Yazar Behçet Çelik
Başlık Vasili Grossman'ın gözünden Ermenistan
Yayın K24
Tarih 28.12.2017

Taşlar Ülkesine Yolculuk, iki aylığına Ermenistan'a giden Vasili Grossman'ın izlenimlerinden oluşuyor. Kitap için Grossman'ın "yarattığı" Ermenistan demek de mümkün...

 

Vasili Grossman’ı Türkçede önce başyapıtı sayılan Yaşam ve Yazgı’yla tanıdık. II. Dünya Savaşı’nın Savaş ve Barış’ı addedilen üç ciltlik bu romanın yasaklanmasının hikâyesi hayli ilginçtir.[1] Grossman, odağında 1942 yılındaki Stalingrad direnişinin yer aldığı, hem Nazilerin Yahudi Soykırımı’nı hem de Stalin döneminde muhaliflere ve Rus olmayanlara uygulanan baskı, zulüm ve kıyımları eleştirdiği romanının Stalin sonrasındaki yumuşama döneminde yayınlanabileceğini düşünmüştür. Daha önce kimi bölümlerinin sansürlenerek de olsa yayımlanabilmiş olmasının verdiği umutla 1960’da Znamya gazetesine müsveddelerini göndermiştir.

 

Bu noktada şunları da eklemek lazım. Grossman’ın eserlerini İngilizceye çeviren Robert Chandler’ın aktardığına göre, Rusya Devlet Arşivi’nde bu romanın yirmiden fazla versiyonu bulunmaktadır[2]. Bunların ilk altısı Grossman’ın kaleme aldığı erken versiyonlardır, son altısı ise 1949 ile 1952 arasında editöryal “öneriler” doğrultusunda üretilmiştir. Editörler romandaki sivillerle ilgili bütün bölümlerin çıkarılmasını dahi istemişlerdir, kitabın belgesel ya da yarı-belgesel olmasını daha güvenli bulmuş olmalılar. Bu süreçte Grossman Stalin’e bir mektup yazarak, romanla ilgili notların, yazışma ve cevapların sayfa sayısının romanın hacmini geçmiş olmasına rağmen romanın yayımı konusunda kesin bir sonuca varılamadığını belirtip ülkenin liderinden romanın kaderi hakkında yardım dahi talep etmiştir. Bu talebe Stalin’den bir cevap gelmediği sanılıyor. Romanın sansürlü hâli ancak 1952’de yayımlanır, ama bu hâliyle bile eleştiri oklarını çeker üzerine, Sovyet halkına dair imgeyi bozan bir roman olmakla itham edilir, yayıncıları da bu romanı yayımlamakla vahim bir hata yaptıklarını kabul ettiklerini açıklamak zorunda kalırlar. Romanın daha az sansürlü hâli Stalin’in ölümünün ardından 1954’te yayımlanabilmiştir.

 
İşte, 1960’ta Znamya gazetesine gönderdiği romanın son hâli, sansürsüz versiyonudur. Ne var ki, Grossman romanın yayımına izin çıkmasını beklerken ummadığı gelişmeler olur. Kendisi değilse de kitabı tutuklanır. Romanın el yazmalarına, romanın çoğaltıldığı karbon kâğıtlarına, hatta yazıldığı daktilo şeritlerine el konur. Grossman daha sonraki yıllarda Politbüro’ya el yazmalarının iade edilmesi için mektup yazdığında partinin ideologlarından Suslov’dan, Yaşam ve Yazgı’nın iki yüz yıl daha yayınlanmasının söz konusu olamayacağını bildiren bir yanıt alır. Suslov’un bu cevabıyla ilgili pek çok yorum yapılmıştır, ama en ilginci sürgündeki hiciv yazarı Vladimir Voinoviç’ten gelir. Daha sonra Yaşam ve Yazgı’nın mikrofilmlerini Sovyetler Birliği dışına çıkaranın kendisi olduğunu itiraf eden Voinoviç, Suslov’un yorumunun bu romanın iki yüz yıl boyunca kalıcı olacağının kabulü anlamına geldiğini belirtmiştir.

