Yazar Vecdi Erbay
Başlık Şeyhmus Diken, kentin sicilinden düşenleri hatırlatıyor
Yayın Gazete Duvar
Tarih 03.12.2017

Şeyhmus Diken, zamana yenilerek yitip giden değerlerin ve modern zamanların gadrine uğrayıp yıkılan mekânların ahını anlatıyor yeni kitabında. Bu yönüyle “Ahım Var Diyarbakır” aynı zamanda Diyarbakır’ın hafızasını korumaya çalışan bir kitap.

 

DUVAR – Şeyhmus Diken’in 20’inci kitabı “Ahım Var Diyarbakır” Aras Yayıncılık’tan çıktı. Diken, ilk baskısı kısa sürede tükenen kitabında yer alan denemelerde yine Diyarbakır’ı ve bölgeyi anlatıyor. Diğer kitaplarında olduğu gibi, “Ahım Var Diyarbakır”da da dinlerin, dillerin, etnik kökenlerin birbirini itmediğini, tam tersine birbirine destek olduğunu görmek mümkün.
Öte yandan Diken, yitip giden mekânların, insanların, hikâyelerin, yaşama biçimlerinin de peşine düşüyor bu denemelerinde. Onların bir deneme yazısıyla da olsa hatırlanmasını, dirilmesini sağlamaya çalışıyor. Bu özelliği ile yeni kitap da öncekiler gibi bir kent belleği oluşturma gayreti içinde. Kentin son birkaç yılda yaşadıklarını, uğradığı değişimi, barış sürecinin umutlu günlerini ve ardından gelen yıkımı anlatarak kentsel hafızanın korunmasına olanak sağlıyor.

 

Diken ile yeni kitabını, eski Diyarbakır’ı, kentin değişen çehresini, bazı mahallelerin kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılmasını konuştuk. Ama söyleşiye geçmeden önce, Diken’in kendine has diliyle deneme yazınına da katkıda bulunduğunu belirtmek isterim.

 

“Ahım Var Diyarbakır” hangi ah’tan söz ediyor?

 

6 yıl önce, 2011 yılında yine Aras Yayınları’nda bir kitabım yayınlanmıştı. Kitabın adı “Gittiler İşte” idi ve bu kitapta, kentin mekânları ve insanları üzerinden bir okumaydı. Yani yitip giden, tahrip olan mekânlar ve mekânlarla birlikte artık kentin sicilinden düşen kimliklerin, şahsiyetlerin modern zamanlarda yeniden kentin hafızasına yazılmasına, nakşedilmesine, unutulmamasına çalışıyordu. Bu kitap çok büyük ilgi gördü. Kitabı okuyanlar, ‘Acaba ne zaman Geldiler İşte’yi yazacaksınız?’ diye sormaya başladılar. Ben de birkaç yıl içinde yazarım diyordum. Çünkü rüzgâr çok olumlu esiyordu. Kentin sicilinden düşen kimliklerin yeni zamanlardaki çocukları, akrabaları kente geri dönüyor, görünür olmaya başlamışlardı.

 

Dolayısıyla, ‘Geldiler İşte’yi yazmak mümkündü. Ama biliyorsun, 2014’ten sonra hızlı bir şekilde gündem değişti, ortam savaş haline döndü. Hendekli, barikatlı, sokağa çıkma yasaklı günlerle kent yıkımı başlayınca ‘Geldiler İşte’yi yazma ortamı kalmadı. Hatta farklı şekilde, yeniden bir ‘Gittiler İşte’ yazma durumu ortaya çıktı. Çünkü kent elden gidiyordu, birçok kadim mekân yıkılıyor, insanlar çok kötü şekilde ölüyordu. Bu kitaptaki metinleri o iki yıllık zaman dilimi içinde yazmaya başlamıştım. Aslında bir kitap olabilecek şekilde yazıyordum ve yayınlıyordum. Sonra kitaplaştırmaya karar verdiğimde bu denemeleri bir kez daha elden geçirdim.

