Yazar Arif Tapan
Başlık Zohrab olduğu gibi
Yayın Agos
Tarih 06.11.2017

1861 yılında Beşiktaş’ta doğan Krikor Zohrab, 1915’teki ölümüne kadar hem dönemin Osmanlısı hem de Avrupasına ilişkin pek çok değişim ve dönüşümü bizzat deneyimleme imkanına sahip olmuştur. Bir mühendis, avukat, gazeteci, siyasetçi, şair ve yazar olarak içerisinde bulunduğu çokmilletli, çokdilli, çokdinli coğrafyanın farklı kuşaklarını, farklı evrelerini, sıkı bir takipçisi olduğu Fransız realizminin etkileri ile gözlemlemiştir. Edebiyatın hemen hemen her türünde kalem oynatmış Zohrab’ın hem kendi dilinin hem de çeviriler vasıtası ile diğer dillerin yazın dünyası ve okurları tarafından oldukça ilgiyle takip edildiğini biliyoruz. Osmanlı’daki Ermenice edebiyata hem dilsel, hem türsel, hem de tematik anlamda yeni bir ruh getirme gayesinde olan Zohrab, kalemini devletlerden, milletlere ve cemaatlere; âşıklardan, düşkünlere; din adamlarından, sapkınlara; toplumsal olandan, en kişisel ve mahrem olana çevirdi. Zohrab’ın edebiyatında hem toplumların ve cemaatlerin hem de insanın kendi içerisindeki karmaşayı, riyakârlığı, tutarsızlığı ve zaafı tüm basitliği, açıklığı ile ama bir o kadar da şiddetli bir şekilde görmek mümkün. 


‘Gyankı İnçbes Vor E’


Krikor Zohrab’ın 1911 yılında ‘Gyankı İnçbes Vor E’ başlığıyla yayımlanan hikâye kitabı iki yıl sonra, 1913’te Diran Kelekyan’ın çevirisi ve ‘Hayat Olduğu Gibi’ başlığı ile Osmanlıca olarak yayımlanmış. 2000 yılında söz konusu Osmanlıca çevirisinin Latin harflerine aktarılmış versiyonunu Kudret Emiroğlu hazırladı. 2001 yılında ise ‘Gyankı İnçbes Vor E’deki on bir hikâyenin beşi, Hermon Araks’ın çevirisi ile ‘Krikor Zohrab – Öyküler’ başlığı altında yayımlandı. ‘Gyankı İnçbes Vor E’nin 1911’deki Ermenice baskısından Türkçeye çevrilen ve “günümüz Türkçesi ile bağımsız bir kitap olarak ilk kez yayımlanan” ‘Hayat Olduğu Gibi’ ise Tomas Terziyan ve Hermon Araks çevirileri ile geçtiğimiz ekim ayında Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.

 

‘Hayat Olduğu Gibi’deki on bir hikâyede benim gözüme çarpan ilk husus Zohrab’ın bize bir kayıplar dünyasının edebiyatını sunmasıdır. Bu kayıplar, hikâyelerin çoğunda ilk safhada maddi bir kaybı temsil eden ölüm olarak karşımıza çıkıyor. Bu ölümlerin çoğunun ortak noktası ise ölümlerin bile isteye vuku bulmasıdır. Husep Ağa, … Hanım, Sahak, Hagopig adımlarının kendilerini ölüme götürdüğünün farkındadılar. Bu ölümler kimi zaman bir zorunluluk hali içinde, dünyevi sıkıntılardan kurtulma ve feraha erme umutlarıyla gerçekleşirken bazen de kader çizgisinin bittiği anı temsilen oradadır. Hikâyelerdeki asıl mesele ise bu ölümlerin, kayıpların öncesi ve sonrasındaki varoluşsal hallerdir. İnsan neden bile isteye ölüme doğru yol alır, ölüm bizim için bir kurtuluş mudur, mutlu ölüm diye bir hakikat var mıdır gibi sorulara yanıt ararız hikâyelerin sonunda.

 

Hikâyelerdeki kaybın başka bir temsili aşklar ve kadınlardır. Bu aşklar, uzaktan bakıldığında yanıp yanmadığı tam belli olmayan ve bakana bir göz hilesi gibi görünebilecek, kimi zaman alevli kimi zamansa cılız, sönmeye yüz tutmuş bir ateşi hatırlatır adeta. Varla yok arasındadır. Tam ulaştığınızı düşündüğünüz, dokunacağınız anda sizden fersah fersah uzakta olduğunu görürsünüz. Hem içinde, tam merkezindesinizdir bu aşkların hem de tamamen dışında. Annik’in, Armenisa’nın, Makrig ve Krikor’un, Sarkis’in, Arşag’ın durumları da böyledir.

 

Ahlakın, dirayetin, maddi ve manevi duruşların, inançların, sınıfsal ve toplumsal mertebelerin kaybında ise başka bir dünya işaret edilir ‘Hayat Olduğu Gibi’de. Der Apraham’ın ve Hagopig’in ölümlerinde, Zaruhi’nin duruşunda görürüz bu dünyaları. İnsanların tasavvur ettiği hayatları yaşayabilmek için nelerden, ne kadar feragat etmeleri gerektiğini; bu hayatlar pahasına hangi diyetlerin ödeneceğini; dininden, dilinden, “dava”sından yahut en basit gündelik alışkanlıklardan ‘yan çizmenin’ ne kadar da kolay olabileceğini hatırlarız. Lakin bu kolay ‘yan çizmeler’, bu basit gibi görünen kayıplar hep kendinden daha büyük kayıpları, ölümleri ve ayrılıkları ya da sadakatsizliği, ikiyüzlülüğü ve samimiyetsizliği getirir beraberinde.

 

Muhatabına, başından sonuna bir kayıplar temsili sunan ‘Hayat Olduğu Gibi’, bize, hem bizle, içinde bulunduğumuz bedenle; aklımız ve duygularımızla, hem de içinde yaşadığımız coğrafyayla, cemaatle, toplumla, tarihle yüzleşmeyi vadediyor. Kitabın sonuna geldiğimde ise hem Zohrab’a hem de mutlulukla ıstırabın, acıyla tesellinin, sahip olmakla sonsuza dek yitirmenin yan yana durduğu bu hikâyelere dönerek soruyorum: İnsan neden bu denli kaybeder?