 

1100 sayfalık devasa bir yapıttır Yaşam ve Yazgı. Romanın karakterleri büyük bir çeşitlilik gösterir, entelektüeller, bilim insanları, parti komiserleri, erler, alt ve üst düzey komutanlar, oğlunu savaşta kaybedenler, âşık kadınlar, Nazilerin ya da Stalin’in kamplarına düşenler… Bu karakterlerin hikâyelerinin, iç dünyalarının, yaşadıklarının, başlarına gelenlerin art arda sıralanması, bir dönemin destansı-gerçekçi bir resmini de çizer. Roman boyunca takip ettiğimiz bu farklı kişilerin yaşantılarının aynı dönemde yaşanmak dışında birbirlerinden uzak olduğu sanılabilir, ama bu yaşantıları kuşatan çok önemli bir çerçeve bulunuyor. Tek kelimeyle söylemek gerekirse bu çerçeve özgürlüktür. Başlıktaki “yaşam” ve “yazgı” kelimelerinin de insanın özgür seçimleriyle mi, yoksa zorunlulukların onlara dayattıklarını mı yaşadıkları şeklinde özetlenebilecek meşhur soruyu işaret ettiği söylenebilir. Yaşam ve Yazgı’da bir roman kurgusu içerisinde sezdiğimiz bu sorunsal Grossman’ın tamamlayamadığı, hastalığının son günlerinde bile üzerinde çalışmaya devam ettiği Her Şey Geçip Gider’de romanın başkahramanı İvan Grigoryeviç’in ağzından doğrudan ifadesini bulur:

 

“Eskiden özgürlüğün söz, basın ve vicdan özgürlüğü olduğunu düşünürdüm. Ama özgürlük, bütün insanların yaşamının tümüdür. Özgürlük şudur: Ne istersen ekme hakkına, pantolon, palto dikme, ektiğin ekinden ekmek pişirme hakkına sahipsin, bu ekmeği ister sat ister satma, tesviyeci de olsan, çelik işçisi de olsan, ressam da olsan sana buyurdukları gibi değil, kendi istediğin gibi yaşa ve çalış.”

 

Millî özgürlük, millî saygınlık


Taşlar Ülkesine Yolculuk’ta bu görüşünü bambaşka bir bağlamda yineliyor Grossman. Yaşam ve Yazgı’nın başına gelenlerin ardından yaşadığı çöküntü sırasında ilginç bir çeviri işi almıştır. Ermenice bilmediği hâlde Ermenice bir romanın Rusça çevirisini yapacaktır. Daha doğrusu, Hraçya Koçar’ın Medz dan zavagnerı (Büyük Evin Çocukları) başlıklı romanının Hasmik Daronyan tarafından yapılmış motamot çevirisini edebî bir çeviri hâline getirecektir. İşte, bu çeviriyi yaptığı dönemde iki aylığına Ermenistan’a giden Grossman’ın bu seyahatindeki izlenimlerinden oluşuyor Taşlar Ülkesine Yolculuk.

 

Özgürlük bahsine bu kitapta milliyetçilik eleştirisi üzerinden varır Grossman. Ermenilerle ilgili Rusya’daki yaygın klişeleri hatırlamıştır orada. Bu klişelerinin yaygınlaşmasına “dünyanın en büyük edebiyatı[nın] ve bu edebiyatın temsilcilerinin” nasıl olup hizmet ettiğine şaşırdığını dile getirir önce. Sayısız ve birbirinden çok farklı Ermeniyle tanışmıştır, evet, hepsinde ortak olduğu düşünülebilecek bir millî karakterden söz etmek mümkündür, ama bunun kesinlikle o yaygın klişelerle ilgisi yoktur. Bu, bir özlem ve yas ortaklığıdır.