 

İsmine gelince; biliyorsun, ben kentin eski adlarıyla barışık biriyim. Amid, Amida, Diyarbekir, Dikanegard, Amed, Diyarbakır… Bunların hepsi bir şekilde benim metinlerimde yer alır. Fakat bu son felaketi yeni adıyla, başka deyişle resmi söylem üzerinden yaşadık, yaşamak zorunda kaldık. Dolayısıyla bir yüzleşme olacaksa kentin son ismiyle, yani Diyarbakır üzerinden bir yüzleşmeye ihtiyaç vardı. Bu nedenle “Ahım Var Diyarbakır” olmalıydı.. Yayınevi, kitap için, “Bir Ahım Var Diyarbakır” ismini önerdi, ben ‘Bir’i çıkardım. Çünkü bizim birden fazla, yüzlerce, binlerce ahımız var. Bunların hiçbirini, ‘Bir’ ile öne çıkaramayız, dolayısıyla ah’ların yüzleşmesi olabilecek bir kitap oldu bu. Yine insan, mekân ve yaşanmışlıklar üzerinden 46 denemeden oluşan bir kitap oldu. Ve sadece yaşadığım Diyarbakır üzerinden bir metinler kitabı değil, bölgenin de hikâyeleri üzerinden bir yüzleşme, bir hesap kesimi kitabı oldu.

 

Diyarbakır’ın bugününü anlatırken, geçmişi de hatırlatıyorsunuz. Kentle ilgili bilgi vermek konusundaki ısrarın nedenini sizden de dinlemek isteriz.

 

Anlattıklarım eski değil, 3 yıl öncesine kadar hepimizin tanık olarak yaşadığı şeyler. Oysa bizim hikâyemiz, çok eski tarihlerden sesleniyormuş gibi bir hale evrildi. Kendi tarihimizin, kendi geçmişimizin, yaşadıklarımızın adeta yabancısı haline dönüştük. Böyle bir ikilem içinde bu metinleri kaleme aldım. Yani hem bir şeyleri yaşamışım hem de sanki yaşamamışım, başkaları bana anlatmış gibi. Bu evler, bu mekânlar, bu insanlar bu kentte miydi? Mesela yasaklı olan 6 mahalleye gidiyorsun ve hiçbir şeyi bildiğin, tanıdığın, yaşadığın yerde yerinde bulamıyorsun. Kitapta da anlattım, Hasırlı Mahallesi’nde, benim içinde yaşadığım ev artık yok. 3 yıl öncesine kadar varlığını sürdüren 9 odalı, nefis avlusu olan, bazalt taşlı ev, şimdi dümdüz bir arsaya dönmüş. Mekânlar yok olunca bunların hikâyeleri de yok olup gidiyor. Birilerinin bir şeklide bu hikâyeleri paylaşması, anlatması gerekir. Geçmişinden bihaber olan kuşaklar birlerinin önceki yaşantıyı anlatmasına ihtiyaç duyuyorsa, gelecekte de bu kuşağın neler yaşadığını öğrenmek isteyenler için birlerinin yazması gerekir. Bunların kaleme alınması gerekiyor. Aslında bir anlamda vakanüvis görevini üstleniyoruz. Bu kitapta da bunu yaptım.

 

Devlet, Suriçi’ni yıkarak yeni ve modern mahalleler inşa etme çabası içinde. Suriçi’nde doğup büyümüş biri olarak, bu konuda ne söylemek istersiniz?

 

Kendi çocukluğum üzerinden bir okuma yapmayı deneyeyim. Ben şimdi yıkılmaya başlayan Alipaşa Mahallesi’nde, eski adı Surp Sarkis, yeni adı Çeltik Kilisesi olan mekânın tam karşısındaki bir sokakta doğmuşum. Geçenlerde gidip doğduğum evi gördüm, henüz yıkılmamış. Ben iki yaşındayken, şimdi hâlâ yasaklı olan Hasırlı Mahallesi’ne taşınmışız. Bu mahallede büyüdüm. Bu mahallelerin mekânlarını, insan ilişkilerinin ruhunu bilen biriyim. Hayatımın bütün dönemlerinde,  ender uzak kaldığım zamanları çıkarırsak, bütün yaşantım buralarda geçti. Aslında siz Amed’i, Diyarbakır’ı, Diyarbekir’i anlattığınızda Suriçi’ni anlatmak zorundasınız.

