Yazar Karin Karakaşlı
Başlık Hayatı Bütün Pınarlarından İçen Adam
Yayın Sabah Gazetesi
Tarih 02.01.2010

Aras Yayıncılık'tan çıkan Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan başlıklı biyografi, Fransız direniş hareketinin simge isimlerinden Misak Manuşyan'ın bilinmeyen hikâyesini paylaşıyor
Memleketimizden çıkan çoğu kıymeti, okul sıralarından sonra kendi çabalarımızla öğrenmek zorunda kalırız ve bu hem zorunlu hem gönüllü alternatif müfredat, bir ömür boyu sürer. Aras Yayıncılık'tan çıkan Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan başlıklı biyografi, kökeni Anadolulu olan böylesi bir bilinmez değeri daha önümüze getiriyor. Fransız direniş hareketinin önde gelen isimlerinden olan ve Naziler tarafında 22 arkadaşıyla birlikte kurşuna dizilen Misak Manuşyan'ın hayat hikâyesini, o hayata ortak olmuş bir eş ve yoldaştan, Meline Manuşyan'dan dinliyoruz. Sosi Dolanoğlu'nun enfes Türkçesiyle su gibi akan bu tanıklık, 1906'da Adıyaman'da başlıyor. Suriye üzerinden Marsilya'ya varan bir öksüz-yetim hikâyesine Marsilya'da dâhil olan Meline de Anadolu ve Yunanistan yetimhanelerinde büyümüş bir diğer aidiyet arayıcısı. Türlü yokluklarla ve acılarla sınanan bu yaşam, en çok da inadına üretilen o umut ve onurla çarpıyor okuru. Misak ve arkadaşları Alman ordusunun işgali karşısında kendilerine vatan olan bu toprağı savunmaya koyulduklarında nazizme ve faşizme direnirken aslında kendi kimliklerinin onuru için de mücadele veriyorlar. Naziler Ermeni, Yahudi, İtalyan, İspanyol ve Polonyalı olmak üzere hepsi de yabancı kökenli olan bu insanları hazırladıkları binlerce afişle birer cani olarak göstermeye çalışmış gerçi. Direnişçilerin etnik kökenlerini Fransa'nın iç huzuruna yönelik bir tehdit olarak sunan afişte "Kurtarıcılar mı? İşte Caniler Ordusu'ndan Kurtuluş!" başlığı göze çarpıyor. Gelgelelim Kızıl Afiş, tam ters bir etki yaratarak zamanla faşizm karşıtlığının simgesine dönüşmüş. Halk mumlar ve çiçeklerle süslediği afişteki tüm direnişçilere "Fransa için öldüler" yazarak sahip çıkmış vicdanında.
'Evlen ve çocuk doğur'
Misak Manuşyan, direnişi sadece politik anlamda değil, hayatın her anında yaşayan bir adam. Bugün artık bir külte dönüşmüş olan 21 Şubat 1944 tarihli veda mektubunda, kurşuna dizilmesine saatler kala şöyle sesleniyor eşine: "Gönüllü asker olarak Kurtuluş Ordusu'na girmiştim, Zafere ve hedefe iki adım kala ölüyorum. Bizden sonra yaşayacaklara ve yarının Özgürlüğünün ve Barışının güzelliğini tadacaklara ne mutlu... Ölüme bunca yaklaşmışken, ne Alman halkına ne de başka bir kimseye kin duymadığımı ilan ediyorum herkes layık olduğu cezayı ve mükâfatı bulacak. Alman halkı ve diğer bütün halklar, çok sürmeyecek olan savaşın ardından barış içinde ve kardeşçe yaşayacaklar. Ne mutlu onlara... Seni mutlu edemediğim için derin bir pişmanlık duyuyorum. Bir çocuğumuz olsun çok isterdim, senin de hep istediğin gibi. Onun için senden ricam, savaştan sora muhakkak evlenmen, beni mutlu etmek ve de son arzumu yerine getirmek için bir çocuk yapman. Seni mutlu edebilecek biriyle evlen...
Nasıl bozdular tebessümü?
Ölüme inat hayatı kutsayan ve aşkı, her tür bencilliğin ötesinde yaşayan bu ruh, onca yıl sonra sadece bu kadını değil, hayatlarına, mücadelelerine ve aşklarına tanık olan bizleri de titretecek saflıkta. "O bir sevdalıydı, kelimenin en geniş ve kapsayıcı anlamıyla..." diyor Meline, "Hayata, en yüksek ideallerle bağlanmıştı. Hem alabildiğine sade, hem de olağanüstü karmaşıktı. Katılık ve hassasiyet, sertlik ve şefkat, ateş ve suydu o." Olur da 'Bunca acıya değer miydi?' diye soracak olursanız, Meline'nin yanıtı hazır: "Her hayat ayrı bir kavgadır. Bizimki, Manuş'la benim hayatımız, belli bir kavganın parçasıydı. Bu kavganın çehresi değişmiş olabilir, daha çok ve sık sık da değişecektir. Fakat kavga daima sürecektir: Hayatı hayat yapan da budur işte." Meline Manuşyan, birlikte büyüdüğü bu adamı son nefesine kadar yaşatmış. Bunda hiç kuşkusuz aşkları kadar, uğruna mücadele ettikleri ortak direnişin de payı büyük. Ama bu noktada çok önemli bir ayrıntı var bu kadın için Misak Manuşyan'ın ölümü değil hayatı, ama onurla yaşanılan bir hayatı istediği vurgusu: "Manuşyan'ın direniş şehidi olan diğer pek çok erkek ve kadın gibi, sırf bu şehitlik için yaşadığı düşünülebilir: Öylesi bir hayatın tek çıkışı ancak bu olabilirmiş gibi görünen kahramanca bir ölüm. Bu yüzden de, ona can veren hayatın, nasıl da içinde çok farklı bir kaderin tohumlarını taşıdığını göstermek önemli. O her şeyden önce şairdi. Hayatını dile döktüğü kelimeler şiirlerinde akan kanıydı biraz da. Şiirde dile getirse de, hayatını yaşadığı yer ora değildi ama. Hayat kendini eylemlerde yaratır, yeniden üretir, sürdürür. Ve eylem, onu var eden dünyadır da. Manuş'un eylemleri, eyleme geçmenin karşılıksız olmadığı bir dünyada gerçekleşti: Bedellerin hayatlarla ödendiği bir dünyada. Manuşyan bu yüzden öldü, fakat istediği yaşamaktı, konuşmaktı, sevmekti, dünyayı değiştirmek ve kendisini de onunla birlikte değiştirmekti, ondan ayrılmak değil..." Kurşuna dizildiğini öğrendiğinde sevdiğinin güzelim dişlerini anımsayan ve "Nasıl bozdular tebessümünü! Nasıl dokundular dişlerine!" diyen bu kadına bırakın kendinizi. İçinizde nasıl bir direniş ve aşkla karşılaşacağınıza siz bile şaşabilirsiniz.