 

“Ormanların, dağdaki kayaların ve çöl kumlarının arasından akıp giden suskun, düşünceli, gürüldeyen, köpürdeyen, berrak ve bulanık binlerce derenin tek bir derin yeraltı kaynağından doğup aynı mineralleri barındırması gibi tüm bu milyonlarca insan karakteri ve kaderler, Ermenilerin binlerce yıllık tarihinin, Türkiye Ermenistanı’ndaki insanların başına gelen felaketin, terk edilen Van ve Kars topraklarına duyulan özlemin ortaklığıyla bütünleşmektedir. Sadede gelelim. Millî karakter, bireylerin karakterlerinden oluşur, bu yüzden millî karakter özünde bir birey karakteridir.”

 
Grossman’a göre insan toplumunu zenginleştirecek olan “farklı uluslardan insanların arasındaki iletişim[dir]” ve “Bu tür bir zenginliğin gerekli, ilk ve ana şartı özgürlüktür.” Grossman millî karakter konusunda gerici ve muhafazakâr tutumu kıyasıya eleştirirken bu tutumdakilerin, “millî karakterin insanî temelini ve özünü her zaman kesip çıkarmaya, yok etmeye gayret” ettiklerini, “çekirdeğini değil de kabuğunu, en zalim ve yüzeysel veçhelerini ortaya çıkar[dıklarını]” savunuyor. Oysa “millî saygınlık ve millî özgürlük adına verilen mücadele her şeyden önce insan saygınlığı ve insan özgürlüğü adına verilen mücadeledir.” Millî karakter meselesine en ilkel düzeyde bakanlara çelişik gibi görülebilecek bir bakıştır bu, oysa çok basit bir ilkeye dayanıyor –yukarıda alıntılamıştım: “millî karakter özünde bir birey karakteridir.” Grossman her bir insan hayatının eşsizliğine büyük bir önem verir. Bu nedenle milliyetçilik adına millî bir tip yaratıp ona tapınanlara karşı, “var oldukları toplumdaki insan karakterinin büyük farklılığını ve zenginliğini onaylayan, tektipleştirme sefilliğini bir kenara atanlar[dan]” yanadır. Baskıcı olmayan, tektipleştirmeyen bir millî karakterden söz edebilmenin ön koşuluysa bireysel farklılıkların önemsenmesi, her insanın var oluşundaki biricikliğin kabulüdür. Bunun doğal sonucu olarak da, nasıl “millî saygınlık ve millî özgürlük adına verilen mücadele her şeyden önce insan saygınlığı ve insan özgürlüğü adına verilen mücadele” ise, “insanın maddi ve manevi zenginliği, düşünce ve konuşma özgürlüğü, emeğinin semeresini alma özgürlüğü uğruna verilen savaş, millî saygınlık uğruna verilen hakiki bir savaştır.”

 

Grossman’ın özgürlüğü “bütün insanların yaşamının tümü” olarak tanımladığına değinmiştim. Burada özgürlük artık bireysel özgürlükle sınırlı olmaktan çıkar ve bütün insanların özgürlüğüne doğru genişler. “Bütün insanların yaşamının tümü” hayli yüksek bir mertebe ve bu mertebeye karşılık gelecek kelime, sanırım, “yaşam” olabilir ancak –Grossman’da özgürlük yaşama karşılık gelmektedir, diyebiliriz, onun düşünce dünyasında bu ikisini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Yaşam ve Yazgı’da açıkça vurgulanır zaten: “Yaşam özgürlüktür ve dolayısıyla ölüm, özgürlüğün yavaş yavaş yok olmasıdır.” Ölüm, “insanın içinde var olan evrenin varlığı[nın] sona er[mesidir.]” Üstelik daha önemlisi insanın içindeki evren de biriciktir, bunun altını ısrarla çizer Grossman.

 

“[İnsanın içindeki evren,] milyonlarca canlı kafanın içinde yansımaya devam eden şeye şaşılacak şekilde benzer. Ama bu evren (…) her biri insanların içinde geçmişte var olmuş, bugün de var olan ve insanların dışında sonsuza dek var olacak olan şeyden farklı olduğu için şaşırtıcı[dır.] Özel yaşamın ruhu, yani özgürlük, bu evrenin bir eşinin olmamasında, tek olmasındadır. Evrenin insan bilincinde yansıması, insanın gücünün temelini oluşturur, fakat yaşam ancak insan zamanın sonsuzluğu içinde hiçbir zaman hiç kimse tarafından tekrarlanmayan bir dünya gibi var olduğunda bir mutluluk, özgürlük hâline gelir, yüksek bir anlam kazanır. İnsan ancak o zaman kendisinde bulduğu şeyi başkalarında bularak özgürlüğün ve iyiliğin mutluluğunu hisseder.”

