Yazar Yağız Alp Tangün
Başlık Halepsiz kalanlar nerede kalır?
Yayın K24
Tarih 13.12.2018

Halepsizler, Halep’in çok kültürlü yapısının savaşın getirdiği yıkımla birlikte çoraklaştığını yakın bir mesafeden gösteriyor. Kitap Halepli Ermeniler ile yapılan yirmi kısa söyleşi ve onların fotoğraflarından oluşturulmuş. Korucu, Halep’teki farklı etnisite ve inançlardan meydana gelen bir habitatın nasıl yok edildiğini kişilerin hikâyesi aracılığıyla aktarmış.

 

Halep Suriye’de bir şehirdir. Mezopotamya’dan Roma İmparatorluğu’na, Bizans’tan Osmanlı İmparatorluğu’na her daim önemli bir ticaret ve kültür şehri olarak ortadoğu medeniyetleri için ortak bir yaşamın kent belleğinde yer etmiştir. Ancak Mart 2011’den bu yana, yani iç savaşın şiddet dozunu artırarak geldiği bugüne baktığımızda kadim bir şehrin savaş molozları altında kalışına uzaktan şahit oluyoruz. Serdar Korucu’nun Halepsizler isimli Aras Yayıncılık’tan çıkan eseri, Halep’in çok kültürlü yapısının savaşın getirdiği yıkımla birlikte çoraklaştığını yakın bir mesafeden gösteriyor. Kitap Halepli Ermeniler ile yapılan yirmi kısa söyleşi ve onların fotoğraflarından oluşturulmuş. Korucu, Halep’teki farklı etnisite ve inançlardan meydana gelen bir habitatın nasıl yok edildiğini kişilerin hikâyesi aracılığıyla aktarmış. Keskin nişancıların, patlamaların, kaçırılmaların ve ölümlerin gündelik hayatın parçası olduğu dehşet ortamında kalmak ve gitmek arasında karar vermek zorunda kalan bir zamanların Haleplileri, şimdilerin Halepsizleri ayaklarının altından çekilen memleketlerini anlatıyor.

 

Komşuluk’tan İç Savaş’a doğru

 

“Biz Suriye’de hep çok rahat yaşadık -Alevilerle, Sünnilerle, Kürtlerle, Arap Hıristiyanlarla… Devletten bize karşı hiçbir kötüleme olmadı.”

 

Savaşı hazırlayan çözülmeyi anlamak için, Suriye’deki güçlü toplumsal yapı ve idarî kültürün yerini derin bir kutuplaşmaya bıraktığı o sürecin işleyişine yakından bakmak gerekiyor. Çözülmenin ve yıkımın bugünkü şiddetiyle hayal edilemediği o dönemler, hangi söylemlerle bir kuşatma hâlini aldı Jojo Kilisyan anlatıyor, “2006’dan itibaren Cuma namazlarında imamlar ‘Arabanı Müslüman’ın dükkânına götür. Ermeniler kadar usta olmasa da bir kez yapamaz, iki kez yapamaz ama üçüncüde yapar. Müslümanlar kazansın’, diye vaazlar vermeye başladılar. İşte böyle böyle ayrıştık.”

 

Hafız Esad ve sonra oğlu Beşar Esad’ın Suriye üzerinde güçlü bir idari geleneği sürdürdükleri inancı böylesi bir kutuplaşmanın doğabileceği öngörüsüne çok uzak görünüyor. Hovhannes Esmeryan toplumsal çözülmenin dinî inançların kutuplaştırılmasıyla mümkün kılındığını ifade ediyor: “Camiler her daim açıktı, ibadet özgürlüğü vardı. Ancak son dönemde kalabalıklar toplanıyor, özel sohbetler yapılıyordu. Baba Esad dönemi çok sertti ama oğlu döneminde rahatlama oldu, bu tip toplantılar da oğul Esad’ın döneminde başladı. Ama oyun dışarıdan çok iyi oynandı. ABD’den, Türkiye’den, Avrupa’dan. Demokrasi isteniyor deniliyordu ama amaç sadece demokrasi değildi.” Bu süreçte en çok değişenler ise Anto Kilisyan’a göre Müslümanlar, “Suriye’deki Müslümanlar çok değişti. Evvelki Müslümanlarla bugünküler aynı değil. Müslüman Araplarda yüz yıl önce Allah korkusu vardı. Çok misafirperverlerdi.”

 

Beşar Esad ve muhalifler arasındaki çatışmada Halep’teki Ermeni mahallesi savaşın sınırı hâline gelince en başta can güvenliği olmak üzere savaş koşullarının yarattığı ekonomik, sosyal sorunlar Suriye’deki Ermeni yurttaşların bir asır önce atalarının sığındığı Halep’ten ayrılmasını zorunlu bir tercihe dönüştürmüş, fakat hayati bir soru var: nereye? 

 

Listede pek çok ülke var ABD, Kanada, İsveç, Dubai, Lübnan… Buralara gitmek için ekonomik zorluklar, ailenin dört bir yana dağılması ve belki de en zorlusu mülteci olarak yaşamak söz konusu. Gidilen ülkeler arasında Ermenistan’ın konumu ise çok daha farklı. Ulus-devletin kapıları ulusuna açık. Kitap kapsamında yer verilen görüşmelerin çoğu Erivan’da yapılmış. Ermenistan, savaş evresinde en çok göç alan yerlerden biri ancak kültürel geçmişi ve yaşam koşulları itibarıyla Ermeniler nazarında henüz Halep ile rekabet edebilecek düzeyde olmasa da yurt olarak benimseniyor. Lena Şamlıyan, yersiz yurtsuz kalmanın çaresizliğini özetliyor: “Her şeyimi kaybettim. Nasıl mutlu olayım? Yine Allah’a şükür ki vatanımız var. Bizi aldı, başına koydu. Ne istersek verdi. Ama ABD’ye, İsveç’e gitsem yapamam. Öldür beni yine de mülteci olmam, olamam.”

