Yazar Alin Ozinian
Başlık Ermenistan'ın 'Halepsizleri'
Yayın Ahval
Tarih 17.11.2018

Ermenistan’ın başkenti Yerevan artık eskisinden daha da güzel bir şehir.

 

Ortadoğu’nun güzellik daha doğrusu zenginlik ölçütü olan; gökdelenler, alışveriş merkezleri, “en prestijlisi artık bu olacak” diye yapılan sitelerden bahsetmiyorum. Şehrin ruhu ile ilgili anlatmak istediğim şey.

 

Bazı Ermeniler 1990’lı yıllarda diasporadan Ermenistan’a yeni bir hayat kurmak için geldi. Bazıları idealistti; madem artık bağımsız bir Ermenistan var, bizim de çorbada tuzumuz bulunmalı deyip, kendi toprakları üzerinde yaşamak, kader birliği yapmak için gelmişlerdi Ermenistan’a.

 

Gelmişlerdi. Ermenistan’a dönmemişlerdi. Onların ata toprağı Ermenistan değil, Batı Ermenistan yani Türkiye’nin doğusuydu. Ama artık vatan burası olacaktı. Tüm farklılıklara, zorluklara, kendi “burnu büyüklüklerine” ve karşıdakilerin “dışlamalarına” rağmen, burayı kendilerine vatan edeceklerdi.

 

Bazıları Avrupa ya da ABD’de, yabancı olmaktan bıkmıştı. Bir kısmı kök salmak istiyordu, evlenmek, aile kurmak, “yerli” olmak. Bazılarının ise unutmaya çalıştıkları kesitler vardı hayatlarında, tebdil-i mekânda ferahlık vardı. Macera peşinden koşan yok muydu? Olmaz olur mu? Herkesin bir sebebi, bir hayali vardı Ermenistan’a gelirken.

 

Yerevan’a yerleşmek için gelen İranlı Ermeniler, sayıca daha az olan Halepli, Beyrutlu, Amerikalı, Kanadalı ve diğer Ermenilere göre çoğunluk oluştururlardı o yıllarda. İranlı Ermenilerin kendilerine has bir “çevreleri” vardı ama Batı Ermenileri azdı, cılızdı.

1950’lerde Sovyet Ermenistan’ına göç etmiş Batı Ermenileri de adaptasyon süreçlerini tamamlayıp Ermenistanlı sayıldıklarından, yaz aylarındaki turist sezonu dışında sokaklarda Batı Ermenicesini zor duyardınız.

 

Artık öyle değil.

 

Suriye’de iç savaş patlak verdikten sonra Ermenistan’ı transit kullanıp, Batı’ya giden Suriyeli Ermeniler dışında kalanlar, yani Ermenistan’a yerleşmeye çalışanlar yavaş yavaş kendilerine bir hayat kurabildiler.
Çocuklarını, kendilerini, geleceklerini kurtarmak için büyük bir sıkıntıyla kendilerini Ermenistan’a atmak zorunda kaldılarsa da artık Halepli Ermenilerin bir kısmının evi Yerevan.

 

İşte bu yüzden şehir artık daha güzel!

 

Yerevan artık Ermenistan’ın değil, Ermenilerin başkenti.

 

2011’den beri yaşanan değişimi görmemek mümkün değil. Sokakta yürürken mütemadiyen Batı Ermenicesi duyabiliyorsunuz. Bu durumdan oldukça pozitif etkilenen bir mutfak gelişiyor, Suriyeli Ermeniler Halep’teki mutfaklarını, içkilerini, servis anlayışlarını tüm Ermenistan’a yayıyorlar. 

 

Ermenistan bir tek Arap değil, ataları Antepli, Urfalı, Mardinli, Antakyalı olan bu Ermenilerin getirdiği bu karma kültür ile de tanışmış oluyor.

