakır'ın öyle derme çatma, Türkçe ve Kürtçe'yle karışmış sözlü Ermenice'sinin yanı sıra İstanbul Ermenice'sini ve tabii bu dilde okuyup yazmayı öğrenmek. Yaz aylarında hem çıraklık yapar hem de rahiple günde bir-iki saat kültürünü genişletir.
Ateist olan Margosyan'ın eğitiminde ne gariptir ki din önemli bir rol oynar. 15 yaşında bir yeni yetmeyken Diyarbakır, Gâvurlar Mahallesi sarsılır. İstanbul'dan Ruhban okulundan bir rahip gelir okumaya yatkın çocukları alıp taa İstanbullara götürecek, okutacak, sonra da tabii rahip yapacak... İşin raconu bu!
Margosyan gider gitmesine ama bunu açık açık söylediği gibi "Rahip falan olmaya niyetli değildim. Bunca yoksulluk içinde adam gibi okumanın tek yoluydu." Üç yıl ruhban okulunda canla başla çalışır her sabah kiliseye gider, Cumartesi ve Pazar dâhil. Sonra...
"Sonra Getronagan Lisesi'nde sürdürdüm eğitimimi. 100 yıllık geçmişi olan bir lise ve orada, babam gibi dişçi ama aynı zamanda engin bir edebiyat bilgisine sahip hocam sayesinde edebiyatla tanıştım. Kompozisyonlarımı çok beğenir, bakın "Kürt" ne güzel yazdı! diye bütün sınıfa okurdu. Diyarbakır'dan geldiğim için lakabım Kürt'tü!"
Margosyan artık iyice yüreklenmiştir. Bundan böyle, hep, yazacak, hep Ermenice olsun Türkçe olsun yazıyla iç içe olacak... İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe bölümünde okurken, ufku genişler, olaylara geniş bir perspektiften bakmayı öğrenir. Hayatta hep bir mizah tadı yakalar ve bunu yazılarına aktarır. Bir ara Üsküdar Surp Haç Tıbrevank Lisesi'nde felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyat öğretmenliği yapar. Sonra öğretmenliği bırakır ve ticarete atılır. Ama edebiyatla aşk öyküsü halen süregelmektedir.
Ben Margosyan'dan okurlarım için biraz çocukluğundan, Diyarbakırdan, Gavurlar Mahallesi'nden söz etmesini istiyorum. Yani nostaljik takılmasını... Aile yapısı nasıldı oralarda örneğin? Yemek alışkanlığı, insanlar arasındaki ilişkiler... O da anlatıyor bölük pörçük (belli ki yazıyı konuşmaya yeğliyor fazla konuşmaktan haz etmez Anadolu insanı, kültürlüyse bile).
"Diyarbakır Ermenilerini diğer gruplardan farklı kılan, Hıristiyan dininin getirdiği töre ve adetlerdi. Örneğin bizim hanımlarımız sokakta çarşafla değil, eşarpla dolaşırdı... Yaşlılara müthiş saygı duyulurdu. Evin "Nene"si başköşede oturtulurdu ve kimse onun sözünden çıkmayı aklımın ucundan geçirmezdi."
Patriarkal aile düzeni egemen. Erkek çocuk 15–16 yaşında baş göz ediliyor ve taze gelini alıp baba evinde yaşamını sürdürüyor. Genellikle baba mesleğini de seçiyor. Böylece üç dört nesil bir arada yaşıyor üç dört nesil de aynı meslekte kök salıyor. Bu düzenin getirdiği bir üçüncü sonuç, erkek evladın tabii ki daha makbul oluşu...
"Düşünün ki, hem babaya destek oluyor hem de yaşlılığında bakıyor oysa kızın maddi manevi hiç bir katkısı yok. Sadece bir masraf kapısı! Ermenilerde ne başlık parası ne de drahoma söz konusu. Ama kızını evlendiren aile ona kendi imkânları dâhilinde bir parça bir şeyler armağan etmeyi gurur ve şeref meselesi yapıyor."
Yaa, öyle işte! Anadolu'nun potasında Hıristiyan, Müslüman, Yahudi adetleri harmanlanıyor. Yöreye özgü bir karışıklık çıkıyor ortaya. Örneğin yemek kültürü:
"Ekmek çok önemliydi. Ekmek yemeğe değil, yemek ekmeğe katık olurdu." Bütün yoksul yörelerde olduğu gibi.
Biraz acıklı bir konu.
"Bizde sözel gelenek pek yoktu... Çünkü anlatabilecek insan yoktu. "Olay"lardan dolayı bir nesil bir nesilden kopmuştu. O kopma neticesinde babadan oğla, anneden kıza geçmesi gereken zincirin bir halkası yok olmuştu. Bu destanlarda da hissedilirdi, müzikte de..."
Bir düğünde on tane Türk şarkısı söylenirse bir tane de Ermenice mırıldanırdı.
"Neşeli değildi o şarkılar... Müthiş bir kadercilikle yoğrulmuşlardı."
Arabesk yanı.
Din...
"Allah korkusu aşılanırdı.
Halil İbrahim'in bereketi evden eksik olmaması için dua edilirdi." Halil İbrahim yani Hay Abraham yani Abram... Bütün dinlerin peygamberi.
"Yahudilere Moşe derdik. Sur dibinde otururlar genellikle ticaretle uğraşırlardı. Akşam evlerine giderken Gâvurlar Mahallesi'nden geçmeyi pek sevmezlerdi analarımız bizleri, "Yahudiler sizi iğneli fıçıya atacak" diye korkutur, biz de bu korkunun verdiği hınçla onları karpuz çekirdeği yağmuruna tutardık ne acı değil mi, çocukların böyle saçma sapan hurafelerle korkutulması... Ve ilerde ne büyük düşmanlıklara yol açabilirdi! Yahudiler, 1948 yılında 10 gün içinde toparlanıp gittiler...
Anılarını sıralamayı sürdürüyor Margosyan...
"Bizin oralarda yazlar öyle sıcaktı ki geceleyin damda, "taht" denilen yerde yıldızların altında uyunurdu…"
Bu da bütün sıcak ülkelere has bir alışkanlık...
Acaba, diyorum kendi kendine, yerel kültürlerini yaşatmak isteyenler bunu yaparken evrenselliği yakalamayı daha mı iyi başarıyorlar?
Güneşten kavrulmuş toprak kokan, üstüne yumurta kırılmış fırından yeni çıkan lavaş ekmeği tadında, Diyarbakır'ın yanık türkülerinin tınısında "nice yeni öykülere" dilememek mümkün mü bu sempatik yazara.