 

Savaş gündeminde en önemli sorunlardan biri askerlik. Pek çok genç Ermeni için silah altına alınmak Halep’ten ayrılma sebebi, tabii bu uğurda savaşı fırsat bilen dolandırıcıların tezgâhına düşmek de ihtimal dahilinde. Savaştan önce iki yılın altında olan askerlik süresi sonrasında altı yıla kadar çıkmış. Askere gidip bir türlü haber alınamayan oğulların, abilerin, kardeşlerin, sevgililerin hikâyesi uzayıp gidiyor. Askerliğini yapmış birinin savaş sırasında çağrılacağını bilen ve daha 2010’da havadaki savaş kokusunu sezen Sevag Keşişyan için gitme kararı dönüm noktası olmuş: “Olacakları hissetmiştim. Deraa’da problemler başlamıştı. Mitingler vardı. Savaş çıkarsa ilk beni alacaklarını düşünerek kaçtım.” Öte yandan Nareg Kalaycıyan’ın ifadesinden de anlaşıldığı üzere savaş, bazı kesimlerde o güne dek benimsenmiş olan değerlerin nasıl şekillendiğini ve içinin nasıl doldurulduğuna dair sorgulayan bir konumun ortaya çıktığını da gösteriyor: “Ben savaştan önce askere gitmeyi isterdim ama savaştan sonra yaşananlar bir oyun gibi gelmeye başladı. Devletle teröristler arasındaki bir oyun.”

 

Halepsizler Halep’e döner mi?


“Halep’e dönmek isterim ama nasıl dönülür bilmiyorum. O zaman ben nasıl biri olacağım, Halep nasıl olacak? Eskiden geleceğe dair tek bir düşüncem üniversiteyi bitirmekti. Ben geleceği böyle düşünmemiştim.”

 

Yüz yıl önce Anadolu’dan şimdi Halep’ten koparılan Ermeniler Şağik Rastgelenyan’ın da belirttiği gibi bir tekerrürü yaşıyor, “Ermeniler olarak macera ve trajediyle dolu bir hayatımız var. Sanki bu bizim kaderimiz. Sadece bir yüzyıl içinde bile neler yaşadık? Bunları yaşamak hiç kolay değil.” Ancak tekrar eden her zaman olduğu gibi tarih değil savaşların şiddetiyle yarattığı yıkım ve acı. Bu bakımdan Halepsizler Orta Doğu’da yeniden hizalanacak olan nüfus yapısının neyi kaybettirdiğini yaşantılar üzerinden okumaya imkân tanıyor. Sevag Keşişyan söz konusu değişimin yarattığı manevi yıkıma dikkat çekiyor, “Halep artık eskisi gibi olmayacak, olamayacak. Onu bu halde görmek istemem. Belki her şey düzelir, yeni apartmanlar yapılır, alışveriş merkezleri açılır ama artık Halep’te insanlık olmaz.”

 

21’inci yüzyıl yeni savaşlara ve trajedilere gebe şüphesiz. Âdeta bitmek bilmeyen bir savaş düzeneği işliyor gibi. Üstelik bu savaş hâli toplumsal yaşamın çatışma üslubu hâline gelmiş durumda. Dünyanın pek çok yerinde genç kuşaklarda eğitim, iş, kariyer, yaşam tarzı hatta yaşamın ta kendisi üzerinden geleceğe dair yoğun bir geleceksizlik kaygısı hızla yayılıyor. Fakat bu durum, meşru olarak tanımlanan yapı ve ilişkilerin sarsılmasını da beraberinde getiriyor. Diyalize gitmek için Antakya’ya gelen Sağatel Basil’in ifadeleri bazı önyargıların kırılabileceğini göstermesi bakımından kıymetli, “Antakya’da, Türkiye’de çok rahattım. Bunun için teşekkür ediyorum. Çok arkadaşçaydı. Taşnaklar bu dediğime kızacak ama hislerim böyle.” Savaşın rüzgârıyla savrulan hayatların, tohum gibi saçılıp buldukları ilk fırsatta yeşerdiklerini ve kök saldıkları yeri değiştirdiklerinin en güzel kanıtı Hovhannes Esmeryan’ın anlattıkları: “Burada bir arazide Suriye’den getirdiğim fidelerle, tohumlarla tarım yapıyorum. Elma, portakal, limon, kiraz ve şeftali gibi… Eskiden hiçbir şey yoktu. Engebeli bir araziydi. Önce onu düzleştirdik. Sonra devamı geldi.”

 

Halepsizler, savaşın yarattığı şiddetin tekil anlatılarını birtakım toplumsal sonuçlar eşliğinde okumayı sağlarken Halep’e dönemeseler de Ermeniler’in gittikleri yere Halep’in yemeklerini, tohumlarını, ağaçlarını, sohbetini, hayallerini götürerek aslında Halep’i yaşamaya devam ettiklerini anlatıyor.