Yazar Melih Levi
Başlık Unutuşun eşiğinde
Yayın Agos
Tarih 26.06.2018

Zabel Yesayan’ı Mehmet Fatih Uslu’nun Aras Yayınları’ndan çıkan çevirileri sayesinde tanıma fırsatı buldum. İlk okuduğum romanı ‘Sürgün Ruhum’u elimden bırakamadığımı, kitaptaki cümleleri tekrar tekrar okuma ihtiyacı hissettiğimi ve her cümle ile bir eşiğe yaklaştığım sezgisine kapıldığımı hatırlıyorum. Büyük yazarlar, okuyucuda nahoş bir huzursuzluk uyandırırlar. Kitaba beraberimizde getirdiğimiz okuma pratiklerinin yeterli gelmeyeceğini hissettirirler. Bizi bir çaresizlik çukuruna sürüklemek için değil, bir eşiğe taşımak için. Eski anlayışlarımızın yararlı olabileceği fakat yeterli olmayacağı bir sınır. Okurken anladığımızı hissederiz, fakat yazarın dünyayı bir arada tutma yöntemlerinde bir yenilik, tazelik ve serinlik sezinleriz. Ben de Yesayan’ı okurken böyle hissettim ve bu sezgiyi daha iyi anlamak adına onu estetik bir çerçevede incelemek istedim.

 

Emma’nın dönüşü


1922 yılında tefrika edilen ‘Sürgün Ruhum’, anlatıcı-ressam Emma’nın bir Nisan günü, Üsküdar’da büyüdüğü eve dönmesiyle başlıyor. Anlatıcının, uzun süredir uzak kaldığı baba evinin etrafındaki tabiatı tasviri öyle şairane ki, anlatıcı sembolik eğilimlerden sıyrılıp fiziksel dünyayla yetinmek, onu sabırlı bir edayla izleyip ahengini yakalamak için çaba harcıyor:

 

“Yeni açan bir çiçek kokusunu yayıyor, bir yıldız göğün yüzünde parlak bir saban izi çizerek kayıyor ve kurbağalar bostanların havuzlarında uzun, inatçı ve yeknesak bir sesle vıraklıyor.” 

 

Bir süreç anlatılıyor burada, farklı duyularımızı harekete geçiren ve bizi farklı yönlere bakmaya iten, ne çok muayyen ne de çok genel bir süreç. Tek bir objenin çağrıştırdığı izlenimlerden çok, birçok doğal sürecin birlikte, bir harmoni içerisinde süregelmesinin yarattığı mevcudiyet anlatılıyor. Bu noktada yazarın sıfatlara yöneliyor olması da dikkat çekiyor tabii: “uzun, inatçı ve yeknesak” bir vıraklama. Tasvir yaparken sık sık sıfat kullanmak objenin kendisinden çok kışkırttığı izlenimleri ön plana taşıyor. Bu sıfatlar – uzun, inatçı ve yeknesak – sanki sadece doğayı değil anlatıcının doğa ile ilişkisini de tanımlayabilecek güce sahipler. Birbirine çelişkili gözükebilecek bu iki eğilim çok önemli: yazarın hem spesifik objeleri mikroskop altına almaktan kaçınması hem de tasvirlerinde sadece gözlemleri değil deneyimi de tanımlama yetisine sahip bir açıklık bırakması. Yani anlatıcının kitabın başında dış dünya ile ilişkisi sembolik uzlaşmayı şart koşmayan bir davetkarlık taşıyor. Yesayan, bu sayede dış dünyaya yetki veriyor, daha doğrusu, dış dünyayı sınama gücünden çok, dış dünyanın sınama gücünü ön plana çıkarıyor. Dış dünya, yazarın imge, sembol veya benzeri söz kurnazlıklarına alet olmayı kabul etmiyor. İlk kez aşık olan bir gencin, bütün doğanın onun mutluluğuna şahit olmak için sıraya gireceğini zannetmesi gibi bir hükmetme dürtüsünden haylice uzak bir tasvir bu. Belki de bu sebepten anlatıcı yer yer kendini deneyimin içinde değil, deneyim tarafından sürüklenirken buluyor:

 

“Sanki hâlâ İstanbul’dan ve Üsküdar’daki baba evinden uzağım, sanki bu vıraklamayı ancak bir hatıranın içinde işitiyorum.” 