 

Yaşamla özgürlük eş olarak görüldüğünde, hele ki bütün insanlarda biricik oldukları vurgulandığında, bunları bölmek, ayırmak da söz konusu olamaz, sadece birileri özgürse, başkaları değilse ortada gerçek anlamıyla özgürlük olmadığı gibi, yaşam da yoktur. Bütün insanları birbirine bağlayan bağdır o zaman özgürlük. Buradan baktığımızda, özgürlüğü bir olma bilincinden ayırmak da mümkün olmaz. Grossman, bir olmanın, birliğin, ancak biricikliğin kabulüyle mümkün olacağını ısrarla vurgulamıştır. 

 

Ermenistan’daki ilk saatlerini anlattığı satırlarda Grossman’ın yukarıda söz ettiğim bakışının izini görmek mümkündür. Her insanın içindeki evrenin yansımasının hem benzeşip hem de eşsiz olması gibi, “yabancı bir şehrin sokağındaki ilk dakikalar[da] insan[ın], kadir-i mutlak bir tanrı gibi yeni bir dünya yarat[tığını]”, kendisinin de Erivan sokaklarındaki ilk dakikalarda, “kendi özel Erivan’ını yaratt[ığını]” belirtir.

 

“Bu yaratış mucizesi saatler değil, dakikalar içinde bile gerçekleşebilir. İnsan öldüğünde, yarattığı yegâne, eşsiz dünya da onunla beraber ölür –okyanusları, dağları ve göğüyle koca bir evren. Bu okyanuslar ve gökyüzü öteki insanların kafasındaki milyarlarca okyanus ve gökyüzüne çarpıcı bir şekilde benzer, bu evren insanlardan bağımsız, kendi başına var olan evrene çarpıcı şekilde benzer. Ancak bu dağlar, dalgalar, otlar ve bu bezelye çorbası henüz ortaya çıkmış, eşsiz, yegâne bir şey barındırır; kendi tonları, hışırtıları, dalga sesleriyle bu evren, onu yaratan insanın ruhunda yaşar.”

 

Bu ulu dağlar iskelete dönüşse de


Taşlar Ülkesine Yolculuk için de Grossman’ın “yarattığı” Ermenistan demek mümkün. Ermenistan’da gördüklerinin, tanık olduklarının arasından seçtiklerinin bir bölümünün onun öteden beri ilgilendiği, üzerinde düşündüğü, yazdığı meselelerle çok yakın bağı olması, tam da onun tezini destekliyor. Yukarıda özgürlük bahsine değindim mesela, gene aynı biçimde Ermenistan izlenimlerine Erivan’daki devasa Stalin heykeliyle başlaması, Yaşam ve Yazgı ve Her Şey Geçip Gider’i bilenlere şaşırtıcı gelmemiştir sanırım –nesnellikten uzak biçimde yapılan kimi değerlendirmeler karşısında “Stalin’i gayriihtiyari savunma arzusu duydu[ğundan] söz ettiği cümle hariç!