 

Suriyeli Ermeniler en az üç dil biliyor; Arapça, Ermenice ve Türkçe. Gençler İngilizce ve Fransızca gibi yaygın yabancı dilleri de konuşabiliyor. Savaş öncesinde Suriyeli Ermeniler, oldukça klasik bir cemaat hayatı yaşıyordu; Halep’teki belli başlı Ermeni mahallerinde yaşayıp, Ermeni kilisesi ve okulu ekseninde bir hayat sürdürüyordu. Genelde erkeklerin çalışıp tüm aileye baktığı bir sistem kuruluydu, temel iş sektörleri araba tamirciliği, kuyumculuk ve orta ölçekli restoranlardı.

 

Müslüman ve Hristiyan Araplar ile sorunsuz yaşıyorlardı. Kürt ve Türkmenler ile de arkadaşlık yapan erkekler vardı, kadınlar kendi muhitlerinden pek çıkmazdı. Ama evlilik deyince orada durmak gerekiyordu. Karma evliliğe hiç iyi gözle bakılmıyordu, Müslüman Araplar ile evlilik nerdeyse yoktu, Hristiyan Araplar ile evlenen Ermenileri parmakla gösteriyorlardı.

 

Yerevan’da tanıştığım, konuştuğum, müşterileri ve arkadaşları olduğum bu insanlar hayat hikâyelerini anlattıklarında aklımdan geçen ilk şey “100 yıl önce yurtsuz, evsiz, ailesiz, parasız tabir yerindeyse yalın ayak kalıp hayata tutunan, Suriye’de yeniden bir yaşam kuran dedelerinden-ninelerinden sonra, bu insanların Suriye iç savaşı ile yaşadıkları haksız” Déjà vu olmuştu.

 

Bu aileler sıfırdan başlamış, yağmalanan evlerinin yerine yenileri kurmuş, soyu tükenmekte olan ailelerini tekrar yeşertebilmişlerdi. Neden tekrar aynı zulme uğruyorlardı... 100 yıl sonra tekrarlayan bu kadere, daha doğrusu kadersizliğe tahammül etmek zordu.

 

Ezidilere yaptığı soykırımla dünya gündemini alt üst eden IŞİD’in 2015’de Der-Zor’daki Ermeni Soykırım Anıtı’nı tahrip etmesi, tüm trajikliğinin yanında bir sinyaldi. Hala Suriye’yi bırakamamış Ermeniler bunun ne anlama geldiğini anladılar; geç de olsa artık gitme zamanı gelmişti.

 

Nereye, nasıl, ne zaman diye düşünmeden, hemen, bir an önce, nereye olursa...

 

Haleplilerle sohbet ederken, “kadere sitemimi” usulca ortaya attığımda aldığım cevap hep aynı: “Canımızı, çocuklarımızı kurtardık, yeter bize.”
Teselli, avuntu ama en çok da tevekkül...

 

Yerevan’a göç eden yaklaşık 20 bin Suriyeli Ermenilerin büyük kısmının memnuniyeti, mülteci muamelesi görmemek oldu.

 

Haklılar. Mülteci hangi ülkede olursa olsun yabancı görülen bir insan. Onu ülkedeki herhangi bir yabancıdan farklı kılan korunmasızlığı ve dönebileceği bir vatanı olmaması. Tüm bu sebeplerden yoksun, yoksul ve şüpheli muamelesi gören, üstelik istenmeyen kişi mülteci.

 

Bu mültecilik halini, sadece mülteci olmak zorunda kalanlar biliyor. Diğerleri duymak, görmek, dinlemek, anlamak istemiyor sizin dışınızda gelişen bu durumu. İnsanı doğduğu yerden ayrılmaya iten, zorlayan bu siyasi sebepler unutuluyor, can ve mal güvenliği tehlikede olan, hatta çocuklarını yakınlarını kaybetmiş bu insanlara “kötü gözle” bakıyor.

 

Ülkelerindeki yabancıya üstü kapalı ya da açık antipati, nefret, dışlama ne yazık ki evrensel hale geliyor.

 

Türkiye’nin oldukça yakından tecrübe ettiği bu durum sırasında gördüğümüz, siyasi parti liderlerinin çağrıları ve sokaktaki insanın yaklaşımı ve tepkileri oldukça moral bozucu. Türkiye’de mültecilere yönelik bir siyaseti olmaması sır değil, misafirperverlik ve hoşgörünün de bir standardı olmadığından Türkiye’deki Suriyeliler kendilerine sınırı açan AKP hükümeti ve Türkiye halkı arasında tuhaf bir durumda bulunuyorlar.

