Yazar Ferda Balancar
Başlık Yemek tarifleri eşliğinde Diyarbakır tarihi
Yayın Agos
Tarih 03.10.2019

Araştırmacı Silva Özyerli’nin ilk kitabı ‘Amida’nın Sofrası: Yemekli Diyarbakır Tarihi’ Aras Yayınları’ndan çıktı. Özyerli’nin Ermenicede Amida ya da Dikranagerd, Kürtçede Amed diye anılan Diyarbakır şehrinin sofra kültürü hakkında araştırma, keşif, deneme ve üretimlerinin sonucu olan kitap, şehrin yakın tarihine dair de çok önemli bir tanıklık niteliği taşıyor. Bu tanıklık özelliği nedeniyle Aras Yayınları kitaba ‘Yemekli Diyarbakır Tarihi’ üst başlığını uygun görmüş.

 

Özyerli ile kendi aile tarihinden Diyarbakır’da son 30 – 40 yılda yaşananlara ve şehrin yemek kültürüne uzanan bir söyleşi yaptık. 

 

“6-7 Eylül 1955’te çevreden Diyarbakır’a yağma için gelenler Leylekli İstasyonu’ndan geri gönderiliyor. Yerel otoritelerin ya da dönemin Diyarbakır Belediyesi yetkililerinin bunları geri gönderdiği söylenir.” 

 

“Pazen gecelik, pazen pijama, annelerimizin ördükleri giyecekler İstanbul Ermenileri tarafından bize Kürt denmesi için yeterli sebep olurdu. İstanbul Ermenilerinde Anadolu Ermenilerine yönelik yukardan bir bakış var.”

 

“Kimliğine geri dönenlerin varlığı çok değerli çünkü onların sayesinde Diyarbakır’da Ermenilerin varlığından söz edebiliyoruz.”

 

Fotoğraf: Berge Arabian

 

Kitapta pek çok yemek tarifi yer alıyor. Bu tarifler arasında sizi en çok etkileyen, sizde en çok iz bırakan yemekler hangileri?

Kişisel olarak en çok annemden “mantı isterim” diye tutturunca bana yaptığı iki yemek en çok unutamadığım yemekler. ‘Godig Lepig’ yani ‘bulgur köftesi’ ve ‘Egençig Şorba’ yani ‘kulakçık çorbası’nı hiç unutamadım.  Annemi üzmüş olduğum için olsa gerek… Kitabı yazarken de tekrar o günleri hatırladım. Bir diğeri: ‘Meftune’. Diyarbakır’ın milli yemeği gibidir. Deli Ferha’nın yemeği ‘Kazan Kebabı’ da beni çok etkilemiş bir diğer yemektir. O da Deli Ferha’nın hazin hikâyesi nedeniyle…  

 

Deli Ferha demişken Diyarbakır’da Yahudilerin varlığı pek bilinmiyor. Deli Ferha’nın hikâyesiyle Diyarbakır’da Yahudilerin neler yaşadığını da öğrenmiş oluyoruz. İsrail’e göç eden Yahudiler Diyarbakır’a gelip gidiyorlar mı?

Çermik ilçesinde cami, kilise ve sinagog yan yanaydı. İsrail’den Çermik’e ziyarete gelenlerin olduğunu duydum. Çermik’teki sinagog İbranice kitabesiyle birlikte günümüzde ayakta duruyor.

 

Sizin tanıklığınız 1960’lardan 1980’lere kadar Diyabakır’da Ermenilerin yaşadıklarına dair. Sizin anılarınız, özellikle 1964’ten 1974’e kadar Kıbrıs’ta yaşanan gelişmelerin Diyarbakır’da genelde Hıristiyanları özelde de Ermenileri nasıl etkilediğini gösteriyor. Bu, yakın tarihin pek bilinmeyen bir yönüne işaret ediyor. Bunu biraz açar mısınız?