 
Kitabın sonundaki antisemitizmle ilgili bölüm de Yaşam ve Yazgı’yı hatırlatır; bu bölümde bir düğün anlatılır, düğün töreninin sonlarında saçları ağarmış bir köylünün, kolhozun marangozudur, yaptığı konuşmayı özetler Grossman. Yaşlı marangoz, düğünün konuğu yazara dönüp, “Auschwitz’in gaz odalarında ölen Yahudi kadın ve çocuklara karşı beslediği şefkat ve sevgiden bahse[derek]” başlar konuşmaya. Onun konuşmasının ardından söz alanların “hepsi Yahudiler ve Ermenilerden, kanla acının onları nasıl yakınlaştırdığından söz ed[erler.]” Bu sırada Grossman’ın aklından zamanında Hitler tarafından işkence edilen ve öldürülen Yahudilere yönelik sağda solda kara sözler sarf edildiğini duymuş olduğu geçer, üzücü olansa şudur: sıradan insanların bu sözlerine karşı öğretim görevlileri, propagandacılar, ideolojik cephe çalışanları genellikle pek karşı durmamışlardır. Yaşam ve Yazgı’nın bazı bölümlerinde de benzer biçimde okumuş yazmış insanların, bilimcilerin, Komünist Partisi’nde üst düzey görevi olanların içlerinde bulunan Yahudi karşıtlığının su yüzüne çıktığı durumların anlatıldığı sahneler yer alır. Annesini de bir toplama kampında kaybeden Grossman, 1944’te Yahudi Soykırımı’nı yazmış ilk yazarlardandır; onun Treblinka kampı hakkındaki makalesi Nürnberg duruşmalarında delil olarak kabul edilmiştir.

 

Yaşlı marangozun konuşmasının ardından Grossman, düğün töreni boyunca söz alan herkesin gelinle damadı bekleyen gelecek mutlu hayattan söz etmek yerine, neden “iyilik ve kötülükten, alın teriyle para kazanmaktan, Ermeni halkının acı kaderi, geçmişi, geleceğe dair umutları, sayısız masum insanın kanının akıtıldığı Türkiye Ermenistanı’nın verimli topraklarından, dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermeni halkından, emeğin ve iyiliğin her koşulda yalandan daha güçlü olduğundan konuş[muş]” oldukları sorusunun yanıtını da bulur: O bilge konuşmalar aslında bu evlilik ve bu genç çiftle hayli alakalıdır. “Bu ulu dağlar iskelete dönüşse de insanoğlu sonsuza dek var olmaya devam edecek[tir].”

 

Grossman’ın ölümünün ardından Taşlar Ülkesine Yolculuk’un 1965’te yapılan, sansürlü ilk baskısında Stalin’le ve milliyetçilikle ilgili bölümler sansür kurulunca çıkartılmış. (Ayrıca Grossman’ın sağlığıyla ilgili bölümle kitabını çevirdiği yazarın incinebileceği bölümler de kitaba alınmamış.) İşin ilginci, Grossman’ın sağlığında sansür kurulunu rahatsız edense kitabın sonundaki antisemitizmle ilgili bölüm olmuş, Stalin ya da milliyetçilik bölümleri değil. 1962’nin ilk yarısında kitabı tamamlayan Grossman Novy Mir dergisine gönderdiğinde editör Aleksandr Tvardovski tarafından kabul edilmiş, ama sansür kurulu bu son bölümdeki 20 kadar satırın çıkartılmasını istemiş. Taşlar Ülkesine Yolculuk’un İngilizce baskısına yazdıkları önsözde[3] Robert Chandler ile Yurt Bit-Yunan, Grossman’ın hayatı boyunca yapmış olduğu uzlaşmalardan ötürü derin utanç duyması nedeniyle sansür kurulunun talebini reddettiğini, bu nedenle de kitabın onun sağlığında yayımlanamadığını belirtiyorlar.

 

Dağların iskelete dönüşmesi metaforu da nedensiz değil. Geldiği andan itibaren, hatta daha “kendi özel Ermenistan’ını yaratmaya başla[masından] bile önce, henüz trendeyken Grossman’ın Ermenistan’la ilgili ilk izlenimleri her taraftaki taşlar ve kayalarla ilgili. “Sanki,” diyor uzanıp giden taş tarlası hakkında, “bir dağ ölmüş de iskeleti toprağa dağılmış gibi.” Kitabın 10’uncu bölümünde taş bahsine yeniden döner Grossman, bu kez faili de tespit eder: zaman.  

 

“Burası taştan kocaman bir dağ ile zamanın sonsuzluğunun karşı karşıya geldiği bir savaş alanı. İki canavar bu alanda çarpışmış ve zaman galip gelmiş. […] Zamanın bozguna uğrattığı ölü dağlar toz hâline gelmiş, yerde uzanıyor, iskeletleri etrafa yayılmış, siyah ve yeşil kemikleri yenik düştükleri savaş meydanında duruyor. Zaman galip gelmiş, zamanı yenmek mümkün değil.”

