Yazar Esra Yalazan
Başlık Gerçeğini kelimelerle inşa eden Grossman ve 'Taşlar Ülkesine Yolculuk'
Yayın Ahval
Tarih 14.01.2018

Grossman’ın Ermenistan yolculuğuna dair izlenimlerinin yayınlanacağı haberini gördüğümde heyecanlanmamın sebebi, kitabın sadece seyahat notlarıyla sınırlı olmayacağını bilmemdi.

 

Yaşadığı dönemde Sovyetler Birliği’nin önemli yazarları arasında gösterilen Grossman, aynı zamanda savaşın en acımasız, vahşi gerçeklerini yazan bir savaş muhabiriydi çünkü.

 

Moskova savunmasından Berlin’in ele geçirilmesine dek bütün önemli savaşları ayrıntılarıyla yazdı.

 

Çalıştığı gazete Krastana Zvezda’nın (Kızıl Yıldız) editörü Ottenberg yazarın çalışmasını tarif ediyor:

 

“Ondan acele etmesini istemedik nasıl çalıştığını biliyorduk. En kötü koşullarda, soluk ışıklı bir sığınakta, tarlada yatakta ya da tıka basa dolu bir izbede yazmayı öğrenmişti. Ağır ağır yazıyor, yazarken bütün gücünü bu işe harcıyordu”.

Grossman’ın söyleşi yaparken asla not tutmadığını, insanları rahatsız etmekten çekindiği için güçlü hafızasına güvendiğini onun kitaplarını İngilizceye çeviren Robert Chandler söylüyor.

 

Ona göre yazarın başyapıtı sayılan ‘Yaşam ve Yazgı’, totalitarizmin hükmü altında yaşamanın yol açtığı güçlüklerin bir ansiklopedisi gibidir ve bireyin baskılara karşı koymasının ne kadar güç olduğunu Grossman’dan daha iyi kimse ifade etmemiştir.

 

Sovyet toplumunun bütün katmanlarını kendi inşa ettiği roman gerçekliğiyle anlatan yazarın gücünü farklı disiplinlerden alması onu çağdaşı olan diğer muhalif yazarlardan ayırmış.

 

1961’de KGB’nin yazarın Moskova’daki evine baskın yaparak romanın el yazmasına ve daktilo edilmiş kopyasına el koymasıyla Sovyet tarihinde ikinci kez bir yazar değil, kitap tutuklanmıştı.

 

İlki ‘Gulag Takımadaları’ydı. Ancak yazar iki kopya daha yaptırıp arkadaşlarına vermişti. Roman, rejimin ideologlarından Suslov’un “iki yüzyıl daha gün ışığına çıkamaz” itirazına rağmen 1985’de ABD’de İngilizce olarak yayımlandı.

 

Grossman da dönemin pek çok yasaklı yazarı gibi yaşarken arzulayıp ulaşamadığı itibarına öldükten sonra kavuştu.

 

Grossman’la ilk kez karşılacaşak olan okurun ‘Taşlar Ülkesine Yolculuk’ta bu bilgilerle dolaşması, kendi Ermenistan’ınını kelimelerin büyüsüyle inşa eden yazarın edebiyatla ilişkisini anlaması açısından önemli.

 

Romanın sonsuza kadar kaybolmasından korkan yazar, arkadaşı Lipskin’e  göre depresyona girmişti. Saçları ağarmış ve yürümekte güçlük çekmeye başlamıştı.

 

“Beni bir köşede boğazladılar” diye bağırıyormuş. Aynı yılın Kasım ve Aralık ayında (1961) yaptığı yolculuğu, her şeye rağmen bu kadar coşkulu yazabilmesinin sebebi, yazıya, “özgürlük” fikrine ve umudun değiştirdiği insana tutkuyla bağlanması sanırım.

 

Ermenistanlı yazar Hraçya Koçar’ın Rusçaya çevrilen romanını (Büyük Evin Çocukları) edebi bir metne dönüştürmesi istenen Grossman, Moskova’dan Erivan’a giden tren yolunun koca bir ülke gibi olduğunu söyleyerek başlıyor kitaba.

 

İlk izlenimlerinin taşlar hakkında olmasının onda bir karşılığı var elbet. Bütün has yazarlar gibi tabiatta gördüğü bütün varlıkların, nesnelerin, insanın, yazıyla ve zamanla ilişkisine dair ciddi meselesi de var çünkü. Acaba yazıları zamana direnebilecek miydi yoksa o yüce dağlar gibi ölecek miydi?

 

“Ermenistan’a ilk geldiğimde gördüğüm ilk şey taştı ve ülkeden taşın görüntüsü zihnime karışmış olarak ayrıldım… Bana göre oranın karakterini ve ruhunu Sevan Gölü’nün mavisi, kayısı bahçeleri, üzüm bağları, Ararat vadisi değil de taş yansıtıyordu…

 

Toprağın üzerinde böyle dağınık halde duran bu kadar çok taş görmedim hiç… Sanki bir dağ ölmüş de iskeleti toprağa dağılmış gibi. Zaman dağı yaşlandırmış, öldürmüş ve dağın kemikleri işte burada yatıyor”.