Evet, kitabı ilk okuyanlardan da buna benzer tepkiler aldım. 196o’lardan 1974’e kadar Kıbrıs’taki gelişmelerin Diyarbakırl Hıristiyanları nasıl olumsuz etkilediği pek bilinmiyor. O dönemde evlerimizin taşlandığını bizim dışımızda pek kimse hatırlamıyor bile… Sadece 1974’te değil, milliyetçi tepkilerin   yükseldiği her dönemde genelde Hıristiyanlar, özelde de Ermeniler benzer olumsuzluklara maruz kaldılar. Bu süreçlerde algı operasyonları ve daha pek çok mekanizma devreye giriyor. Bu anlayışa göre, “Rumlar da gâvur, Ermeniler de gâvur” sonuçta. Bu dönemler dışında da Diyarbakır’da şiddet gündelik hayatta karşılaştığımız bir olaydı. Zaman  zaman evlerimizin taşlanması, sokakta oynarken Ermei olduğumuz içins aldırıya uğramamız sadece gerginlik dönemlerinde olmazdı. Elbette bu bir yemek kitabı ama yer yer kitapta bunlara da satır aralarında değindim.   

 

Kıbrıs’ta çatışmaların yaşandığı dönemde Diyarbakır’da Rum kalmış mıydı?

Hayır, bildiğim kadarıyla Diyarbakır’da 1930’larda, 40’ların başlarına kadar Rum vardı. Ama daha sonra Rum kalmamıştı.  

 

Sizin yaşadığınız dönemde 1980’lerin başına kadar Diyarbakır’da Ermeni nüfus tahminen ne kadardı?

Tam sayı vermem mümkün değil ama şöyle söyleyeyim: Surp Giragos Kilisesi Zadig gibi önemli bayramlarda tümüyle dolardı. Aslında 1930’lardan itibaren Diyarbakır Ermeni nüfusunda dalgalanmalar oldu. 1930’larda devlet kırsalda kalan Ermenilerin Diyarbakır merkezde toplanmasını istedi. Merkeze toplanmaları için de 7 gün süre verilmiş. Düşünebiliyor musunuz 7 gün içinde her şeyinizi toplayıp Diayrbakır merkeze gitmek zorundasınız. 1940’larda Nafia askerliği ve Varlık Vergisi dönemlerinde de değişik sıkıntılar yaşanmış. 6-7 Eylül 1955 olaylarında da Diyarbakır’da yağma ve saldırı olmuyor ama ciddi bir gerilim yaşanıyor. O günlerde Süryaniler, Mardin Deyrülzafaran Manastırı’na sığınıyor. Şunu da biliyoruz: 6-7 Eylül’de çevreden Diyarbakır’a yağma için gelenler Leylekli İstasyonu’ndan geri gönderiliyor.

 

Kim geri gönderiyor?

Yerel otoritelerin ya da dönemin Diyarbakır Belediyesi yetkililerinin bunları geri gönderdiği söylenir.

 

Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeni kadınların kiliseleri gizlice ziyaret ettiklerinden söz ediyorsunuz. Bu kadınların sayısı ne kadardı?

Kesin sayı veremesem de oldukça çok olduğunu söyleyebilirim. Bizim yaşımız küçük olduğu için büyüklerimiz bizim yanımızda onlar hakkında pek konuşmak istemezlerdi. Ama yine de onlar zaman zaman kendilerine acınılan, zaman zaman da eleştirilen insanlardı. Bazıları kendi istekleriyle kimliklerinden vazgeçmişlerdi. Ama bunlar karşı tarafa da kendilerini kabul ettirememişlerdi. Kiliseye kimseye görünmeden gelen bu kadınların genelde başlarını siyah tülbentle örttüklerini de hatırlıyorum. Çok ürkek adımlarla kiliseye gelirler, avluya adım attıklarında da bir “oh” çekerlerdi.  

 

Bu kadınlarla onların kiliseye gelmeleri dışında sosyal ilişkileriniz olur muydu?  

Bazılarının ailelerinin bir kısmı hâlâ Hıristiyan Ermeni’ydi. Onlarla sosyal ilişkilerimiz vardı. Öte yandan ailesinden hiç kimsesi kalmamış kadınlar da vardı. Onlarla sadece onlar istediği zaman ilişki kurabilirdik. Bu da genelde kiliseye geldikleri zaman olurdu.

 

Kitapta, “Diyarbakır’da gâvurduk. İstanbul’a geldik Kürt olduk” diyorsunuz. Bunu açar msınız?