 

Ufka kadar uzanıp giden taşlar, kayalar başkalarını toprağın verimsizliği, o bölgenin yoksulluğu hakkında düşüncelere yöneltebilir. Grossman ise çok daha yukarıdan bir yerlerden bakıyor, çağlar ötesinden, taşların, kayaların kökeninden ve çağrıştırdıklarından, evrenin bu bölümünün neden ve nasıl böyle olduğundan. Bu manzaranın Ermenistan’ın karakterini ve ruhunu en iyi yansıtan şey olduğunu düşünür, “bu kocaman taş yığını karşısında içi Ermenilere ve onların emeklerine karşı büyük bir anlayış ve şefkatle dol[ar].” Grossman’ın yarattığı Ermenistan’ı bu uzanıp giden taş tarlalarından bağımsız düşünmek mümkün değildir. Bu manzara belki birilerine bir yerlere taşlar, kayalar misali sabitlenmeyi, kalıcı olmayı, belki bir başkasına da tarih öncesi ya da sonrasını çağrıştırabilir. Her meselede insanı düşüncesinin ve yapıtının merkezine koyan Grossman ise, “taşı en tatlı üzüme ve taptaze sebze yığınlarına dönüştür[en]” devin, Ermeni halkının emeğini geçirir aklından.

 

“Beni hiçbir şeye ikna etmeye çalışmıyordu”


Kitaptan, “Grossman’ın yarattığı Ermenistan” diye söz edişim Ermenistan izlenimlerinin büsbütün öznel olduğu anlamına gelmemeli. İki aylık seyahati sırasında gördüklerini, düşündüklerini, hissettiklerini aktarmış. Ermenistanlı edebiyatçı ve aydınlarla yıldızı pek barışmamış, daha doğrusu, edebiyat bürokrasisiyle demek lazım. İlginç gözlemleri var. Zamanında Ermenistan’a gelen Madelştam’ı kimse hatırlamazken, “Edebiyat fonunun sanatoryum bölümündeki kadının ziyareti” daha akılda kalıcı olmuş. Bu konuda da sözünü esirgememiş Grossman:

 

“Ama kim bilir ne kadar çok vali, general, etkin gizli meclis üyesi, devlet destekli bilimin ve devlet tarafından ödüllendirilmiş edebiyatın asil temsilcileri Kafkasya’nın hafızasından geriye iz bırakmadan çekip gitmiştir. Düşündüm de, insanların, halkların, kültürlerin arasındaki kardeşlik ve kalıcı gerçek bağ ofislerde, vali saraylarında değil de köylü kulübelerinde, sürgün yollarında, kamplarda ve asker barakalarında doğuyor. […] Ebedi kan, bu atardamarlar ve damarlarda akar. Hayatın bürokratik, gürültülü, verimsiz yüzeyi ise sabun köpüğü gibidir, kapladığı insanların kendileri de birer sabun köpüğünden ibarettir.”

 

Grossman, şehirdeki Ermenilerden çok köydekilerle daha iyi anlaşmış olduğunu belirtiyor, nitekim kırsal kesimdeki izlenimlerini aktardığı satırlar daha coşkulu; belki bunun bir nedeni de Erivan’da geçirdiği zaman boyunca çok sıkı çalışmış olmasıdır. Çalışmaktan çekinen biri değildir gerçi, bununla birlikte bir başkasının metnini çevirmek, düzeltmek, yeniden yazmak onu zorlamıştır. Taşlar Ülkesine Yolculuk’un sonunda yer alan “Vasili Grossman ve Hraçya Koçar” başlıklı yazısında Yuri Bit-Yunan, Grossman’ın yakın arkadaşı Lipkin’e yazdığı mektuptan şu cümleleri alıntılıyor:

 

“Yazara söve söve çalışmayı bitirdim. Parayı alıp Sohum’a gideceğim. […] Koçar ile aramda sert konuşmalar geçiyor. Zeki biri, iyi bir iş çıkardığımın farkında ama aynı zamanda adada Doktor Moreau’nun pençesine düşmüş bir hayvan gibi istençsiz bir şekilde benden nefret ediyor. Doktor Morerau sahiden onu acımasızca kesip biçti, darmadağın etti ve onu edebi evrim merdiveninde birkaç basamak yukarı çıkardı.”

