Yazar Şeyhmus Diken
Başlık Mıgırdiç Margosyan'a Sordunuz Mu?
Yayın Yeni e dergisi
Tarih 01.09.2018

Mıgırdiç Margosyan’ı tanır mısınız?

 

Abes bir soru değil mi?

 

En azından derginin okurları açısından! Hadi olmadı, biraz daha genişletelim çeperi. Kitapların, entelektüel camianın içinde olanlar, azınlık kültürlerin yaşam alanları ile ilgili olanlar. 

 

Hepsi bu kadar işte…

 

Hal bu ki; öyle değil. 

 

Onu daha geniş kesimlerin tanıması, bilmesi hatta okuması gerek. Neden mi? Anlatayım. 

 

Hani hep dile getirilir ya! Ağızlara bir parmak bal, ya da bizim, günlerce çiğnesen bir türlü yumuşamayan Çermik Sakızı gibi ağızlardan düşmeyen “bin yıllık kardeşlik” misali hikâyeden müsemma durum!

 

“Kardeşlik” dediğiniz mevzuu, öyle lafla tezahür eden bir durum değil. Ete kemiğe bürünmesi gereken bir hâl olmak zorunda!

 

Adını duyduğunuzda “hocam siz nerelisiniz?”  sorusunu, “Türkçeyi maşallah çok güzel konuşuyorsunuz” cümlesini de ekleyerek ayrı bir ülkenin vatandaşı karşınızda duruyor gibi daha ilk tanışmada insanı ötekileştirmek algısına, ancak düçar olanlar bilir.

 

Düşünün böyle bir durumla, koca hayatınız boyunca hep karşılaşmak!

 

Oysa Mıgırdiç Margosyan, o soruyu soranların ve onu bu ülkenin vatandaşlığına uygun bulmayanların birçoğundan daha buralı.  

 

Mıgırdiç Margosyan 1938 Diyarbakır doğumludur. 

 

Babası Sarkis (namı diğer Ali), anası Aznif (namı diğer Hanım) ile evlenince, Margos ailesinin ilk meyvesi olarak birkız çocuğu dünyaya göz kırpar Diyarbekir Xançepek’te…

 

Adı Araksi konulan bebek daha doğar doğmaz ilk gün hayatını kaybeder.

 

Bir yıl sonra anası Hanım yine iki canlıdır. Bu kez bir erkek doğurur.

 

Baba Sarkis çocuğuna, 1915’de “qefle zamanı” kendisi henüz üç-dört yaşlarındayken, yüzünü hayal meyal bile hatırlayamadığı, Siverek yakınlarında kaybettiği babasının adını koyar: Mıgırdiç!

 

Altı aylık Mıgırdiç de sonunda Diyarbekir’in sıcağında yumurta pişiren yaz’ına yenik düşer ve nerede olduğu belli olmayan büyük babasının ruhunu aramaya gider sanki!

 

Nenesi Saro, sürgün zamanı kaybettiği kocasını ikinci kezkaybetmiş gibi tuhaf bir duyguya kapılır. Baba Sarkis dekendini bir kez daha yetim hisseder, altı aylık evladı Mıgırdiç’i kaybedince…

 

Anası Hanım üçüncü kez yine gebedir! Dokuz ayı bir tamam olur, doğurur.

 

“Gözün aydın” der komşuları ve eklerler; “bu sefer de oğlandır!” Bir nasihat gibi de eklerler; “Oğlanın adını bu sefer de Mıgırdiç koymayasın. Ölülerin adını çocuğa koymak,uğursuzluk getirir”

 

Doğum sonrası doğumu kutlayan yaşlı kadınların uyarıları karşısında baba Sarkis’in cevabı kesindir: “Yemin kasem ederim ki; yedi oğlan daha doğsa Hanım ve bilsem ki yedisi de ölecek, gene de babam Mıgırdiç’in adı yaşayacak” der.

 

İşte o inadına ad koyulan ve bizlere bunca güzel kitapları, yazıları, metinleri ve dahi hoş sohbetleri bağışlayan Mıgırdiç, o Mıgırdiç’tir.

 

İlk Türkçe kitabı ellisine merdiven dayadığı 1988 yılında Bebekus’un Kitaplarında “Gâvur Mahallesi” ismiyle yayınlandı. Sonra diğerleri geldi.

 

“Gavur Mahallesi,” ” Biletimiz İstanbul’a Kesildi,” “Söyle Margos Nerelisen” ve “Tespih Taneleri” kitaplarında öylesine bir Diyarbakır anlatısı vardır ki; 1953 yılında daha 15 yaşında orta mektep talebesi iken şehrinden ayrılmış bir çocuğun değil! Ömrü billâh o kadim surların içindeki mahallelerden ayrılmamış, hep oralarda yaşamış birinin anlatısı vardır yazdığı kitaplarda ve diğer bütün metinlerinde.

 

Hafıza çok diridir. Karakterler gündelik hayata capcanlı olarak müdahil olmuştur. Kendisi aile efratları ile birlikte hayatın orta yerindedir. Sadece içinde boy verdiği Ermeni Halkı değil, şehirde yaşayan diğer bütün halklara dair sosyal yaşam da öyle! 

 

Demirci körüğünü çekerken, kasap et doğrarken, evde turşu kurulur, ya da şehriye kırılırken, kelle paça pişirilirken, zangoç çanı çalarken, müezzin ezan okurken, kahve dibekte dövülürken, rakı - şarap yapılırken hayat olanca canlılığıylaayan beyan dünya âleme “ben buradayım” demededir.

