Yazar Bülent Kale
Başlık Bir Zaman Kutusu: Kaç Kişisiniz Boğos Efendi?
Yayın Karga Mecmua
Tarih 02.03.2016
"Bugüne kadar yaşadığım hayatı hatırladığım kadarıyla yazmaya çalışacağım," diyerek başlar Apraham Kasapyan Aras Yayıncılık tarafındanKaç Kişisiniz Boğos Efendi? ismiyle yayınlanan hatıratına. Ve 1969 yılının Eylül ve Ekim aylarında Feriköy'deki evinde bir kareli deftere o güne kadar yaşadığı 67 yıllık hayatını "hatırladığı kadarıyla" yazar. Yaklaşık 100 sayfa tutan hatıratını bitirirken "Elimden geldiğince özetleyerek yazdım," der ve tarihi not düşer: 15 Ekim 1969.

Muhtemelen birkaç gün yazdıklarını gözden geçirir ve anlatmaya başladığı sayfanın sağ üst köşesine adını, yerini ve tarihi yeniden not düşer: 18 Ekim 1969, Apraham Kasapyan, Feriköy.

İki ay önce emekli olmuştur ve "çalışmamak" nasıl bir şeydir, bilmiyordur: "Bakalım bundan sonra nasıl vakit geçireceğim," diye sorar hatıralarını yazarak 1,5 ay oyalandığını söylediği son paragrafta. Bir yazar değildi. Hayatını anlattığı defterin bir gün kitap olacağını düşünmüş müydü? Kim bilir... Ama hatıratına bir isim koymamış, bölüm başlıkları düşünmemişti. O yalnızca kendini hatırladığı günden, hatıratına son noktayı koyduğu ana kadar geçen zamanı kağıda geçmiş, edebiyatı edebiyatçılara havale etmişti:
"Acaba bunları tasvir edebilir miyim diye düşünüyor ama bunu becerebilmenin benim kalemim harcı olmadığını anlıyorum," der tehcir yollarındaki "perişan haller"den bahsederken. Yine tehcirin sonlarına doğru Adana istasyonunda hayatta kalanların birbirini aradığı ve çoğunlukla bulamadığı o trajik ana-baba günlerini hikâye ettiği bahsi "yürek burkan manzarayı tasvir edebilmek için Victor Hugo ya da Aleksander Dumas gibi bir yazar olmak gerekir," diyerek kapatır. Gerçekten de neredeyse hiç tasvir yoktur Kasapyan'ın anlatısında. Kısa ve net cümlelerle su gibi akar. Yazmaktan çok söylemeye, edebiyattan çok bir sohbete benzer.


 

Neden emekli olur olmaz, oturup hayatını yazmak istemişti? Muhtemelen emekli olduğu gün aklına gelmedi, epeydir kafasını kurcalayan bir şeydi bu. Yine de, önceden tasarlanmış olmasına rağmen, bir yanıyla Kilis'te tehcir günlerinde bir gece hacca gittiği günleri hatırlayıp tüm detaylarıyla anlatan ve ertesi gün son nefesini veren büyükbabası Hacı Kevork Bızdigyan'ı hatırlatır.

Sanki bizler atalarımızın zamanın üzerine düşen ve ancak geniş zamandan bakılınca görülen farklı farklı birer gölgesiyizdir. Ve yine sanki insanların kendisiyle birlikte götüremeyeceği variyetler gibi sözler ve hikâyeler de vardır; veda etmeden evvel illaki anlatılması gereken. Kendisini "dünyaya veda etmekte olan bir adam" olarak tanımlar Kasapyan hatıratına başlarken. 

Kasapyan kitapta anlattığı hikâyeleri kızlarına zaten anlatmış mıydı, bilmiyoruz. Ama torunlarına anlatmamıştı, bunu biliyoruz. Ve yazarak bazen daha iyi anlatılır, bunu da biliyoruz. Özellikle edebiyat yapmadığımızda, söylememiz gereken şeyleri yazarak daha iyi, daha net ifade ederiz. Ve yazı, eğer tanıdığımız birinin yazısıysa, her okunduğunda onun sesiyle kulağımız üzerinden ulaşır zihnimize. Tıpkı şu filmlerde hep rastladığımız trük gibi.

Yazmak; zamanın tozuna, rüzgârına, ağırlığına en sıkı direnen sesten bir heykele dönüşür böyle durumlarda.

Uzun uzun Kasapyan'ın o defterde ne anlattığından bahsetmeyeceğim. 1902 yılında Osmanlı'da dünyaya gelip 1972'de Türkiye'de hayata veda eden bir Ermeni vatandaşın nasıl bir yaşama kavgası verdiğini kızlarıyla, torunlarıyla konuşur gibi anlattığı bu sohbete katılmak isteyenleri bekleyen o keyfi zedelemek istemem. Yalnızca aman bu sohbeti kaçırmayın, diyeyim.

Kitabın çevirmeni Öjeni Höllüksever, aynı zamanda Apraham Kasapyan'ın torunu. Kitabın sonuna Dedeme Mektup başlığıyla yazdığı sonsözde bir zamanlar gizli gizli okuduğu, evlerinde "yıllarca korkuyla köşe bucak saklanan" bu defterin kitap olma serüvenini anlatıyor. Aile albümünden fotoğrafların da eklendiği kitaba dede ve torun dışında, yazarın kızı, çevirmenin annesi Janet Güllapyan da katılıyor: Güllapyan'la yapılan söyleşiden seçilen bazı bölümleri uzun dipnotlar ya da kısa ara bölümler olarak kitaba dahil edilmiş.

Tüm bu detaylar kitabı bir kitaptan öte bir şey yapıyor: aynı aileden üç kuşakla birden söyleşilen; mektubun, söyleşinin, albümün, günlüğün, tarihin, hatıratın birbirine karıştığı hazin ama güzel bir zamanın kutusuna dönüştürüyor onu: Açılınca konuşuyor, okununca duyuluyor, düşlenince hatırlanıyor, bir görünüyor bir kayboluyor. Bize insan olduğumuzu, başka pek çok şeyin yanında, zamandan da yapıldığımızı hatırlatıyor.