 

Bu zorlu çalışmayı bitirir bitirmez Ermenistan izlenimlerini yazmaya başlamış Grossman. Gene Lipkin’e yazdığı mektupta, kendisini sabahın dördünde bir romanı bitirir bitirmez yatağa gitmeden ikincisine başlayan George Sand’a benzettiğini yazmış.[4] “Gerçi burada kuşkusuz bir fark var –o yayımlanıyordu. Benim bu davranışımı anlamaksa çok zor. Neden böylesine telaş içinde olmam gerekiyor?” Chandler ve Bit-Yunan’a göre, Grossman’ın bu zorlu çeviri sürecinin ardından hemen bu seyahatnameyi yazmaya girişmesinin bir nedeni de kendi sesini yeniden duyma arzusudur. Karısına bir mektubunda şöyle yazmış

 

Ermenistan’dayken: “Bu işi tamamladığımı ve sessizce dinlendiğimi hayal ediyorum. Bir kez daha kendim olduğumu –çevirmen değil.”

Ermenistan izlenimlerinde Grossman çeviri sürecine, nasıl çalıştığına pek değinmiyor, Erivan dışına yaptığı geziler daha ağırlıklı olarak yer alıyor. Yukarıda belirttiğim gibi, köylerde tanıştığı insanlarla şehirlilerden, özellikle de edebiyat bürokrasisi erbaplarından daha yakın bağ kurduğu, sadece bu yöndeki açıklamalarından değil, anlatısının dilinden ve tonundan da anlaşılıyor. Bu noktada Grossman’ın Eçmiyadzin Katedrali ziyareti de anılabilir. Katedrale gittiğinde Ermeni Kilisesi Başpatriği Gatoğigos I. Vazken tarafından kabul edilir Grossman; aralarında hoş bir sohbet geçer, Dostoyevski ve Tolstoy hakkında konuşurlar. Bu ziyaretten çok keyif almıştır, edebiyat ve kiliseler hakkında belagatle konuşmuşlardır. Bu buluşmada bir şeyin eksikliğini duyduğunu ise daha sonra yaşlı bir köylüyle sohbet ederken fark edecektir Grossman.

 

“Ve Aleksey Mihayloviç’in ağzından çıkan ilk kelimelerde, yüzüne, gözüne bakarken, kaba ve dilbilgisi kurallarına ters düşen köylü konuşmasını dinlerken Gatoğigosun huzurundayken sezemediğim bir şey, inanca hâkimiyet sezdim. İnanan bir insan olduğunu söylediği için değil, içimde hakikaten bu hissi uyandırdığı için. Beni hiçbir şeye ikna etmeye çalışmıyordu.”

 

Çok basit ilkelerden söz etmiştir yaşlı köylü, herkesin iyiliğini dilemek, başkalarına kötülük etmemek, kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına öyle davranmak… “Bunlar bir vaazdan kelimeler değil, hayatın içinden gelen kelimelerdi[r]. […] Ve bu kelimeler buyurgan ve kendini beğenmiş bir tavırla telaffuz edilmemişti[r]; insanların iyiliğin ve hakikatin yasası uyarınca iyi bir hayat sürmek yerine, sürekli olarak idealden uzaklaşmalarından duyulan üzüntüyle telaffuz edilmişlerdi[r].” Bu yaşlı adamın sözlerinin Grossman’ı derinden etkilemesi çok normal aslında, Yaşam ve Yazgı ile Her Şey Geçip Gider’de en önce karşı çıktığı şey, bir insanın başkalarına bir şeyleri dikte etmesidir, bu iki roman totalitarizm karşıtlığının şahikalarıdır. Yaşamı özgürlüğün eşanlamlısı kabul eden Grossman’a göre bir insanın özgürlüğünün kısıtlanması hem bütün insanların özgürlüklerinin kısıtlanmasıdır hem de yaşamın engellenmesidir, öldürmeye, kıyıma eşdeğer bir tutumdur. Bu fikre canıgönülden bağlıdır Grossman, bu yüzden yaşlı adamın, “Beni hiçbir şeye ikna etmeye çalışmıyordu” şeklindeki sözlerini büyük bir coşkuyla karşılamıştır; ondan söz ettiği satırlarda bu coşku hemen sezilir.

