Yazar Serpil Gülgün
Başlık Usdi gukas, tor gedas?
Yayın Milliyet Sanat
Tarih 01.12.2010

Hagop Mıntzuri, Erzincan'ın küçük Armıdan köyğnde doğdu, 1906'da ilk öyküsünü yayımladı, 1915'te köylerinden sürülen dedesi, annesi, karısı ve dört çocuğundan bir daha haber alamadı.

 

NIETZSCHE haklı. Uzun süre uçuruma bakınca bir saatten sonra gerçekten uçurum da sana bakmaya başlıyor. John Berger da haklı. Görme, sözcüklerden önce geliyor ve tam olarak anlatılamıyor. Dahası, düşündüklerimiz ya da inandıklarımız gördüklerimizi etkiliyor. Hagop Mintzuri'nin "Turna Nereden Gelirsin?"in kapağından bakan fotoğrafı işte bunu düşündürtüyor insana. Yorgun ve yaşlı birinin siyah-beyaz imgesi olarak algılıyoruz önce onu. Sonra, acı ve kederden taşlaşmış bir yüz olarak. Sonra, bir çift bakış. En sonunda ne görüyoruz, Mintzuri, biz ona nasıl bakıyorsak o da bize bakıyor. Bizi çoktan görünenler dünyasının bir parçası kılmış bile. Hatta o artık, bizden çok daha 'canlı', çok daha 'ferdi'. Daha da ötesi, sanki neden diyor. Neden? 

 

Ne bulduysa okudu
Berger'a soracak olursak, neden diyen, Mintzuri değiL. Onu böyle okuyan biziz. Gerçekten de Hagop Mintzuri neden diye sormuyor. Mintzuri, 1915'i birkaç cümle dışında anmıyor bile. Kitap boyunca köyünü, Armıdan'ı, insanlarını, ailesini, arkadaşlarını, civar köyleri, birbirleriyle ve toprakla ilişkilerini anıyor. Üstelik bunu öyle bir sadelikle, öyle büyük bir özlemin yanı sıra yazınsal bir ustalıkla da anlatıyor ki neden onu bu kadar geç keşfettim, keşfettik diye ileniyorsunuz bir yandan.

 

MINTZURİ'NİN KÖYLÜLERİ, TAŞRALILARI BİLMEDİĞİMİZ, AMA ARTIK ÖĞRENMEMİZ GEREKEN KAYIP BİR TARİHE VE COĞRAFYAYA ÇAĞIRIYOR.
Bir yandan da Mintzuri'nin 1915'i anmayışı çok daha sarsıcı buluyorsunuz. Çünkü, anlatılmayanın ağırlığı, hüznü, yasın, bitmemiş yasın, 'anmamanın' (buna hatırlamama diyemeyiz, tam tersine unutumayışın), kayıpların, bir daha geri gelemeyenin acı ve kederini çok daha derin, çok daha köklü kılıyor.          Soykırım, büyük felaket, kıyım ya da sadece tehcir, nasıl adlandırırsak adlandıralım, gerçek değişmiyor: Hagop Mintzuri, 1886'da Erzincan'ın Küçük Armıdan köyünde doğdu, 1897'de İstanbul'a geldi. Fransız ve Rus edebiyatına dadandı. Eserlerini yalayıp yutarcasına okudu. 1905'de, Robert Kolej'in freshmen sınıfından sonra okuldan ayrıldı. Bir yıl sonra, 1906'ta ilk kez bir öyküsü, "Hars u Gesur " ("Gelin Kaynana") Ermenice basında yer aldı. 1907' de köyüne, Armıdan'a döndü. Öğretmenlik yapmaya başladı. Evlendi, dört çocuğu oldu. 1915'te köylerinden sürülen dedesi, annesi, karısı ve dört çocuğundan bir daha haber alamadı.         
Sonra ne mi oldu? Hagop Mintzuri, ömrü boyunca, 1978'de ölünceye kadar İstanbul'da kaldı. Evlendi, iki kızı, bir oğlu oldu. Kömürcülük de yaptı, fırıncılık da, kâtiplik de. Ama ne yaparsa yapsın, edebiyatla ilgisini hiç kesmedi, ne bulduysa okudu ve sürekli yazdı. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1993'de "İstanbul Anıları"nı dilimize çevirene dek onu tanıyamadık.


Ve bütün ötekiler...

Mintzuri, 27 öyküden oluşan kitabında, evet, köyü anlatıyor. Bu anlamda köy edebiyatı yapıyor da denebilir. Ama o alışık olduğumuz, 1960'lara, 1970'lere damgasını vuran, hemen hemen aynı coğrafyayı anlatan köy edebiyatıyla yakından uzaktan ilgisi yok Mintzuri'nin öyküleri. Ne kötü, acımasız ağalar, ne de astığı astık kestiği kestik zalim ağaların inim inim inlettiği, ama en sonunda mutlaka onlara baş kaldıran, direnen yiğit topraksız köylüler var. Tek boyutlu, slogan tipleri e bezeli değil onun köylüleri.

 

Mesela, Kalos Baba. Yetmişlik Kalos Baba, bir mayıs günü, tesadüfen, İstanbul'dan gelen Vosig'in dikenli otlarla çevrili bahçe duvarının önünde durduğunu görür. Uzaktan merakla onu izler. Vosig, ayrılır ayrılmaz da saklandığı yerden çıkar, duvarın dibine gider ve Vosig'in altınlarını oraya sakladığını anlar. Altınları alır, bir tepeye gömer. Vosig, soyulduğunu anladığında inme geçirir.

 

Kalos Baba da Vosig'le aynı akıbeti paylaşır. Hatta, azap ve utanç içinde, altınların yeri, altınların yeri diyerek ondan önce ölür. Kalos Baba gibi 'Al'ların Düğünü'ne katılan Karam Nene, anahtarını ararken yılan tarafından sokulan Lusniglerin lrisqin'i, oğlu Sahag tarafından, bir gece, iki kere tatlı uykusundan edilen değirmenci Ağa Emmi ... Ve bütün ötekiler: Düge Mama, Teptalı Gumul, Kapo, Maro, Koca Nahut, Şaban Ali, Kızılbaşlar, Türkler, Kürtler, Ermeniler, Lazlar...

 

Kısacası: Mintzuri'nin köylüleri, taşralıları bilmediğimiz ve artık öğrenmemiz gereken kayıp bir tarihe ve coğrafvava çağrıyor bizi. Uzun sözün kısası: Edebiyat yoluyla konuşmak ve buluşmak istiyorsak, Mintzuri'nin "Turna Nereden Gelirsin?"ini kaçırmayalım. Çünkü, o, bir yolcunun bir yolcuya mutlaka sorduğu, "Usdi Gukas, Tor Gedas?" sorusuna tekabül ediyor sanki görünür görünmez bir bağla; "Nereden gelirsin, nereye gidersin?" sorusuna. Nereden geliyor, nereye gidiyoruz? Galiba unutmamız, aklımızdan çıkarmamız gereken öncelikli soru da bu.