 

Bunun dışındaki mekânlar kente ait değildir. Bunlar dünyanın her tarafında kolaylıkla karşılaşabileceğiniz, parayla ilgili akıllı mekânlar. Üstelik bu 5 bin yıllık yaşam manzumesi açısından baktığınızda, 1950’li yıllara kadar kesintisiz hayatın sürdüğü Suriçi’nden söz ediyoruz. Bu nedenle buraları gözünüzün nuru gibi korumak zorundasınız. Oraları, ‘sokaklar dar, araç giremiyor ya da yangın çıktığında itfaiye giremiyor’ diye yıkamazsınız. Binlerce yıldan beri insanlar burada yaşamış, kendilerine göre bir yaşam biçimi kurmuşlar.

 

Tepedeki güneşin kırılma noktalarını hesaba katarak dar sokaklar inşa etmişler. Evlerin güneşe bakan ya da bakmayan odalarını, kuzeye bakan, güneye bakan şeklinde düzenlemişler. Avluya bir havuz koymuşlar, havuzun kenarına dut ağacı dikmişler. O dut ağacının yapraklarından yararlanarak ipekböcekçiliği yapmışlar. Kentin muhasara altında kalması ihtimaline karşı surların dibinde kendilerine yetecek ürünleri elde edebilmek için kent bahçeleri kurmuşlar. Dışarıdan getirdikleri suyu kente dağıtmak için 3 ayrı kanal ve sistemler kurmuşlar. Örümcek ağları gibi kentin dibini kuşatan kanal sistemi kurmuşlar.

 

O kanal sistemlerinden taşan atıkları değişik süzgeçlerden geçirerek en son Mardinkapı’dan Hevsel Bahçeleri’ne taşıyıp buradaki bahçeleri sulamakta, gübrelemekte kullanmışlar. Bütün bunlar  muhteşem bir aklın ürünü. Burada 30’un üzerindeki kavmin hepsi böyle bir hayatı beyinlerinde ve hafızalarında ve gündelik hayatlarında tasarlayarak dizayn etmişler. Şimdi siz böyle bir dizaynı hiç yaşanmamış gibi elinizin tersiyle itip, bugünkü teknolojinin durumuna göre yıkamazsınız. Tescilli, tescilsiz yapıları yıkıp sonra da orada geniş meydanlar yapıyorsunuz. Yetmezmiş gibi kentin mimari tarzıyla ilgisi olmayan, incecik bazalt taşı giydirme yöntemiyle betonarme evler yapıyorsunuz ve buna da “Diyarbakır Evi” diyorsunuz. Bu doğru değil. Buna Diyarbakır evi demeyin, ‘biz yıktık eski evleri yenilileri de bunlardır’ deyin. Kabul eden eder, kabul etmeyen etmez.

 

Bence bugün tasarlanan projeksiyonun kentin dokusuyla uzaktan yakından bir akrabalığı yok. Aslında belki bütün bu felaket bittikten sonra, kentin dinamiklerine, ‘bir bilenlerine’ sormalıydılar, ‘eskiyi daha fazla hırpalamadan nasıl yeni bir şey inşa edilebilir’ diye. Devletin en tepesinden bakıp en iyisini ben bilirim, yaptım oldu mantığıyla değil de sivil toplum örgütleri, şahsiyetleri, örnek yapıları dikkate alınarak yapılmalıydı. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi geçmişte Orhan Cezmi Tuncer’e “Diyarbakır Evleri” diye devasa bir kitap yaptırmış. Albert Louis Gabriel Diyarbakır surlarını yıkımdan kurtarmış. 1932’de Diyarbakır’a gelmiş, Diyarbakır surlarının, mekânlarının, bir sürü yapının şemalarını çizmiş. Bu şemalarla teknik olarak bu yapıların binlerce yıldır nasıl korunarak bugüne geldiğini yazmış. Bu yapılarla, bu yaşama biçimiyle ilgili çok şey yazılmış, bunlar bilinen şeyler. Ama bunların hepsi görmezden geliniyor.

 

Neden?