Evet, biz 1982’de İstanbul’a geldik. O dönemde kılık kıyafet bile başlı başına bir ayrımcılık nedeniydi. Pazen gecelik, pazen pijama, annelerimizin ördükleri giyecekler İstanbul Ermenileri tarafından bize Kürt denmesi için yeterli sebep olurdu. İstanbul Ermenilerinde Anadolu Ermenilerine yönelik yukardan bir bakış var. Onlar Anadolu Ermenileri kadar acı çekmemişler. Öte yandan Anadolu Ermenileri kadar da köklerine sahip çıkmak için mücadele etmek zorunda kalmamışlar. Belki de nüfus olarak İstanbul Ermenileri daha kalabalık oldukları için biraz daha kolay yaşamışlar. İstanbul’a geldiğimizde buradaki Ermenilere kendimizi kabul ettirmek için çok uğraştık. Yemek kültüründen örnek vereyim. İstanbul Ermenileri Paskalya’da midye dolma ya da uskumru dolma yapıyor diye biz de yapmaya başladık. Diyarbakır’da olduğu gibi burada da kendimizi kabul ettirme mücadelesine girdik yani. Tabii bu uyum sağlama çabası asimilasyona da sebep oluyor. Kendi kültürünü unutuyorsun. Ben midye dolma ya da lakerda yaparken, kendi geldiğim yerin kültürünü de unutmak istemedim. Bir süre sonra Diyarbakır usülü Paskalya çöreği de yapmaya başladım. Baktım çocuklar onu da sevdi.

 

Sizden sonra Diyarbakır’dan ya da başka şehirlerden İstanbul’a gelenler de benzer zorluklar yaşadılar mı? Günümüzde durum nedir?   

Günümüzde durum daha iyi tabii. Bunda Anadolu Ermenilerinin İstanbul’daki nüfusunun yüksek olmasının da rolü var tabii. Şunu da söyleyebilirim ki Ermeni kültürüne bağlılık konusunda Anadolu Ermenileri daha duyarlılar.  

 

Günümüzde Diyarbakır’a gittiğiniz zaman neler gözlemliyorsunuz?

Günümüzde Diyarbakır’da yaşayan Ermenilerin neredeyse tamamına yakını kimliğine geri dönenlerden oluşuyor. Onların varlığı çok değerli çünkü onların sayesinde Diyarbakır’da Ermenilerin varlığından söz edebiliyoruz.  

 

Kitapta Ermenilerin cenazelerinin taşlandığını bu yüzden de geceleyin cenazelerin defnedildiğini yazıyorsunuz. Ancak babanızın cenazesi Müslümanların da katıldığı büyük bir kalabalıkla gündüz defnediliyor. Bu farklılık neden?  

Evet, bu umut vermişti bana. Sene 1977’ydi. Babam Balıkçılarbaşı’nın tanınan ve sevilen bir esnafıydı. Belki de insanlar artık değişmeye başlamışlardı.    

 

Diyarbakır’da Hıristiyanlar arasındaki ilişkiler nasıldı? Ermeniler, Süryaniler ve Keldaniler iyi anlaşıyorlar mıydı?  

Diyarbakır özel bir yerdi. Ermeni Kilisesi kadar Süryani ve Keldani kiliseleri de aktifti. Üçünün de aktif olması dayanışmayı da sağlıyordu. Öte yandan Diyarbakır’a Suriye’den de gelin geldi, Mersin’den de… Farklı kültürlerle tanışma fırsatımız da oldu. Ama benim babam ablamın bir Süryani’yle evlenmesine izin verdiğinde halam babama “Neden Süryani’ye kız verdin?” diye küstü. Oysa annemin babası da Süryani’ydi. Buna rağmen halam babama kızmıştı.

 

Siz kamuoyunda likör tariflerinizle tanınıyorsunuz. Bir süre önce Hrant Dink Vakfı’nda likör atölyesi düzenlemiştiniz. Bu kitaptan sonra sırada likör kitabı mı var?

Evet, benden likör kitabı bekleniyordu aslında. Ama son yıllarda Sur’da yaşanan olaylar çok canımı yaktı. Yas tuttum. Sur’a dair elimde bir tek hafızam kalmıştı. Artık Sur diye bir yer yok. Yeni binalarla yeni bir tarih yazılıyor. İşte bunun için bu kitabı yazdım. Diyarbakır’ın zengin yemek kültürünü yazarken aslında likörün geldiği kökleri de anlatmış oldum. Likör bir kültür ama bir bütünün içinde; mutfak kültürünün içinde bir parça. Önce o yemek kültürünü anlatıp ondan sonra likörü anlatmak istedim. Sırada likör kitabı var.