Yazar Selçuk Erez
Başlık Söyle Margos Nerelisen?
Yayın Cumhuriyet Gazetesi
Tarih 02.07.1995

Mıgırdiç Margosyan'ı geçen yıl, Diyarbakır'ı anlatan güzel bir öykü kitabı yayımlandığında tanımıştım: "Gâvur Mahallesi" başlıklı bu kitap, baskı üstüne baskı yaparak en çok satanlar listesinin tepelerinde bir yere oturmuştu. Bu sene Margosyan'ın bir öykü kitabı daha basıldı: "Söyle Margos Nerelisen?" (Aras Yayınları / İst. 1995).

Bu kitaptaki öykülerden sadece ikisi önce Ermenice yayımlanmış diğerleri doğrudan doğruya Türkçe yazılmışlar. Ancak, Margosyan, bu iki önce Ermenice yazılmış öyküyü bile çevirmemiş olduğunu, Türk dilinde yeniden, yazdığını söyledi. 
Her şeyden önce iyi bir öykü yazarı Margosyan: Mesela, kitabın ilk öyküsü "pışt bemurad, pışt!" ta evin kedisini ustalıkla kullanarak kendi evini, annesini, küçüklüğünde gözlediği insan ilişkilerini güzelce yansıtabilmiş... Öyküde kediye" yani Mestan'a Türkçe seslenen evkadını, kedi laftan anlamayınca sırayla Kürtçeyi, sonra Zazacayı ve Ermeniceyi dener.
"Çocuğun adı ne olacağ?" adlı öyküde' Margosyan, aslında kendi adının nasıl konduğunu anlatır: Babası Sike, 1915 Ermeni tehcirinde kendi babasını yitirdiğinde küçük bir çocuktur. Büyüyüp evlendiğinde ilk doğan çocuğuna Mıgırdiç adını verir... Böyle davranarak babasını yeniden canlandırdığına, dünyaya geri getirdiğine inanmaktadır. Bu çocuk altı aylıkken ölür. Bir süre sonra eşi bir oğlan daha doğurur... Sike'ye "Oğlanın adını bu sefer de Mıgırdiç koymıyasan ha!" derler zira "Ölülerin adı uğursuzlığ gitiri!"
Sike etkilenmez:"Veğd olsın ki, yemin ederim ki yedi tane oğlan daha doğsa, bilsem ki yedisi de öleceğ, gene de rahmetli babamın adını koyacağam!" Allahtan bu Mıgırdiç ölmez, gün gelir oturur bu güzel öyküleri kaleme alır.
Kitaba adını veren "Söyle Margos Nerelisen?" de adeta bu öykünün devamı gibidir. Bu öyküde babası Margos'a çocukluğu boyunca sorar durur: "Söyle Margos Nerelisen?" Bu sorunun doğru cevabını da belletir çocuğa istenen cevap, "Heredanlı"dır. Heredan, Mıgırdiç Margosyan'ın babası Sike'nin babasının köyüdür. Mıgırdiç'in akrabalarının çoğu, Birinci Cihan Harbi'nin o kapkaranlık günlerinde sefalet, yokluk içinde, doğdukları topraklardan çok uzaklarda dağılıp, yok olup gitmişlerdir. "Sonra bu insanların bir kısmı, alın yazısı denilen o kargacık burgacık, o hangi dilde ve hangi harflerle yazıldığı belirsiz ama her alında bu güne kadar yazılı olduğu varsayılan kaderin cilvesiyle, zamanla birbirlerini bulmuşlar ama kaybettikleri ana, baba, kardeş, oğullardan öte, özlemi yüreklerinde hiç bitmeyen, çocukken ayrıldıkları toprakları, kendi doğdukları köyleri Heredan, anılarından hiç silinmemiş... Yüreklerinde daima kutsal bir tapınak, kutsal bir yuvaya dönüşmüştü…"
Bir öyküde Gâvur Mahallesi sakinlerinden biri, çocuğunun "diş buğdayı töreni"ni yapar... Şöyle bir bölümü var bu öykünün: "Tören tüm bacoların hep bir ağızdan yüksek sesle, sevinçle gülüşerek bağırdıkları "Ti li li, ti li liii" sesleriyle başladı. "Ti ii li, ti ii lii" bizim yörelerde, Ermeninin, Kürdün, Türkün, Süryaninin, Keldaninin, hasılı tüm toplumun sevinç çığlığıdır...
Öykülerde Diyarbakır'da kullanılan kelimeler bolca yer almış: Eğiş (mangal külü düzeltmeye yarayan demir alet), carut (kürek), lülüg (ateş körüklemeye yarayan demir boru) vb. Bu kelimeler Margos'un çocukluğunda gördüklerini, duyduklarını bize daha iyi taşımasına yarıyor.
Okudukça, beş-on öykü sonra Diyarbakır tükenince de Margos'un durmaması, öykücülüğünü sürdürmesi gerektiğini düşünüyorum. İstanbul'un eski Ermeni mahallelerinin bin bir anlatılmamış öyküsü Margosyan gibi birini bekliyor. Margos'un yazdıkları bana Mehmet Yaşın'ın Birikim Dergisi'nin Mart- Nisan 1995 sayısında yayımlanmış bir yazısında söylediklerini de anımsattı: "Türk kimliğiyle, Türk edebiyatı tarihiyle, Türk eleştirisinin kodlarıyla örtüşemeyen Türkçe yapıtlar yeni bir Türk edebiyatı çoğul dizgesine (polysystem) göre ele alınmalı" diyordu. Yazının bir yerinde de "Bugün neredeyse yok sayılan azınlık edebiyatının, özellikle Türkçe romanın doğuşunda başat bir rol oynadığını" hatırlatıyordu: "Ermenice harflerle, Ermenice bir isimle ve Türkçe yazılıp 1851'de İstanbul'da yayımlanan Hovsep Vartan Paşa'ya ait Akabi (Sevgi) Hikâyesi ile Avengelinos Misailidis'in Ermenice alfabeyle Türkçe yazılıp yine İstanbul'da 1872'de yayımladığı Türkçe romanı, "Seyreyle Dünyayı" bugün artık ilk Türk romanları olarak anılmaktadır."
Türk edebiyatının Batı'ya dönük gelişiminin öncülerinin torunlarından birinin çağdaş edebiyatımıza bu katkısı, bize kültürümüzü oluşturan -ama zaman zaman unuttuğumuz, varlığını yadsıdığımız- mozaik taşlarının her birinin ne değerli, ne güzel olduğunu hatırlatıyor bu taşların bir araya gelmesiyle meydana çıkacak tablonun ne göz kamaştırıcı olabileceğini düşünmek için müneccim olmak gerekmez.