 

Arada bir, siz buna sıkça “arada bir” deyin! Mesela son 15-20 yıldır yılda ortalama bir kez şehrine yani kadim Diyarbekir’egeldiğinde sokakları, mahalleleri, tanıdık bildik evleri bir bir kodlayarak, elini doğduğu dünyaya merhaba dediği eski evinin kapısına, duvarına sürer. Kapının, güvercin kafası görünümlü şakşakosunu hafiften tıklatırken, tavaf eder gibi dolaşan, hatta yanındakilere anlatarak belgeleten biridir Mıgırdiç Margosyan. 

 

Gururla ve keyifle demeliyim ki; bu ziyaretlerin, gezilerin çoğunun tanığıyım.

 

Son üç yıldır; 2015 sonbaharından bu yana felakete kurban gitti o mekânlar. Adına Gavur Mahallesi denilen o mekânlar artık yok!

 

Mıgırdiç Margosyan’ın evi de, adı verilip girişine tabelası çakılan sokağı da yok. Ez cümle kitaba ad olan Gâvur Mahallesi yok yani! Bunu böylece bilin. Kimileri ağıt yakar, şivan mı kurar. Ya da bir başka kimileri gittiler ve bittiler işte deyip düğün dernek mi kurar yeniden, o mahalle artık eski haliyle yok. Eski, en eski sakinleri de, sonradan gelen yeni sakinleri de yok artık. Bunu bir tarafa not olarak kaydedin…

 

Bütün bunları çok yazdım, zaten biliyorsunuz!

 

Fakat şimdi yazacağım hariç!

 

Yakın günlerde izin alıp girdik hâla yasaklı Gavur Mahallesine! Mahalle taammüden cinayete kurban gitmişti. Evlerin, mahal ve sokakların yeri tarlaya dönmüştü.

 

Mıgırdiç Hoca ile birbirimizin yüzüne baktık. Kurşun değse kan akmaz haldeydik. 

 

Öylece, orta yerde dolanıp durduk. Sonra mekânların, evlerin sokakların, artık olmayan yerlerini, konumlarını belirlemeye çalıştık. Pek de başarılı olamadık. 

 

Sonra çıktık yasak alandan. Yürüdük Balıkçılarbaşından Suriçi Dörtyola doğru. Yolun ortasında Ulucaminin sol çaprazında boyacılar sıralanmıştı Hasan Paşa Hanının tam karşısında.

 

Mıgırdiç Margosyan “Hele gel şu boyacılara ayakkabılarımızı bir fırçalatalım. Tozu temizlensin” dedi. Dönüp baktım toza bulanmış rengini yitiredurmuş ayakkabılara. Sonra ustaya. “Bırak istersen, öylece, tozlu olarak kalsınlar. Mahalle gitti, evler gitti, insanlar yitti. Bari geride tozu kalsın…” dedim.

 

Mümkün olsaydı, yanımızda götürmüş olsaydık. Birimizin elinde “Gâvur Mahallesi”,”Söyle Margos Nerelisen”, “Biletimiz İstanbul’a Kesildi”, “Tespih Taneleri” kitapların biri ya da tümü! Diğerimizin elinde “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir”, “Gittiler İşte”, “Ahım Var Diyarbakır” kitaplarımdan biri ya da hepsi toza savurup fırlatıp atsaydık yitik mekânlara…

 

Olmadı yapamadık.

 

Belki başka şeyler yapmak gerek!

 

Bu yıl, yani 2018 yılı Mıgırdiç Margosyan Hoca’nın dünyaya merhaba deyişinin 80. Seneyi devriyesi. Hoş bir sürpriz yaptı TÜYAP Kitap Fuarları Koordinasyonu. Malum 2010-14 yılları arasında her yılın Mayıs ayının üçüncü haftasında Diyarbakır, TÜYAP organizasyonuyla beş yıl boyunca şehri ve çevre yerleşkeleri Kitap fuarının neşesiyle mutlu kıldı.

 

2015-17 arasındaki üç yıl içinde gelmedi / gelemedi. Zaten onca yıkımın, felaketin içinde fuar yapmanın fiziki koşulları da yoktu.

 

Bu yıl 2018 yılının 25-30 Eylül tarihleri arasında Diyarbakır yeniden ve altıncı kez kaldığı yerden kitap fuarlarına yine TÜYAP ile merhaba edecek.

 

Fuarın bu yılki onur yazarı, onur konuğu memleketin asli sakinlerinden Mıgırdiç Margosyan olacak. Hocanın sekseninci yaşı memleketinin fuarında vücut bulacak. Bir dizi etkinlik, imza günleri, adına yapılmış sürpriz kitaplarla fuar bir başka fuar olacak. 

 

Belki bu yazıyı şöyle bağlamalıyım: Çoğunuz bilmez ben yazmış olayım. Mıgırdiç Margosyan’ın soyadında resmi olarak “yan” eki yoktur. Hikâyesini uzun uzadıya Tespih Taneleri’nde anlatır. Anjel Dikme Lis Yayınları arasında çıkan “Kimlik İstemem” kitabında “Bizim hiç yan’ımız olmadı” diyerek bunun ne anlama geldiğini anlatmıştı. 

 

Şimdi artık “Yan”ı var hocanın. Memleketinin onur konuğu, yazarı olarak hoş geldi, sefalar getirdi…