 

Birincisi devlet geleneğinde sivil insanlara sormak diye bir gelenek yok. Osmanlı’dan beri böyledir, en iyisini kendisi bilir, bildiğini yapar, tebaa da buna uyar. Birinci kural budur ve bu kural bugün de geçerli maalesef. İkinci mantık ise, kanaatimce şudur: Oldubittiye getirerek bu dönemi bitirmek. Yıktık ama yerine de bu güzel yapıları yaptık diyecekler. Bir diğeri ise devletin gizli ajandasında yer aldığını düşündüğüm hafızayı yok etmektir. Suriçi her şeyiyle unutulsun istiyorlar.

 

Son yıllarda Suriçi’nden bağımsız ve hiç ilgisi olmayan, adeta bir başka şehir inşa edildi Diyarbakır’da. Bu kenti sosyal olarak nasıl değiştirdi?

 

1999’da belediye yönetimleri değişti. Belediyelerde HEP, DEP, HADEP, DBP çizgisinde siyaset yapan arkadaşlar belediye yönetimine gelmeye başladı. Çok iyi şeyler yaptılar. Ama eleştirilerim de var. Kentin yeni yüzü dediğimiz, mesela Dicle Kent, 75 metrelik yolda gerçekleşen yapılanma ile ilgili. Ben, bu dikey mimarinin bu kente yapılmış büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Mimar değilim ama yıllarca sivil mimari hakkında okumuş biri olarak bu kentin coğrafi, iklimsel özelliklerini de bilen biri olarak söylüyorum bunu. Bence Diyarbakır, 13-14 katlı binalara, bu yüksek katlardan bahçeye bakan ve başka türlü o bahçelerden yararlanmayan bir yaşam biçimine layık bir kent değil.

 

Karacadağ en son 3 milyon yıl önce patlamış volkanik bir dağ. O dağın püskürttüğü lavlar ateş denizi şeklinde akıp gelmiş, debisi çok yüksek Dicle nehriyle buluşup, buluştuğu noktada Fiskaya’dan başlayarak doğal bir bazalt plato oluşturmuş. İnsanlar kenti bu platonun üzerine kurmuşlar. Taşı da nakış nakış işleyerek kentin mimari tekniğine yedirmişler. İsteseydiler onlar da çok katlı binalar yapabilirlerdi. Güzel avlular yapmışlar, o avlularda bir hayat kurmuşlar ve o taş evlerde binlerce yıl yaşamışlar. Peki, böyle coğrafi bir şekillenme varken biz neden çok katlı binalara ilgi gösterip kent rantiyesine “armağan” ediyoruz? Dünyada, teknolojiye rağmen kentin mimarisini koruyan kentler vardır. Ama ne yazık ki bizim yöneticilerimiz Avrupa’ya gittiklerinde “turistik gezi” yapıyorlar. Oradaki hayatı gözlemleyerek, biz bunu kendi kentimize nasıl uygulayabiliriz, diye düşünmüyorlar.

 

Bu nedenle biz böyle akıllı binalar mezarlığında yaşayan ölüler haline geldik. Şimdi 14 katlı, korunaklı, steril sitelerde yaşıyoruz. Komşumuzun ölüsünden de dirisinden de haberimiz yok. Onun mutfağında pişen kabak meftunesinden, kenger meftunesinden, ekşili sumaklı Diyarbekir dolmasında haberdar olamadığımız gibi kokusunu bile duyamıyoruz. Eski Diyarbekir evlerinde öyle değildi, biz böyle bir hayatsızlığa mahkûm olduk. Mekânlarla birlikte insanlar da değişti çünkü.

 

Eski insanlara, eski mesleklere duyduğunuz ilgi biliniyor. Bu kitapta da epey değinmişsiniz. Bu ilginin nedenini nasıl tarif edebilirisiniz?