 

Kitabın başlığından da belli olacağı gibi, anlatıcı her betimlemesinde bir ‘sürgün ruhun’ portresi çiziyor. Bütün duyularını harekete geçiren doğa yazarın bir anın içinde, bir anın parçası olarak barınmasına yetmiyor. Kurbağa vıraklaması gibi ısrarlı tetiklemeler bile yazarın içinde bulunduğu anı ve mekanı yaşamasına engel oluyor. Sadece doğup büyüdüğü yerden değil fiziksel dünyadan da sürgün olmuş bir anlatıcı, sadece eski hayatın değil tutumların da artık erişilebilir olmadığını hisseden bir anlatıcı. “Uzun, inatçı ve yeknesak” sesler belki bu yüzden böyle tasvir ediliyor: tekdüzeliğin ruha tatlı geldiği o baba evinin uzun ve inatçı geçmişi vıraklayan bir kurbağa gibi anlatıcının hafızasında kesik kesik beliriyor. Dış dünya ile kelime, ya da gözlem ile betimleme arasındaki temassızlık roman boyunca giderek artıyor ve ikinci bölümde tasvirler artık hepten bu temassızlığın ayrıntılarına yoğunlaşıyorlar. Emma’nın fiziksel dünyaya erişimini kısıtlayan soyut ve duygusal faktörler, fiziksel dünyadan daha önemli bir hal alıyor.

 

Paris yılları


Emma’nın dünya ile kurduğu bu ilişki, Yesayan’ın Paris’te geçirdiği yıllarda en görkemli dönemini yaşayan post-empresyonist hareketi akla getiriyor. Bu hareketin belki de en önemli temsilcisi Fransız ressam Paul Cézanne’ın meyve resimlerine uzaktan baktığımızda resme hükmeden genel bir ahengin yanı sıra her meyvenin benzer renklerin farklı tonlarıyla bezendiğini görürüz. Fakat meyvelerin birbirlerinden ve içinde bulundukları ortamdan ayrılabilir olduğu hissi yanıltıcıdır; meyveler birbirlerine karışmakta, iç içe geçmiş niteliktedir. Resmi bir arada tutan, resme ahengini veren şey acaba meyvelerin (aldatıcı) tane tane görünüşü müdür yoksa duyularımıza seslenen bu dünyanın iç içe geçmiş, ayrıştırılamaz bütünlüğü mü? Bir yanda dünyaya şekil verme, her şeyi tane tane görme ve bir düzleme oturtma arzusu, öte yanda bu şekilden bağımsız hareket edebilen çılgın renklerin zaruri kıldığı değişkenlik. Aslına bakılırsa, post-empresyonizm, anlık algıların üstünlüğünü savunan empresyonizm’e bir tepki olarak doğuyor. Cézanne gibi ressamlar, bu pratiği, yani bir anı diğerlerinden ayırıp ona yüksek paye vermeyi bir çeşit aldatmaca olarak görüyorlar. Bu sebeple insan algısının sürekli bireysel olanı arzulayan fakat bu arzunun her koşulda kaygan ve tutarsız bir zeminde yer alabileceğini vurgulayan resimlere yöneliyorlar.

 

Yesayan’ın tasvirlerinde, dış dünyanın insanın biçim verme arzusunun eşiğinde yer aldığını ama bu eşiğin hep çoğul ve geçici olduğunu hissediyoruz. Örneğin, anlatıcı şöyle diyor: “Lakin ruhumun gözleriyle gördüğüm şeyle insanların gözlerinin önüne bıraktığım şey ne kadar da farklı.” Dikkat ediniz: anlatıcı burada gözlerimle gördüğüm değil, “ruhumun gözleri ile gördüğüm” diyor ve bunu anlatımla yani “insanların gözlerinin önüne bıraktığı şey” ile karşılaştırıyor. Anlatıcının bize sunmak istediği ile sunduğu arasında derin bir mesafe söz konusu. Ruhun gözleri ve yazarın anlatım dağarcığı arasında rahatsız edici bir kopukluk, iletişimsizlik söz konusu. Duyguları dile dökmenin, onları ebedi bir sürgüne zorlama ile eşdeğer olacağını hissetmeye başlıyoruz.