 

Grossman, bugün hala çoğunlukla sadece “kurgu” üzerinde hareket eden klasik anlatı-roman-hikaye geleneğini sezgileriyle kırabilmiş yazarlardan biri.

 

Bunu yazdığı her türden metinde görmek mümkün. Seyahat notları başlığıyla sunulan kitapta, felsefi deneme, hikaye, yer yer günlük gibi farklı türleri edebiyatla ustalıkla buluşturabilmesi samimi ve “bütün” olmasıyla ilgili.

 

Erivan’daki Stalin heykelinin ihtişamını tasvir edip onu acımasızca eleştirdikten sonra kendisine has bir soğukkanlılık ve olgunlukla şu notu düşmüş mesela:

 

“Sanıyorum ki, Stalin’i ilahlaştırma histerisi ve onu koşulsuz bir şekilde reddetme aynı topraklarda yeşerdi…Ne korkunç! Stalin’in devletinin tasdiki devlet liderlerinin Stalin’e karşı yönelttiği protestoda can buluyor. Ne trajik”.

 

Aradan geçen onca zamana rağmen bu “tekrarlar” ne kadar tanıdık değil mi?

Grossman, bütün toplumlara, kültürlere eşit mesafede durabildiği ve cesaretle eleştirebildiği için kalacak.

 

Rusların Ermeniler hakkındaki klişe düşüncelerine net bir şekilde karşı çıkıyor; “Nasıl olur da Rus edebiyatı, böylesi muazzam bir edebiyat, ahmakça ve şovenist bir nefrete hizmet eder?”.

 

Aynı bakışla, kibirli Ermeni milliyetçiliğine de itirazı var tabii. Milli karakterin, insan karakterinin  nüansı olduğunu görebilen berrak bir hayat algısına sahip çünkü.

 

Erivan’da oranın ruhunu oluşturan avlularda, tren istasyonlarında, dağlık yerleşim bölgelerinde, kiliselerde, köylerde yazarla birlikte dolaşırken ben de her çeşit insanla karşılaştım.

 

Yaşlı devrimcileri, aktivistleri, sanatçıları, duvar işçilerini, şarap tüccarlarını, çobanları onun bakışıyla izledim. Türkiye’den kaçıp Aras nehrini geçtikten sonra ağlayarak kıyıdaki soğuk kayaları öpen insanlarla konuştum. Onları duydum.

 

Yazarın anlatımıyla “doğallığı ve zarafetiyle eski Ermeni kiliselerinin görüntüsünü anımsatan gül renkteki trüften yapılmış evleri” seyrederken ben de bir okur olarak kendi Erivan’ımı yarattım. Onun gibi avlularda kaynayan reçel kokularını içime çektim. Yüzleri, mırıltıları, ağıtları, savaşın, katliamın delirttiği insanları, çığlıkları, sarhoşların sayıklamalarını, aşina olduğumuz bütün o ruh savrulmalarını hafızamda yeniden canlandırıp ince ama sağlam bir iplikle kendi hayatıma ve zamanıma bağladım.

 

Grossman’la yolculuğa çıkmak dünyayı çiçek dürbünüyle izlemek gibi. O halkların ve kültürlerin arasındaki gerçek bağın ne olduğunu gösterirken gelenekten süzülen şiirin ne olduğunu bilgiç taslamadan anlatabilen merhametli bir yazar.

 

Sıradan, temizlikçi bir kızı, “Ağaç dallarının gölgelendirdiği bir gölette beliren beyaz bir nilüfer”e benzeten ve onu sayfalarca şehvetle anlatan bir incelik de var dilinde.

 

Güzel bir manzaranın insanı hayrete düşüren sadeliğini ve iç bilgeliğini gören derinden seziş de. İnsanların kendisine acı verdiğinden çok onun başkalarına  acı verdiğini itiraf eden doğal dürüstlüğü sahiden çarpıcı.

 

Ölüme benzettiği bir sarhoşluk halini, efsunlu bir kopuşu anlattığı bölümün sonunda, onu okumanın insanı neden ve nasıl sağalttığını daha derinden hissediyorsunuz;

“Eğer dünya bu kadar güzel olmasaydı, ölmek üzere olan bir insanın kederi hiçbir deneyimle kıyaslanmayacak kadar korkunç olmazdı. Ebedi dünyanın ve ölümlü olan ‘ben’in hakikatini aşkla bir araya getiren insanların eserlerini okuduğumda işte bu yüzden heyecanlanırım, sevinçle dolarım ve ağlamaya başlarım”.