 

Sözünü ettiğin eski insanlar, kentin eski alışkanlıklarını, kentin sicilinden düşen meslekleri ısrarla sürdürüyorlar. Bu ısrarın unutulmaması için de yazmak gerekiyor. Taşların nasıl işlendiğini merak edenlere tanıtmak gerekiyor. Bu işleri yapan tek tük kalmış insanlar da ilgiyi hak ediyorlar. Bu insanların, ‘Akılsız bir işte ısrar edenler’ durumuna düşürülmemesi gerektiği için, onlara hak ettiği değeri vermek gerekiyor. Aynı ‘akılsız işleri’ bir bakıma biz de yapıyoruz. Biz gidip yok olan meslekleri yapmakta ısrar edenlerle konuşuyor, onlardan iki kelime almaya çalışıyoruz, birileri de bize bakıp ‘akılsız bir iş’ yaptığımızı düşünüyor. Oysa bu eski insanlardan laf almaya çalışırken aslından Azrail’in ağzından kelime kapmaya çalışıyoruz. Çünkü Azrail tetiktedir, o eski insanın canını almaya hazır bir yerdedir. Böyle bir durumda “kelime hırsızlığı” yapmaya çalışıyorsunuz. Alberto Manguel’in o güzel kitabında dediği gibi kelime avcılığı yapıyoruz. İyi ki de yapıyoruz.

 

Eski mesleklerin Ermenilerden kalmış olması, onların da unutulmaması anlamına geliyor bir bakıma, değil mi?

 

İyi ki bu mesleklerin Kürt ve Müslüman sahipleri, bu meslekleri kimlerden öğrendiklerini cesaretle söylüyorlar. Bu bir kadir kıymet bilirliktir. Diyarbakır’ın bir güzel tarafı da budur, bir hak teslimiyeti var. Mesela kadayıfçıya gittiğinizde, adam bu işi bir Ermeni ustadan öğrenmişse söylüyor. Herkes de biliyor ki, Osmanlı’dan bu yana el sanatları Ermeni halkındaydı. Müslüman tebaa egemen olduğu için bu işleri küçümsüyorlardı, ben paramı verir alırım diyordu. Bu sadece Diyarbakır’a has bir olay da değildir.

 

İstanbul’daki kasırlar, konaklar, çeşmeler de büyük ölçüde dönemin Ermeni mimarlarının eseridir. Bunda utanılacak bir şey de yoktur. Ülkelerin ve kentlerin şecereleri çok dilli, çok dinli, çok etnisiteli bir yapıya sahip ve bunlar kendileri arasında işleri bölüşmüşler. Bugün bu insanlar bu işleri sürdürüyorlar ve kimlerden öğrendiklerini anlatıyorlar. Gelecek kuşaklar bunları okuduğunda kentin hafızasının yeniden canlanmasına, tazelenmesine neden olur.

 

Surp Giragos Kilisesi’nin onarılması dolayısıyla kente çok sayıda Ermeni geldi. Siz de bundan yola çıkarak “Geldiler İşte” başlıklı umutlu bir yazı yazdınız. Şimdi nedir durum? Umudunuzu hâlâ koruyor musunuz?

 

Şimdi, göründüğü kadarıyla bir belirsizlik var. Beni tanıyanlar bilir, ben iyimserimdir, bardağın dolu tarafını görürüm. Ama bu güne baktığımızda çok karanlık bir tablo gözüküyor. Kentin yeniden ayağı üzerine kalkmasını tasarlayan devlet de hiç kimseye hiçbir şey anlatmıyor. Dolayısıyla Suriçi’ne gittiğinizde, diyelim acele kamulaştırmayla yıkım kararı alınan Alipaşa Majallesi’ne gittiğinde, oradaki insanlar hemen soruyor size, ‘Abi ne olacak’ diye. Siz de bilmiyorsunuz çünkü kimse sizinle o bilgiyi paylaşmıyor. İnsanlar çaresiz. Evleri yıkıldıktan sonra ne yapacak o insanlar? Evlerinin karşılığında bir ev mi verilecek kendilerine, tatmin edici bir para mı verilecek?

 

Ortada çok ciddi bir belirsizlik var ve bu belirsizlik insanları gelecek konusunda endişelendiriyor. Aslında bu endişeyi aşacak bir politikaya ihtiyaç var. Sivil toplum örgütlerinin, siyasilerin kaygıyı gidermek için çabaları olabilir. Ama öyle bir dönem ki sivil toplum örgütleri de bir şey yapamıyor. Ne kamuoyu oluşturma anlamında yapabileceği bir şey kalmış, ne de siyasetçilerin bir hükmü kalmış. Umuyorum bu karamsarlık kısa sürede dağılır.