 

Evlerinden edilmiş bu insanların kayıplarına, paramparça edilmiş hayatlarına değil de “Suriyeliler devletten maaş alıyor, Suriyeliler istediği üniversiteye sınavsız giriyor, Suriyelilerin telefon faturasını devlet ödeyecek, TOKİ evleri Suriyelilere bedava verilecek” sorularına odaklanılıyor.  

 

Olup bitenden, AKP hükümeti yerine bu insanlar sorumlu tutuluyor.

 

Suriye’yi terk eden Arap, Kürt ya da Türkmen ile Ermeni göçmen arasındaki eğitim ve davranış farkları büyük olduğundan Ermenistan ve Türkiye’nin göçmenleri karşılaması ve kabulü konularında tam bir kıyaslama yapmak doğru değil fakat yerlilerin gelenlere bakış açıları gerçekten çok farklı.

 

Haleplilere Ermenistan devleti, belki gereken tüm maddi desteği gösteremiyor, ama elinden geleni yapıyor. Ermenistan’da Türkiye’de gördüğümüz “Suriyeli nefreti” yükselmiyor. Aksine bu insanlara destek olmak için farklı yollar deneyenler, onlardan alışveriş yapmaya çalışanlar var. Kısaca “Madem memleketlerinden kaçtılar, denize girmesinler, sinemaya gitmesinler, artık gülüp eğlenmesinler” yaklaşımı yok.

 

Gazeteci Serdar Korucu, 2012 yılından bu yana Suriyeli mülteciler konusunda çalışıyor. Suriye-Türkiye sınır hattında yaptığı çalışmalar sırasında kafasına bir soru takılmış. “Neden Suriyeli Ermeniler kaçmaya başladıklarında Türkiye’ye gelmedi?”

 

Kürtlerden hatta Türkmenlerden daha iyi Türkçe konuşan, Türk kanallarını yakından takip edecek kadar seven Ermenilerin neden Türkiye’yi seçmediklerinin cevabın peşinden gitmek için, Serdar Korucu, Suriyeli Ermeniler ile mülakatlar yaptı, topladığı bilgiyi, geçen hafta Aras Yayıncılık’tan çıkan “Halepsizler” kitabında bizimle paylaştı.

 

Korucu’nun dikkat çektiği noktalar çok önemli. Arapların olup biteni “Bu da bizim 1915’imiz” olarak nitelendirmeleri, Suriye’yi terk ederken Ermenilerin gözlerinin önünden akan soykırım anlatıları, “Bizden öncekiler 100 yıl önce sıfırdan başladılar, biz de yapabiliriz” motivasyonları, Halep’i bırakmak istememeleri konuları kitapta çok güzel işlenmiş.

 

Suriye’den kaçış hikâyelerinin yanı sıra, 1915 Soykırımı’ndan sonra Araplara sığınılarak inşa edilen hayatları, Halep’in Ermenilerin hayatlarındaki yerini, Türkiye kültürü ile iç içe geçmiş evlerinde Antep ve Urfa ağzı ile konuşulan Türkçe’nin anlamını, Esad’a olan “sempatilerinin” sebepleri, kardeş gibi yaşadıkları Araplar ile son 10 yılda yaşadıkları gerginliklerini, muhalifler ile ilişkilerini ve yeni bir yurt arama serüvenlerinde Ermenistan’ı keşfetmelerini kendi ağızlarından dinliyoruz bu kitapta.

 

Korucu yapmaya çalıştığı işe “... geçen yüzyıl başında hayatta kalmayı başardıktan sonra, küllerinden doğan bir halkın hikâyesini ve 100 yıl sonra küle dönen bu kadim şehrin hikayesiyle bir araya getirmek, Ermenilerin Halep’inin, Halep’in Ermenilerinin hikâyesini anlatmak” diyor.  Ve bu işi hakkıyla yapıyor kitabında.