 

“Lakin her şartta, kesinlikle söyleyebilirim ki insanların eserlerimde görecekleri şey tam da bu örtü olacak, örtünün ardındaki değil. İşte bu örtü sözünü ettiğim o sisin ta kendisi ve bu sis ruhumu kapatıyor, beni kendi kendime yabancı kılıyor.”

 

Nitekim, anlatıcı için, tanıklık ettiği dünyaya netlik kazandırma arzusunun önünü kesen bir gücün, tabakanın varlığı, dünyanın kendisinden daha önemli hale geliyor. Bu yarı-engeli, yani örtüyü, sisi temsil eden resim nasıl olur? Bir gerçeğin, engelsiz bir deneyimin var olduğunu hissettiren fakat bu gerçekle olan ilişkimizin bir arzudan ileri gitmesine izin vermeyecek bir engel. Kitabın bu bölümünden sonra, tasvirler gittikçe anlatıcının resminden beklentilerini temsil eder hale geliyorlar. Tasvirler fark edilebilir şekiller, titreşimler, sezgiler sunmakla yetinip anlık berraklıklardan tamamen yoksunlar:

 

“Havada nasıl da insanı altüst eden bir koku var, nem ve aynı anda lodosun ılık dalgası… Ve bilhassa edebi bir ölümü ve yeniden doğuşu hatırlatan o kararsız, mütemadiyen değişen, ateşli altüst oluş. Işıklar yanıyor, sönüyor, belli belirsiz bir mırıltı, atmosferdeki bir ürperme havayı titretiyor ve bazen onu nefes alınamaz kılıyor. Sanki bazen görünmez bir kanatlı geçiyor, onun gölgesi altında ışıklar sönüyor ve ağaçların hışırtısı susuyor.”

 

Tek yapabileceğimiz


Hakikaten Yesayan, anlatıcının eserlerinde sunmak istediği yarı-geçirgen örtüyü, sisi burada okuyucunun önüne seriyor. Yukarıdaki tasvirin sonuna kadar elle tutulur bir objeyi isimlendirmekten kaçınıyor, tümüyle belirsizliğini koruyan, havada şekiller çizen kararsız, değişken şekilleri anlatıyor. En sonunda ise birbirinden ayrıştırılması mümkün olmayan ağaçların hışırtısı. Görmeyi, içine girmeyi ve tadına bakmayı arzuladığımız dünyanın eşiğindeyiz ve tek yapabileceğimiz bu dünyanın izini sürmek. İşte ‘Sürgün Ruhum’un en önemli başarılarından biri gittikçe soyut ifadelere yönelen modern sanatın fiziksel dünyaya, duyuya sırtına dönmeden var olma koşullarını başarıyla incelemesi. İçinde yaşadığımız dünya, kayıplara, şiddete, ıstıraplara ve trajedilere sessizce tanıklık yapmayı kafaya koymuşsa eğer, bu dünya ile iletişimimizi nasıl sürdürebiliriz? Bu iletişimi renklerle, kelimelerle nasıl temsil edebiliriz?

 

İzi sürülebilecek bir dünya var fakat bu dünyanın kendisi her geç gün kayboluyor ve daha soyut, erişilmez bir hal alıyor. Yalnızca izler, arkasında bıraktığı, her geçen gün bir yara gibi derinleşen izler var. Bu derinlik, bu gittikçe artan yoğunluk bir karanlık gibi çöküyor. Anlatıcı, yavaş yavaş sezgilerine yaslanmak zorunda kalır hale geliyor. Ne gariptir ki sezgiler ön plana çıktıkça ve karaltı çökmeye başladıkça, anlatıcıya yaklaştığımızı hissediyoruz. Sanki anlatıcıyı sürekli olarak içine çeken belirsizlik ve çaresizlik daha büyük, daha anlamlı gerçekleri ortaya çıkaracakmış gibi bir kanı oluşmaya başlıyor. Romanın başında dış dünyayı belli bir mesafeden de olsa temsil edebilen yazar gittikçe daha soyut, daha belirsiz ve sezgiye dayalı bir üsluba kayıyor: “Ne var ki sadece silüeti değil, ruhu da bana tanıdık gelmiyor.”