 

Kitapta Grossman’ın Ermenistan seyahatinden birçok fotoğrafa yer verilmiş; ancak onun Gatoğigos I. Vazken’le birlikte çekilmiş bir karesi olmadığı için (böyle bir fotoğraf çekilmemiş olmasına Grossman da hayıflanır) onun yerine William Saroyan’ın 1978’deki Ermenistan ziyaretinde Gatoğigos’la görüşmesinden bir fotoğraf yayınlamış. İlk anda bu seçim yadırganabilir, ama bunun farklı bir anlamı olduğunu, okurları farklı çağrışımlara götürebileceğini düşünmek de mümkün. Grossman’ın sitayişle söz ettiği Aleksey Mihayloviç bir Saroyan metninden çıkmış gibidir, yaşlı adamın söyledikleri, Saroyan’ın öykülerinde anlattığı Fresno’daki yaşlı Ermenilerin inanç ve kâinat görüşleriyle çok benzeşir. Sadece o değil, yukarıda değindiğim köy düğününde konuşma yapan adamlar da, özellikle yaşlı marangoz, Saroyan’ın öykü kişilerinin çok yakın akrabası olmalılar. Grossman, Saroyan’ı okumuş mudur, bilmiyorum ama okumuşsa başta “Dinimiz hayattı, bu hayatın farkında olmaktı” cümlesinin geçtiği “Ömür Denen An” olmak üzere pek çok öyküsü[5], eminim, gözlerinde coşkuyla kederin iç içe geçtiği pırıltılara neden olmuştur.

 

Taşlar Ülkesine Yolculuk, sadece seyahati sırasında gördüklerinden ve izlenimlerinden ibaret değil Grossman’ın, dışarıyla bağının seyrelip kendi içine döndüğü şaşırtıcı bölümler de içeriyor. Bu arada şunu da eklemeliyim; Grossman’ın romanlarında metin çok doğal bir biçimde denemeye yaklaşıverir kimi zaman, anlatıcı olayları şerh etmez, ama sanki hızını alamayıp araya girer, bir şeylerden söz ediverir. Ermenistan izlenimlerinin arasına da öyküler giriveriyor dense yeridir. Çok içki içip bedeniyle “ben”inin birbirinden ayrıldığını, ölmek üzere olduğunu hissettiği gecenin anlatıldığı sayfalar da bunlardan sayılabilir. O gecenin devamında artık kendisini yeniden bedeninin içinde hissetmeye başladığı sırada içinden geçenleriyse şöyle aktarır Grossmann:

 

“Ve artık karşıtlıklarla, laf kalabalığıyla, yazım hatalarıyla, susuz çöllerle, kamp kumandanlarıyla, aptallarla, akşam güneşinin aydınlattığı dağ doruklarıyla dünyanın güzel bir yer olduğunu düşünüyordum. Eğer dünya bu kadar güzel olmasaydı, ölmek üzere olan bir insanın kederi bu kadar korkunç; hiçbir deneyimle kıyaslanmayacak kadar korkunç olmazdı. Ebedi dünyanın ve ölümlü olan ‘ben’in hakikatini aşkla bir araya getiren, buluşturan insanların eserlerini okuduğumda ya da seyrettiğimde işte bu yüzden heyecanlanırım, sevinçle dolarım, ağlamaya başlarım.”

 

Taşlar Ülkesine Yolculuk da “ebedi dünyanın ve ölümlü olan ‘ben’in hakikatini aşkla bir araya getiren” kitaplardan.