 

‘Sürgün Ruhum’un yalnızca sürgünde yaşama veya ebedi bir sürgüne mahkum bırakılmış olma durumunu anlattığını düşünmüyorum. Elbette bu romanın en önemli azimlerinden olsa gerek. Fakat romanın estetik azimlerini daha önemli buluyorum: Roman, hepten arka plana itilip bastırılmış, travmalarla yüklü siyasi bir zeminde, dış dünyayı temsil etmenin ne tür çelişkilere mahal verebileceğini düşünmemizi sağlıyor. Karanlıkta, sezgilerin diyarında, kaybolan ve kaybolmaya mahkum olan, belki de tümden silinmiş olan tarihin izini sürmekten başka çaresi olmayan sesleri okuyup, dinleyip, onlara ses verirken, bir kıymık gibi aklımıza saplanan yankıları takip etmekten başka şansımız var mı?

 

Yesayan’ın ilk yayımlanmış eseri ‘Dzagig’ (Çiçek) dergisinde 1895 senesinde yayınlanan ‘Geceye Şarkı’ mensur şiiriydi. Bu şiiri Yesayan’ın eserlerini İngilizceye çeviren Jennifer Manoukian’ın yardımlarıyla Türkçeye çevirdim. Metinde, yazarın daha genç yaştan, Fransız sembolist ve dekadan şiirinde sık sık rastladığımız eğilimlere başvurduğunu görebiliyoruz. 1895’de yayımlanan bu metin ile 1922’de yayımlanan ‘Sürgün Ruhum’ romanındaki tasvirler arasında çarpıcı benzerlikler var. Fakat şöyle temel bir fark da var: Aşağıdaki şiir geceye yazılmış bir güzelleme; Yesayan çağrışımlar ile bir atmosferi yaratmak, gecenin derinliğini aktarmak istiyor ve çeşitli ögeleri sahipsiz bırakmaktan kaçınıyor. Hem Ermenice hem de Türkçede kullanılması şart olmayan zamirleri (senin, onun) ısrarla tekrarlayarak şiire egemen olan soyut havayı daha kararlı ve oturaklı bir ilişkiler bütününde sunuyor. Yirmi yedi sene sonra ‘Sürgün Ruhum’u yazan Yesayan için her şeyi sükunetle bir arada tutan geceyi böyle tasvir etmek mümkün değil. Artık Yesayan’ın kalemi, hayallerini okşayan ve “beraberinde kıymetli anıları getiren” buyurucu geceyi değil, kaybolmaya yüz tutmuş, hafızada sadece ince iplikler olarak sağ kalan acıları anlatmaya çabalıyor. Bütün dünyayı sembole gebe olarak görmek artık mümkün değil, 1922’de Yesayan için asıl sınav geçmişi ve anıları bir arada tutan ince iplikleri bir de sanatçının temsil etme ısrarıyla koparmadan anlatabilmek.

 

Geceye Şarkı


Gel, ey gece, gel ve ört dünyayı senin siyah eteklerinle, yatıştır senin serinliğinde seher vaktinin son nefesini ve ört dünyayı senin matemli karanlığında.

 

Gün sokulmakta onun mezarında yatmakta olan senin hüzünlü bağrına ve içinde filizlenen bütün his ve endişeleri beraberinde sürüklemekte.

 

Seven kalpler endişeyle, dalgınlıklarını senin karanlığında boğmanı bekliyor. Gel de yorgun gözlerini senin görünmez parmaklarınla kapat. Birkaç saat için götür onları bir uyuklamanın derinliğine.

 

Siyah kucağına alıp taşı onları yorucu günlük yaşamdan çok uzaklara. Senin serinliğinde ilişiversinler, uyut onları tatlı müziğinde. Bırak, erisin endişeleri birkaç saat için senin kasvetli diyarında.

 

Senin gelişin beraberinde kıymetli anıları getiriyor. Sen bir arkadaşsın kimsesizler için. En mahrem gözyaşlarını gören işte sensin.

 

Açık camların önünden geçmekte olan o uykusuz, zavallı kimseler senin serin karanlığını içlerine emiyorlar.

 

Hisleri ve sanıları senin göğsünde başıboş dolanıyor. Ve sen alıyorsun onları, gömerek hepsini senin teselli veren belirsizliğine.